Özer / Düzlem
Nermin gideli ne kadar oldu bilmiyorum. Ama önceki on üç girişimin tecrübelerine dayanarak tahmin edecek olursam, onun için yalnızca birkaç gündür. Benim içinse burada haftalar geçmiş olmalı. Müge’nin beni geri çekişleriyle burada geçirdiğim zaman dilimi arasındaki o sapmayı daha önce de hissetmiştim. Şu an dışarıda neler yaptıklarını, beni buradan çıkarma arzusuna tutunup tutunmadıklarını bilmiyorum. Oysa benim isteğim çok açıktı: Burada kalmak istiyordum.
Müge’nin bir hayaleti beklemesini istemiyordum artık. Hayatına devam etsin; ben uyanmadan önce Nermin tekrar geldiğinde onu tamamen çıkarmanın bir yolunu bulayım ve son kez uyandığımda, eşimin hayatına devam ettiğini, Nermin’in çocuklarına kavuştuğunu bilerek bu hayata sessizce veda edeyim istiyorum. Buradan çıksam da hayatımın fiziksel olarak son bulacağını bilmenin getirdiği sakin bir sükûnetim var.
Kitaplar artık bana eziyet etmiyor. Eskiden her kitabı açtığımda annemin ölümünü farklı versiyonlarıyla tekrar tekrar izler, kendime işkence ederdim. Bir başka kitapta Müge’nin ölümüne şahit olurdum. Artık bunların gerçek olmadığını, bu yerin sadece korkularımdan beslendiğini biliyorum. Belki bunu çözmek için bu kadar uzun zaman harcamasaydım buradan çıkabilirdim; ama şu an çıktığımda kalbimin bunu kaldıramayacağını ve öleceğimi biliyorum. Sorun değil; belki burada sıkışıp kalan benliğimle birkaç kişiye, özellikle de Nermin’e yardım edebilirim.
Fakat bunu ancak Müge son isteğimi yerine getirmeyi kabul ederse yapabilirim. Son altı ayda Müge’nin beni ne olursa olsun bırakmayacağnı, beni uyandırmaya çalışmaktan asla vazgeçmeyeceğini gördüm. Nermin’e son mesajımı verip göndersem de Müge’nin onu dinleyeceğini sanmıyorum. Dahası, Nermin’in bile beni dinleyip beni burada bırakacağını sanmıyorum. Karşısında ölmek üzere olan birini bulduğunda ilk refleksi, sonuçlarını bir saniye bile düşünmeden kurtarmak olmuştu. Bu yüzden, o gelmeden onu buradan tamamen çıkarmanın bir yolunu bulmalıyım.
Nermin’e o ağaçlara dokunmasına izin vermeyeceğimi, her birinin farklı bir tuzak olup onu tüketeceğini söylemiştim. Ama haklı olduğu bir nokta vardı; buradaki nesneler gerçekte her neyse, bir şekilde bizimle iletişim kuruyordu. Bana kitaplar, Nermin’e ağaçlar, Tuğba’ya ise kapılar olarak gözükmüşlerdi. Herkese farklı bir tuzak sunup onları tüketmeye programlanmışlardı. Ama bu iletişim ağının bir yerinde buradan çıkmanın yolu gizlenmiş olmalıydı. Her tuzağın bir etkisizleştirme yöntemi vardır sonuçta. Ben sadece doğru kitabı bulamamıştım.
Nermin’in o ağaçlara dokunmasına izin veremem çünkü o buraya sadece bir kez geldi. Kaybedecek çok şeyi var. Ama ben zaten tükendim. O kitapların bana gösterebileceği her türlü kâbusu yaşadım. Burada sonsuza kadar kitap karıştırmam gerekse bile daha fazla tükenmeme imkan yok.
O yüzden her gün yaptığım gibi kendimi kitaplara gömüyorum. Her sayfada başka bir dehşet, başka bir korku... Artık yenileri de eklendi: Nermin’in burada sıkışıp kalması, hiç tanışmadığım ama bilincini paylaştığı an kendi çocuklarımmış gibi benimsediğim çocuklarının hem babalarını hem annelerini kaybetmesi... Ama bu senaryoları o kadar çok gördüm ki artık beni etkilemiyor. Hatta Nermin’i çıkarmak için bir yol bulmam konusunda beni daha çok motive ediyor.
Yeni bir kitaba geçiş yaparken, gürültülü ayak sesleri ve gördüklerine inanamayan birinin çığlıklarını duyuyorum. Artık bu sese oldukça aşinayım. Burada yitip giden çok fazla insanın varlığına şahit oldum. Bazen yabancı dillerini bilmediğim insanlarla karşılaşıyorum; ne kadar denersem deneyeyim yardım edemiyorum. Düştükleri tuzakları bile anlamlandıramıyorum.
Belki bu sefer yardım edebileceğim, uyanana kadar lafımı dinleyip tuzağından uzak duracak biridir umuduyla yerimden kalkıyorum. Ben uzaklaştıkça kütüphanemin tozlu rafları kayboluyor ve yerini bir hiçliğe bırakıyor. Sorun değil; o kütüphaneyi ne zaman düşünürsem geri geleceğini biliyorum. Sesin kaynağına doğru ilerliyorum. Karşımda 30’larında, lacivert ve pahalı bir takım elbise giymiş, oldukça zengin ve kibirli görünen bir adam buluyorum.
“Merhaba,” dediğimde adam bir anlığına irkiliyor. Buraya düşen herkes gibi ilk refleksi bir rüyanın içinde olduğunu düşünmek.
Adam şaşkınlığını üstünden çabuk atsa da gururunu elden bırakmıyor: “Sonunda,” diyor.
“Sonunda?”
“Burası bilinç dışı bir alan olmalı. Astral seyahat gibi. Yıllardır böyle bir deneyime sahip olmak için sabırsızlanıyordum.”
Adamın bu ortamı böyle yorumlaması beni içten içe eğlendiriyor. Keşke benim de ilk düşüncelerim böyle olsaydı. Ona bu yerin aslında sizi zayıflıklarınızdan beslenerek kendi kafanızın içini bir cehenneme çeviren bir mekan olduğunu anlatmak çok acımasızca geliyor.
“Adın ne?” diye soruyorum.
“Cenk. Senin?”
“Özer.”
“Ne kadar süredir buradasın?” diye soruyor. Sanki bir şeyler bildiğimi seziyor ve kaynağını öğrenmek ister gibi bir tavrı var.
“Bilmiyorum, hatırlamadığım kadar uzun bir süre. Burada zaman pek tekin değil.”
Kaslarını kaldırıyor, dudaklarını büküyor. “Peki sence burada neler oluyor?”
Ah, işte o can alıcı soru... Nermin’e her şeyi anlatabilmiştim çünkü o zaten bir şeyler hissetmişti. Cenk’in ise tamamen kendine ait bir açıklaması var ve söyleyeceğim her şeyi reddedecekmiş gibi görünen bir çokbilmişliği... Yine de onu burada kendi haline bırakamam.
“Tuzaklarla dolu. İnsana en kötü günlerini tekrar tekrar yaşatan bir cehennem gibi,” diyorum, verebileceğim en dürüst cevabı duygusuz bir ifadeyle vererek.
Bana inanmıyor. Ellerini kendine güvenen bir tavırla ceplerine atıyor: “Böyle yerler hakkında çok şey okudum. Sen ne istersen o olurlar. Belki de senin bir cehenneme ihtiyacın vardı, ha Özer?” diyerek küçümseyici bir bakış atıyor.
Haksız sayılmaz; kütüphanem annemin ölümüne duyduğum suçluluktan besleniyor. Ama bu cehenneme ihtiyacım yok. Kendimi buraya düşmeden çok önce yeterince cezalandırmıştım zaten. Bu yer sadece büyük, kozmik ve acımasız bir şaka. Cenk’le tartışacak enerjim yok.
“Sen yine de dikkat et. Her ihtimale karşı... Ben haklıysam burası tuzaklarla dolu bir mekan ve senin düşündüğün gibi ayrıcalıklı bir deneyim fırsatı değil.”
“Tabii,” diyor küçümseyici bir ses tonuyla ve bana arkasını dönüp etrafı incelemeye başlıyor; yanıldığımı kanıtlayacak bir delil arar gibi... Oysa etrafta incelenecek hiçbir şey yok. Boğucu bir hiçlikten ibaret burası. Merak ettiğim tek şey; bu adamın kendisiyle beraber buraya ne getirdiği. Ben kitaplarımı, Nermin ağaçlarını getirmişken bu adam ne getirmiş olabilir? Onun tuzağı ne olacak?
Bunu düşünmeme fazla fırsat kalmadan, etraf birden telaşlı ve korku dolu insan sesleriyle doluyor. Beş, on, belki on beş kişinin sesi büyük bir panikle birbirine karışıyor. Bu benim de bilmediğim, beni hazırlıksız yakalayan bir durum. Daha önce buranın bu kadar kalabalık olduğuna hiç şahit olmamıştım.
Birkaç dakika içinde insanlar birbirlerini buluyor ve açıkta gördükleri iki kişiye —Cenk ve bana— doğru yöneliyorlar. Cenk, yüzünde memnun bir ifadeyle bana bakıyor. “Kişisel cehennem için sanki biraz fazla kalabalık olduk,” diyerek sırıtıyor ve insanlara doğru yürümeye başlıyor.
Diyecek bir şeyim yok. Bu kadar çok insanın bir araya gelmesiyle mekânın neye dönüşeceği konusunda hiçbir fikrim yok ve bu beni korkutuyor. Çok fazla algı, çok fazla imge demek bu... Ya da tam bir hiçlik. Ama neler olup bittiğinden habersiz bunca insanı bir başına bırakamam. Cenk’in arkasından yollanıyorum.
Kalabalıktan çoktan “Biz neredeyiz?”, “Burası neresi?” gibi korku dolu sesler yükselmeye başlamış bile. Cenk, bütün egosuyla kalabalığın önünde duruyor ve bir motivasyon konuşmacısı edasıyla kitleye hitap ediyor:
“Arkadaşlar, sakin olalım! Korkacak bir şey yok. Sadece yüksek bir bilinç alanına çekilecek kadar ayrıcalıklı kişileriz ve burası, hayatınız boyunca deneyimleyeceğiniz en inanılmaz mekân olacak.”
Bu açıklamanın kalabalığı gerçekten sakinleştirdiğini gördüğümde hayret ediyorum. Bu insanların, kendilerini ne gibi tuzakların beklediğine dair hiçbir fikirleri yok. Cenk’in konuşması şaşırtıcı bir şekilde onları esir almış; çoktan “Burada ne yapabiliriz?”, “Burası bize ne gibi imkânlar sunacak?” gibi saçma sapan sorular sormaya başlıyorlar.
Cenk; temelsiz bir özgüvenle yüksek bilinç katmanlarından, düşüncenin gücünden, eğer olumlu düşünürlerse buranın onlara sonsuz imkânlar tanıyacağından bahsedip duruyor. Daha fazla kendimi tutamıyorum:
“Evet!” diye patlıyorum. “Burası açılmamış bir hediye paketi arkadaşlar! En çok istediğiniz şeyi size verip, içine en büyük kâbuslarınızı saklayarak her şeyi sizden geri alıyor!”
Cenk’in tekinsiz cesareti, ukalalığı ve bunca insanı sanki hiçbir tehlike yokmuşçasına peşinden sürüklemesi artık sinirlerimi bozuyor. Ama sözlerimin hiçbir tesiri yok. İnsanlar bir tuzağa düşmüş olmaktansa, ayrıcalıklı bir deneyim için seçilmiş olmayı tercih ediyorlar. Onları ikna etmek için daha çok çabalamalıyım.
"Hanginiz buraya nasıl geldiğini hatırlıyor? Sizi mutlu eden bir andan sonra mı düştünüz, yoksa travmatik bir olay mı yaşadınız?"
Cenk’in yüzüne bir an için karanlık bir farkındalık yerleşiyor ve diğer insanların yüzleri de garip bir şekilde bu ifadeyi takip ediyor. "Sanırım size cennet sözü veren bir mekân, insanları buraya travmalarla çekmezdi," diyerek sözlerimi bitiriyorum. Bunun, insanları bu yerin tuzaklarına ikna edebilecek kadar yeterli bir cümle olduğu umuduna tutunuyorum.
Cenk’in yüzünü kendinden daha emin bir gülüş kaplıyor: "Kimse güzel şeylerin kapısını güle oynaya açmadı. Hepimiz bedeller ödedik. Böyle ayrıcalıklı bir bilinç ortamına giriş bileti de tabii ki sancılı olacak. Korkacak hiçbir şey yok!" diyerek kalabalığı tekrar ikna ediyor. Karşımdaki insanların şuursuzluğu karşısında gerçekten sinirlerim bozuluyor.
Birkaç saniye sonra biraz ileride kaşlarımı kaldırmama sebep olan büyük bir ziyafet sofrası beliriyor. Bu her kimin tuzağıysa, ya gerçekten "fakir" biri olmalı ya da oldukça yüzeysel... Benim ve Nermin’in tuzaklarını düşündüğümde bir yemek masası fikri bana oldukça ters geliyor. Bizim tuzaklarımız bizi içten kırmaya çalışan, zayıflıklarımıza oynayan türdendi. Ama bir yemek masası çok insani; bunun neden bir tuzak olarak seçilmiş olabileceği fikri beynimi tırmalarken, çok geçmeden kalabalık mutlu bir edayla masaya doğru yürümeye başlıyor.
İçgüdüsel bir hareketle öne atılıyorum. "Sakın dokunmayın, bu kesinlikle bir tuzak!" desem de Cenk’in yönlendirmeleri kalabalığın iplerini çekiyor gibi duruyor. Önlerine geçiyorum, kollarından tutuyorum ama nafile... Masadan gelen taze ekmek kokuları, dumanı tüten sıcak yemekler, Cenk’in arka plandaki "Ah, evet, haklıydım! Tabii ki burası bize bir lütuf! Tadını çıkarın arkadaşlar!" sözleriyle birleşince masanın çekimi bin kat daha güçleniyor.
Bir an için Cenk’in gerçek olmadığından, bu insanların dile gelmiş bir tuzağı olduğundan şüpheleniyorum. Öyle olsa bile, bu insanları nasıl koruyabilirim bilmiyorum.
Kalabalıktan birinin giderek hızlandığını ve masaya adım adım, daha kararlı bir şekilde yaklaştığını görüyorum. Artık müdahale etmem için çok geç; birini kaybetmek üzereyim. Adam masaya yaklaşıp meyvelerden birini eline aldığı anda, yüzündeki ifade birden soluyor ve silüeti silikleşerek kayboluyor. Üstüme kurtaramadığım bir ruhun daha ağırlığı çöküyor; kendimi kahredici bir çaresizliğin içinde hissediyorum.
Adamın yok olmasıyla birlikte yemek masası da Düzlem’den yavaşça çekiliyor ve kayboluyor. Masa onun tuzağı olmalıydı... Geriye kalanların artık en azından bir şeylerin farkına varacaklarını düşünerek bir anlığına rahatlıyorum; ancak bu rahatlığım uzun sürmüyor. Kalabalıktan geri kalanlar, yüzlerinde oldukça keskin ve kızgın bir ifadeyle bana bakıyorlar. Cenk’in ise beti benzi atmış; artık haklı olma ihtimalimi değerlendiriyor gibi gözüküyor.
Ortalardan bir ses, “Senin yüzünden!” diyerek yüzüme haykırıyor. Bir diğeri, arkadaşının cümlesini tamamlamak ister gibi ekliyor: “Sen bunun bir tuzak olmasını istedin!”
Kalabalıktan, birbirinin sözlerini tamamlayan oldukça kızgın bir uğultu yükseliyor. Bu görüntü bana Tuğba’yla karşılaştığım ilk anı hatırlatıyor. “Senin yüzünden öldü!” Aynı cümleleri bir başkasının ağzından duymak bütün özgüvenimi altüst ediyor ve kendimi sorgulamaya başlıyorum.
Ya ben haksızsam? Ya ben gerçekten kendimi cezalandırmak istediğim için bu yer bana sadece tuzaklar gösteriyorsa? Ya bütün bu insanları kendi algıma hapsedip ölümlerine sebep olacaksam? Tuğba da mı bu yüzden ölmüştü? Ya Levent? Ama Nermin... Onu tuzağından çekip çıkaran benim çığlıklarım değil miydi? Tuğba defterinde bu yerin tuzaklarla dolu olduğundan bahsetmemiş miydi?
Belki de bu insanları kurtarmak için kendi algımı değiştirmeye zorlamalıyım. Onlara buranın tuzaklarla dolu olduğunu ne kadar çok anlatırsam, belki de burası o kadar tuzaklarla dolu olacak. Ama bunu, onlar apaçık tuzak olduğu belli şeylere doğru yürürken durdurmadan nasıl yapacağım; hiçbir fikrim yok.
Ben onları korumak için kafamda stratejiler geliştirmeye çalışırken kalabalık birden bana tamamen sırtını çeviriyor: "Bizi tehlikeye atıyor!", "Güvenli bir yeri tehlikeli hale getiriyor!", "Bu adamın algısı hepimiz için bir tehlike!" Sözler kalabalıktan yükseliyor. Birisi Cenk’in yanına gidiyor ve, "Bu yerde mutlu olmak için senin pozitif yaklaşımına ihtiyacımız var," diyerek kalabalığın bütün kontrolünü Cenk’in liderliğine bırakıyor.
Cenk’in yüzüyse hâlâ şüphe dolu; kendi haklılığını hiç olmadığı kadar sorguluyor. "Ya haklıysa?" diyerek kalabalığa soruyor. Kalabalıktan başka biri öne atılıyor ve: "Yemek masası bir lütuftu; o adam bir tuzak olduğuna inandığı için bir tuzak gibi davrandı," diyor.
İçimde bazı şüphe kırıntıları olsa bile o yemek masasının kesinlikle bir lütuf olmadığını biliyorum. "Haftalardır buradayım ve bir kez bile acıkmadım; neden bize bir hediye olarak yemek masası göndersinler?" diyerek mantıklı bir argüman sunduğumu düşünüyorum. Ancak kalabalık kesinlikle benimle aynı fikirde değil.
"O sofrada hayalini bile kuramayacağımız lezzetler vardı! Tabii ki açlık için gönderilmedi. Bize kendi hayatımızda deneyimleyemediğimiz fırsatları sunmak için gönderildi!" Sesin artık kimden geldiğini dahi ayırt edemiyorum. O kadar fikir birliği içindeler ki sanki ses tek bir ağızdan çıkıyor.
Ben ikna olmasam bile Cenk ikna olmuş görünüyor ve gururu elden bırakmıyor. "O halde," diyor, "gerçek hayatta tadamayacağımız başka bir zevkin peşinden gitmeye ne dersiniz?"
Kalabalık birden başını, biraz uzakta beliren tertemiz bir şelalenin doldurduğu masmavi bir göle doğru çeviriyor. Bu görüntü gerçek olamayacak kadar güzel ve insanı içine çeken bir tarafı var. Hep birlikte ritmik adımlarla şelaleye doğru yürümeye başlıyorlar. Geride kalmakla onlara yardım etmek arasında gidip geliyorum. Gitmemin onları daha fazla tehlikeye atıyor olma ihtimalini göz ardı edemiyorum. Biraz geriden de olsa onları takip etmeye karar veriyorum ve mesafeyi açmalarına bir süre bekleyerek izin veriyorum.
Tekrar adımlayıp onları takip etmeye başladığımda büyük bir hiddetle geri dönüp onları takip etmemi istemediklerini açık bir şekilde belli ediyorlar. Beni durduran birkaç kişi dışında kalanlar şelaleye ulaşıyor ve bir tanesi yine şelalenin suları altında silikleşip dağılıyor. Bu sefer dönüp beni suçlayan Cenk oluyor.
"Senin algıların yüzünden insanlar buranın güzelliklerinin tadını çıkartamıyor! Her gördüğümüz güzellik kendini bir tuzağa çeviriyor," diyerek beni itekliyor. Sarsılmadığımı hayretle görüyorum. Cenk hırsını alamayıp bir yumruk atmayı deniyor ama ne ben ne de o, dokunan bir tenden ileri bir şey hissediyoruz.
"Sanırım insanlar astral seyahat yaparken birbirlerine fiziksel zarar veremiyor, Cenk," diyerek onu kendi silahıyla vuruyorum.
"İnanmayan birinin yanımızda işi yok! Bizi takip etme. Biz buranın tadını çıkartırken sen kendi tuzaklarının arasında kendine eziyet etmeye devam et!" diyerek kalabalığı arkasına katıp gidiyor.
Acaba bu insanların asıl tuzağı Cenk mi? Bana neden zarar veremedi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Belki de gerçekten bu yerin fiziksel bir mekân olmamasıyla alakalıdır; ama bu düşünce, Cenk ile ilgili şüphelerimi kıracak kadar kuvvetli değil.
Cenk kalabalığı arkasına katıp ilerlemeye başladıktan sonra geride kalmayı tercih ediyorum. Onları uzaktan bile olsa izlemeye devam etmem, kendimi bir hedef tahtasının ortasına atmamdan farksız. Kendimi güvenli olduğunu düşündüğüm bir alana çekip kütüphanemi hayal ediyorum. Yeniden beliren kitapların arasına gömülerek, yaşadığım dehşetlerin arasında bir çıkış yolu aramaya devam ediyorum.
Nermin’in çocuklarının da Düzlem’e düşmesini yüzüncü kez izledikten sonra, bıkkın bir ifadeyle kafamı kaldırıp uzaktaki kalabalığı izliyorum. Lütuf olduklarına inandıkları kim bilir hangi tuzağın peşine takılıyorlar bu sefer... Tuzağın ne olduğunu buradan görmem mümkün değil ama kalabalığın daireler çizdiğini, her durakta biraz daha azaldıklarını seçebiliyorum.
Şu an kimi suçladıklarını merak ediyorum. Bu kadar canı feda ettikten sonra neden hâlâ yola devam ettiklerini anlamak mümkün değil. Kitabın yeni bir sayfasını açıp annemin ölümüyle tekrar yüzleştiğimde, aslında aynı şeyi yaptığımızı fark ediyorum. Aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç ummak; bu yerden güzel bir şeyler elde etmeyi istemek...
Ben insanları kurtarmak isterken onlar, normalde elde edemeyecekleri deneyimlerin peşinden gidiyor ve bu uğurda kendilerini feda ediyorlar. Birkaç defa daha ne yaptıklarını kontrol ediyorum ve sayılarının sayılabilir düzeye indiğini gördüğümde daha fazla dayanamayıp yerimden kalkıyorum.
Odağımı değiştirdiğim anda kütüphanem kayboluyor ve yaklaştıkça kalabalığın bu sefer yürüdüğü tuzağı gözlerim seçmeye başlıyor. Cenk, yüzünde büyük bir hırsla, devasa bir malikaneye doğru ilerliyor. Büyük, modern bir bahçesi ve geniş bir havuzu var.
“İşte burası benim için biçilmiş kaftan! Burası tam olarak hayallerimdeki ev! Burayı hak ediyorum!” diyerek büyük bir gurur ve kendinden emin bir tavırla eve doğru ilerliyor.
Daha sonra gruptan birisi kendini öne atıyor: “Sizin için bir lütuf mu yoksa bir tuzak mı, bizzat kontrol etmek isterim,” diyerek malikaneye doğru bir koşu tutturuyor. Elleriyle havuzun sularını yokluyor, ağaçlara dokunuyor ve en sonunda evin kapısını açıp içerideki geniş atmosferi soluyor.
Birinin kendini Cenk için bu şekilde feda etmek istemesi bana mantıklı gelmiyor. Grup dinamiğinin ben ayrıldığımdan beri bu derece değişmiş olması tüylerimi ürpertiyor. Adımlarımı sıklaştırıyorum ancak onlara yetişmem mümkün değil. Düzlem sanki aramıza bir mesafe koyuyor ve gittiğim yol, hızıma rağmen asla kısalmıyor.
Cenk büyük bir huşuyla malikaneye doğru ilerlerken, kalabalığın geri kalanı malikaneyi sarıyor ve çarpık bir hevesle Cenk’i içeri doğru davet ediyor. Kimden geldiği belli olmayan sesler Cenk’i alkışlıyor ve buranın onun her zaman hak ettiği ödülü olduğunu fısıldıyor.
Cenk’in uyuşmuşluğu ve kalabalığın davetkâr imaları birden bütün tabloyu gözler önüne seriyor. Artık kimin tuzak, kimin kurban olduğu inkar edilemez derecede açık: Düzlem, kendini beğenmiş Cenk’e onu onaylayacak, onu bir felakete götürecek sahte bir kalabalık gönderdi. Benden kurtuluyor ve onunla bir oyuncak gibi oynuyor!
Cenk’in bir tuzak olabileceğini aklımdan geçirmiş olsam da tam tersinin, yani Cenk’in asıl kurban olduğunun aklımdan dahi geçmemiş olması bütün benliğimi sarsıyor. Koşuyorum, bağırıyorum ve Cenk’i durdurmaya çalışıyorum. Nafile... Cenk kapıdan içeri adımını atıyor ve bütün benliği gözlerimin önünde bir metal gibi eriyerek Düzlem’e karışıyor. Bu erime, az önceki siluetlerin silinip gitmesi gibi değil; gerçekten dehşet verici ve bir insanın yok olup gittiğini iliklerime kadar hissettiriyor.
Cenk’in bilinci dağıldıktan sonra etrafındaki kalabalık, yüzlerinde ruhsuz birer ifadeyle malikaneyle birlikte birer birer yok oluyor. Asıl kurbanın ve tuzağın kimler olduğu tam anlamıyla netleşiyor.
Asıl tuzağın ne olduğunu daha önce fark etmemiş olduğum için kendime kızıyorum. Kalabalığın neden bu kadar şuursuz göründüğü ve Cenk’i dinler gibi bir hâllerinin olduğu şimdi anlam kazanıyordu. Tuzaklarının yüzeyselliği bile aslında onların gerçek olmamasından kaynaklanıyordu; ama b