Gece yarısı…
Malikânenin etrafında gerilen sessizlik, insanın üzerine çöküyordu. Burası, dışarıdan bakıldığında huzurlu bir köşkten ibaret gibi görünebilirdi; ama içeriden bakan herkes biliyordu ki bu huzur, Baran Kara’nın inşa ettiği demir disiplinin ürününden başka bir şey değildi. Sessizlik, aslında korkunun bir başka şekliydi.
Selin odasının penceresinde oturmuş, dışarıyı izliyordu. Elinde bir kitap vardı fakat gözlerini bir türlü kitaba verememişti. Çevirdiği her sayfa, zihninde kayboluyor, harfler bulanıklaşıyordu. Aklı sürekli bahçedeydi. Günlerdir farkında olmadan kendine bir oyun oluşturmuştu: Hangi nöbetçi kaç dakikada bir köşeyi döner, hangisi silahını daha sık yoklar, hangisinin ayak sesleri daha sert çıkar… Her ayrıntıyı belleğine kazıyordu. Belki bu, çaresizliğinin tek çıkışıydı. İçeride tutsak olsa da, izlemek özgürlük gibiydi.
O gece, rüzgâr bile yoktu. Havanın ağır sessizliği, Selin’in içine oturmuştu. Tam o anda, bahçenin en kuytu köşesinde bir gölge belirdi. Ardından bir gölge daha. Selin, gözlerini kısarak bakmaya çalıştı. Karanlığın içinde kayıp giden hareketleri fark ettiğinde kalbi hızlandı.
İlk başta yanılıyor sandı. Belki nöbetçilerin rotası değişmişti. Belki bahçıvanlardan biri… Ama birkaç saniye sonra gerçeği gördü: Duvarın üzerinden atlayan maskeli adamlar, gölgeler gibi yere süzüldüler. Siyah kıyafetler, susturuculu silahlar… Adımlarındaki disiplin, profesyonellik kokuyordu.
Selin’in boğazı düğümlendi. O an bağırmak istedi ama yapamadı. Sesi çıkarsa, hem kendini ele verir hem de buraya girenlerin dikkatini çekerdi. O yüzden pencereye yapıştı, gözlerini kırpmadan izledi.
İlk nöbetçi farkına bile varamadan vuruldu. Susturucu patladı, adam yere düştü. Çığlık atamadan, kanının sıcaklığı toprağa karıştı. Selin’in elleri titredi. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı kuruydu. Hayatında ilk defa bir ölümün bu kadar sessiz yaşandığına şahit oluyordu.
Ama bu malikâne, sıradan bir ev değildi. Baran Kara’nın kurduğu sistem, dışarıdan gelen her kıpırtıyı yakalayacak şekilde tasarlanmıştı. Kameralardan birinin sinyali düştü, kontrol odasında kırmızı ışık yanıp sönmeye başladı. Saniyeler içinde alarm verildi.Ve o uyarı çalınır çalınmaz, evin içindeki denge değişti.
Selin, aşağıdan yükselen hareket seslerini duydu. Kapılar açıldı, sert komutlar verildi.
“Yerlerinize!”
Timur’un sesi koridorlarda yankılandı. Sert, emir dolu, tereddüte yer bırakmayan bir ses.
Selin kapıya doğru döndü. Kalbi göğsünü parçalıyor gibiydi. Bir an kaçacak yer aradı ama biliyordu ki burada kaçış yoktu. Kapının dışında onlarca koruma, bahçede mermi sesleri, içeride sert adımlar… Çaresizce yerinde kaldı.
Bahçede çatışma başladı. Mermiler susturulmuştu ama yankıları sertti. Selin, camdan izlerken gözlerini ayıramadı. Siyah maskeli adamlar, inanılmaz bir hızla hareket ediyordu. Ama karşılarındaki sistem, yılların deneyimiyle örülmüştü. Kameralar, gizli sensörler, beklenmedik noktalarda beliren korumalar… Hepsi bir bütünün parçasıydı.
İki dakika bile sürmedi. Sessizlik yeniden çöktüğünde, yerde maskeli adamların hareketsiz bedenleri yatıyordu. Kimi ölüydü, kimi yaralı. Biri sürüklenerek götürülüyordu.
Selin’in nefesi hâlâ düzensizdi. Ellerini sıkıp açıyor, sanki kalbini bastırmak ister gibi göğsüne dokunuyordu. Gözlerinin önünde yaşananlar, hayatı boyunca izlediği hiçbir şeye benzemiyordu. Bu malikânenin dışarıdan nasıl göründüğüyle içindeki karanlığın aynı olmadığını ilk kez bu kadar çıplak biçimde anlamıştı.
Kapısı hızla açıldı. Timur içeri girdi. Yüzünde telaş yoktu, yalnızca sert bir kararlılık.
“Burada kalın,” dedi, sesi kısa ve keskin. “Baran Bey dışarıda.”
Selin cevap vermedi. Sorular boğazına düğümlendi: Kim bunlar? Neden geldiler? Ama biliyordu ki bu evde bazı soruların cevabı yoktu; ya da en azından ona söylenmezdi.
Koridorlardan sesler yükseldi. Yaralı birinin boğuk çığlığı, ardından kesilen nefesi… Selin irkildi. Sorgu başlamış olmalıydı.
Bir süre sonra Baran göründü. Bahçeden içeri girdiğinde, yüzü soğuktu. Üzerinde hafif toprak izleri vardı, elinde tuttuğu eldivenleri çıkarmıştı. Gözleri taş gibi, hiçbir duygu belirtisi yoktu. O an Selin fark etti: Baran şaşırmamıştı. Sanki bu saldırıyı zaten bekliyordu.
Timur ona yaklaşarak birkaç cümle fısıldadı. Baran başını salladı. Sonra gözleri bir an yukarıya, Selin’in penceresine takıldı. Selin geri çekildi, görünmedi. Ama içinde garip bir ürperti vardı.
Bahçedeki maskeli adamların hepsi temizlenmişti. Yalnızca biri yaşıyordu. O, evin altındaki karanlık odalardan birine götürüldü. Selin, kapalı kapıların ardından gelen boğuk sesleri duyabiliyordu: bağırışlar, darbeler, zorlanan nefesler. Ardından bir cümle yankılandı, Selin net duyamadı ama tek kelimeyi seçebildi:
“…Kenan…”
Selin’in kanı dondu.
Karanlık, malikânenin alt katında daha ağır hissediliyordu. Beton duvarların arasına sıkışmış soğuk hava, insanın kemiklerine işliyordu. Her adımda yankılanan ayak sesleri, koridoru daha dar kılıyordu. Burada zamanın başka türlü aktığı belliydi; sanki saatler, günler, hatta yıllar bile bu taşların arasında birikmişti.
Selin, merdiven boşluğundan aşağıya bakarken nefesini tutuyordu. Onu buraya kimse çağırmamıştı ama merak, korkusunu bastırmıştı. Ayaklarını sürüyerek, sessizce duvarın kenarına sokuldu. Kapı aralıktı. İçeridekileri görmese de sesleri duyabiliyordu.
Baran’ın sesi ilk duyulan oldu. Sakin, ağır ve kelimeleri bıçak gibi keskin:
“Kim gönderdi seni?”
Adamın nefesi boğuk, kanla doluydu. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra çatallı bir ses çıktı:
“Ben… konuşmam…”
Bir tokat sesi yankılandı. Ardından metal bir sandalyenin gıcırtısı. Timur’un sert nefesi duyuldu, belli ki adamı tekrar oturmaya zorlamıştı.
Baran devam etti, yine aynı soğukkanlılıkla:
“Buraya adım atan herkes, bir seçim yapar. Konuşursun ve belki bir şansın olur. Ya da konuşmazsın, o zaman buradan bir daha çıkamazsın.”
Sessizlik. Sonra saldırgan hırıltıyla güldü. O gülüşte korku kadar, meydan okuma da vardı.
“Siz kendinizi… dokunulmaz sanıyorsunuz… Ama değil. Kara bile olsanız… hesap vakti gelir…”
Baran’ın yüzü kımıldamadı. O an içeriye ölüm gibi bir sessizlik çöktü. Sonra masanın üzerine bir şey bırakıldığı duyuldu. Bıçak mıydı, yoksa demir bir alet mi, Selin seçemedi. Ama ardından gelen boğuk çığlık, sesin neye ait olduğunu düşündürmeye gerek bırakmadı.
Adamın sesi titredi. “Yeter… yeter!”
Baran’ın soğuk sesi tekrar yükseldi:
“Kim?”
Ardından gelen kelime, Selin’in kanını dondurdu. Adam, son gücünü toplayarak tek bir isim fısıldadı:
“…Kenan…”
O an Selin’in dizlerinin bağı çözüldü. Elini ağzına kapadı, sesini çıkarmamak için. Göğsü sıkıştı, nefesi kesildi. Kenan… Baran’ın geçmişinde adı lanet gibi dolaşan o adam. Bu malikâneye kadar uzanması tesadüf olamazdı. Kenan daha önce malikâneye geldiğinde karşılaşmışlardı. Ama şimdi gerçek bir tehdide dönüşmüştü. İçinde bastıramadığı öfke ile ürkütücü bir korku aynı anda kabardı.
Baran’ın tepki vermesi birkaç saniye sürdü. Göz kapakları kısılmış, dudakları belli belirsiz sıkılmıştı. Ama yine de yüzünde panik yoktu. Sanki bu ismi zaten duymayı bekliyordu. Yalnızca emin olmak istemiş gibiydi.
“Kenan…” diye tekrarladı alçak bir sesle. Ardından adamın çenesinden tutup gözlerinin içine baktı. “Onu tanımazsan, bu ismi bile ağzına alamazsın. Demek hâlâ gölgelerde yaşıyor.”
Saldırganın nefesi hırıltıya dönmüştü. Daha fazla dayanamayacağı belliydi. Son cümlesi, yarı anlaşılır, yarı bilinmez bir şekilde çıktı:
“Onun gölgesi… hepinizin üstünde…”
Ve adam başını yana düşürdü. Bayılmış mıydı, yoksa nefesi kesilmiş miydi, Selin anlayamadı.
Baran ayağa kalktı, ellerini eldivenle silerken Timur’a dönerek kısa bir emir verdi:
“Temizle. Kimliğini çıkarın, bağlantılarını bulun. Geri kalanına gerek yok.”
Timur başını eğdi, sorgusuz sualsiz emri yerine getirdi.
Baran kapıya yöneldiğinde Selin panikle geri çekildi. Kalbi deli gibi atıyordu. Ama ayak sesleri yaklaşınca nefesini tutmaktan başka çare bulamadı. Baran kapının önünden geçtiğinde, göz göze gelmediler. Ama Selin, onun adımlarındaki soğuk kararlılıktan bir şey hissetti: Bu savaş, daha yeni başlıyordu.
Gece, malikânede kimse için bitmemişti. Selin yatağına dönse de uyuyamadı. Kenan’ın ismi kulaklarında yankılanıyordu. “Baran’ın eski ortağı…” diye mırıldandı kendi kendine. İçinde bir ses, “Gerçek düşmanlarını yavaş yavaş görmeye başlıyorsun,” diyordu. Başka bir ses ise, “Ama bu dünyanın karanlığına bakarsan, içine çekilirsin,” diye fısıldıyordu.
Baran ise çalışma odasında yalnız başına oturuyordu. Önündeki dosyaya saldırganın kimlik bilgileri düşmeye başlamıştı. Soğuk bir gülümseme belirdi yüzünde. Kendi kendine mırıldandı:
“Demek sen hâlâ pes etmedin Kenan…”
Gözlerini kararttı. “O zaman savaş, yeniden başlıyor.”