Kaçış Yok
Gecenin içine sızan rüzgâr, İstanbul’un dar sokaklarında yankılanarak esiyordu. Sarı sokak lambalarının aydınlattığı taş kaldırımların üzerinde, yorgun adımların izleri yoktu bu gece. Her şey, olması gerekenden fazla sessizdi. Rüzgârın taşıdığı kuru yaprakların sürtünme sesi bile fazlaca ürkütücüydü. Ve bu sessizlik, bir şeylerin yaklaşmakta olduğunun habercisiydi; tıpkı fırtına öncesi huzur gibi... soğuk, karanlık ve nefes almaya çekinen bir geceydi bu.
Selin Yılmaz, kiralık dairesinin üçüncü katındaki pencereden dışarıya bakarken, yavaşça soğuyan çayını ellerinin arasında döndürüyordu. Gözleri sokaktaki hareketsizliğe takılmıştı ama zihni çok daha derin bir yerdeydi. Son birkaç haftadır uykuları bölük pörçüktü. Anlam veremediği huzursuzluklar içine çöreklenmişti ve içgüdüleri artık fısıltıdan fazlasını söylüyordu. Tehlike yakındı. Bunun adını koyamıyor ama varlığını inkar da edemiyordu.
Sıradan bir genç kadın değildi Selin. Dışarıdan bakıldığında hayatını düzene sokmaya çalışan, kendi halinde, sessiz biri gibi görünürdü ama içinde taşıdığı yük, onu akranlarından çok daha erken büyütmüştü. Babası yıllar önce bir gece ansızın vurulmuştu. Polis kayıtlarında “çatışma arasında kaldı” yazıyordu, ama Selin hiçbir zaman bu açıklamayı yeterli bulmadı. Babasının karanlık işler çevirdiğini küçük yaşlardan itibaren sezmişti. Ama ailesinden kimse ona açıkça bir şey söylememişti. Hep kaçamak cümleler, yarım bırakılan açıklamalar, susturulan kelimeler... Ve o gece, o telefon... her şeyi değiştirip geçmişi donuk bir sisin ardına gömmüştü.
Şimdi ise o sis yeniden üzerindeydi. Son birkaç gündür bazı şeyler tekrar su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Evine dönerken sürekli aynı siyah arabanın sokağın köşesinde durduğunu fark etmişti. İlkinde önemsememişti, ikincisinde rastlantı demişti ama üçüncü ve dördüncü kez aynı plaka, aynı konum... Kalbindeki sessiz çanlar çalmaya başlamıştı. Ayrıca telefonuna gelen bilinmeyen numaralardan sessiz aramalar vardı. Ne zaman açsa, diğer uçta hiçbir ses olmazdı. Ne bir nefes, ne bir kelime... sadece uğultu.
Selin çayından küçük bir yudum aldı, sonra bardağı pencere kenarındaki rafın üzerine bıraktı. Parmağını camın üzerinde gezdirirken kendi soluk yansımasını izledi. Göz altlarında yorgunluk çizgileri, dudaklarında sönük bir renk, saçları toplanmamıştı. Günlerdir makyaj yapmamıştı zaten. Kendine bakmayı bırakmıştı demek istemiyordu ama enerjisi kalmamıştı. Özellikle geceleri, uyuyamamak en büyük düşmanı olmuştu.
Yavaşça perdenin ucunu araladı. Sokak lambası altında park etmiş eski model bir sedan araç dikkatini çekti. Ön camından içeriyi göremiyordu ama aracın motorunun çalışmadığı açıktı. Farları kapalıydı. Sanki bir hayalet gibi duruyordu orada. İçinde biri var mıydı? Ya da bu sadece paranoyası mıydı?
Perdeyi kapatıp geri çekildi. “Deliriyorum galiba,” dedi fısıltıyla. Ama kalbinin hızla attığını kendinden bile saklayamıyordu.
Evin içinde dolaştı. Kapının zincirini ve iki kilidini kontrol etti. Pencerelerin kapalı ve sürgülü olduğunu görmek için her odayı dolaştı. Sonra mutfağa geçti. Buzdolabını açtı ama iştahı yoktu. İçinden bir ses ona kaçıp gitmesini söylüyordu ama nereye gideceğini bile bilmiyordu. Kimsesi yoktu artık. Hala dedesi birkaç şehir ötede bir kasabada yaşıyordu ama o da yaşlıydı, bakıma muhtaçtı. Halası ise yurtdışına taşındığından beri Selin’le yalnızca bayramlarda mesajlaşıyordu. Ne bir arkadaş, ne bir sığınacak omuz… Kimsesi yoktu.
Yatak odasına döndüğünde ışığı kapatmadı. Loş bir gece lambasıyla ortamı aydınlattı, çünkü karanlık artık huzur değil tehdit gibi geliyordu. Yatağa oturdu. Telefonunu eline aldı. Mesaj kutusu sessizdi. Hiçbir çağrı yoktu. Sosyal medya hesaplarında da olağanüstü bir şey görünmüyordu.
Tam telefonunu bırakacakken ekran bir anda karardı. Sonra beyaz bir parıltıyla tekrar açıldı. Hiçbir tuşa basmamıştı. Cihaz, kendiliğinden açılmış gibiydi. Ardından... bir mesaj geldi.
“Hazır ol. Çok geçmeden her şey başlayacak.”
Numara yoktu. Sadece “bilinmeyen” yazıyordu. Parmakları titremeye başladı. Gözleri ekranın her köşesine kaydı ama herhangi bir uygulama, giriş veya adres görünmüyordu. Bu bir mesaj mıydı, yoksa tehdit mi?
Aniden dışarıdan bir gürültü duyuldu. Camın arkasından gelen metalik bir ses. Sanki çöp kutusu devrilmişti ya da... biri bilerek devirmişti. Yatağından kalktı. Kalbi artık göğsünü dövercesine atıyordu. Kapıya doğru yürüdü. Ayak seslerini bastırmak ister gibi yavaş adımlar atarak koridora ilerledi.
Ve o anda... Tık.
Kapının kolu hareket etti. Tıkırtı, kapının kolundandı. Belki de bir yanlışlıktı, belki komşusu bir anlığına yanlış kata gelmişti. Belki…
Ama içgüdüler, hiçbir şeyin yanlışlıkla olmadığını haykırıyordu.
Selin yerinden kımıldamadan birkaç saniye bekledi. Gözleri koridorun sonundaki kapıya sabitlendi. Adeta nefesini tuttu. Kapı kolu bir kez daha hafifçe kıpırdadı, ardından durdu. Dışarıdan gelen ayak sesleri yoktu ama orada birinin olduğuna emindi. Havadaki gerginlik, derisinin altına işleyen bir uğultuya dönüşmüştü. Kalbinin atışları göğsünden dışarı çıkacak gibiydi.
Ayağıyla geriye bir adım attı, sessizce yatak odasına yöneldi. Hızlıca çekmecesinden telefonunu aldı, ekranı uyandırmak için bastı. Telefon açılmadı. İkinci kez denedi. Cihaz donmuştu.
Üçüncü denemede ekran parladı ama sadece siyah bir arka plan ve ortasında dönen beyaz bir halka görünüyordu. Donmuştu… ya da biri müdahale etmişti.
Kapı sesi bu kez daha yüksek geldi. Artık biri orada olduğunu saklama gereği duymuyordu.
Boom.
Kapı sarsıldı. Zincir tutuyordu ama uzun sürmeyeceğini biliyordu. Ayakları kilitlendiği yere çivilenmişti. Kaçmalıydı. Ama nereye? Balkona çıkamazdı, üçüncü kattaydı. Arka oda? Camlar demirliydi. Mutfak? Tek çıkış, apartman kapısıydı ve o da saldırı altındaydı.
Kapının ardından tok bir erkek sesi geldi. Düşük ama net, emreden bir tondaydı:
“Selin Yılmaz. Kapıyı aç. Direnme. Yoksa daha fazla zarar veririm.”
Selin’in nefesi boğazında düğümlendi. Bu bir hırsız olamazdı. Adını biliyordu. Kapının hemen arkasında duran adam, kim olduğunu biliyordu. Bu, gelişigüzel seçilmiş bir hedefin ötesindeydi. Bu... planlıydı.
Yatağın altına eğildi. Eski bir çelik boru alıp eline geçirdi. Eli titriyordu ama başka çaresi yoktu. Boğazı kurumuştu. Tüm bedeni adrenalinle dolmuştu.
İkinci darbe geldi.
Kapıdan gelen o tok ses bu sefer duvarlarda yankılandı. Zincir çıldırmış gibi gerildi. Bir darbe daha gelse yerinden sökülecekti.
Son bir umutla mutfağa koştu. Pencereyi açmaya çalıştı ama menteşeleri yıllardır zorlanmamıştı. O sırada üçüncü darbe geldi.
Çat. Zincir koptu...
Kapı gürültüyle içeri doğru açıldığında, karşısında duran adamın gölgesi salonu karanlığa gömdü. İçeri adımını attığında bir canavarmış gibi hissediliyordu. Yüzü tam seçilemiyordu ama ayaklarının yere bastığı her adım, bir karar gibi yankılanıyordu.
Selin, metal boruyu kaldırdı ama adam yalnız değildi. Arka plandan bir siluet daha göründü. Diğeri daha yapılıydı. Karanlıkta göz göze gelmek gibi bir şeydi bu; gözlerinin içinden geçen duyguların soğukluğu bedenini titretti.
Adam bir adım daha attı.
“Selin Yılmaz,” dedi yine. “Sakin ol. Direnirsen seni kırarım. Ama uslu davranırsan zarar vermem.”
“Ne istiyorsunuz benden?” diye haykırdı Selin. “Polisi ararım, yardım çağırırım!”
“Telefonun artık çalışmıyor,” dedi adam basit bir ifadeyle. “Giriş yaparken engellendi. Dışarıda sinyal kesici var. Ve bu binada senden başka yaşayan yok. Komşuların dün gece tahliye edildi.”
Selin’in kanı çekilmişti. Onlar her şeyi önceden planlamıştı. Sessizliği, gecenin bu saatini, hatta komşuları bile…
Adam, elindeki siyah çantadan plastik kelepçeyi çıkardı. Selin bir kez daha kaçmaya çalıştı ama ikinci adam arkasından yetişip bileğini yakaladı. Metal boru yere düştü. Başını çevirdi, çığlık attı ama kimse duymadı.
Plastik kelepçe bileklerini birbirine kenetlediğinde, çaresizlik tam anlamıyla bedenine yayıldı.
“Lütfen...” diye fısıldadı, sesi çatallanmıştı. “Ne olur… nereye götürüyorsunuz beni?”
Adam, ilk kez doğrudan gözlerinin içine baktı. Kararlıydı. Kırılmaz, eğilmez bir bakıştı bu.
“Baran Kara seni bekliyor.”
Selin’in kalbine bıçak saplanmış gibi oldu. O isim, yıllardır sadece fısıltılarda, dedikodularda ve cinayet dosyalarında geçerdi. Baran Kara, İstanbul yeraltı dünyasının en karanlık figürlerinden biriydi. Onun adı yalnızca korkuyla anılırdı. O bir adam değil, bir tehditti. Bir yok oluştu.
Arka kapıdan çıkarıldığında başına siyah bir örtü geçirildi. Nereye götürüldüğünü bilmiyordu ama adımlar, hızla inmeye başladı. Araç motorunun sesi yakındı. Ardından bir çift güçlü el, onu nazik sayılabilecek ama kesin bir baskıyla arabaya itti. Koltuğun deri yüzeyi soğuktu. Yanına oturan adam ise hâlâ tek kelime etmiyordu.
Araba çalıştığında, sokak lambalarının altındaki sessizlik bir daha geri dönmemek üzere geride kaldı.
Selin Yılmaz artık özgür bir kadın değildi.
O, karanlık bir adamın yolculuğuna ilk adımını atmıştı.
İstemediği bir dünyanın kapıları aralanmıştı.
Ve o kapıdan geçenler, bir daha asla geri dönemezdi.