Bölüm 9

1850 Kelimeler
Babamın ofisi evimizden çok uzakta değildi ve midemden artık açlık sinyalleri yükseliyordu. Şu anda eve gidersem annemin sonu gelmeyen sorularına maruz kalacaktım ama boş cüzdanım, dışarıda yemek yiyemeyeceğimi yüzüme vuruyordu. Çocuklar öğle arası için yarım saat içinde evde olurdu; eğer acele edersem, annem çocukların yanında soru sormaktan belki kaçınırdı. Başka bir çarem yoktu. Yemek için eve gitmeye karar verdim. Marketten hastaneye ulaşmak için neredeyse iki durak daha yürümüştüm; buradaki metro durağına ulaşmak, dükkâna kadar geri gitmekten daha kısa sürecekti. Yürürken Müge’nin o bitkin hâlini, oylunmuş ceketini düşündüm; bu sırrı ailemden daha fazla saklayamayacağımı biliyordum. Onlara nasıl söyleyebileceğimi kurgularken metro durağına ulaştım. Kartımı basıp yürüyen merdivenlerle yerin birkaç kat altına, şehrin derinliklerine indim. Düzlem’in o soyut varlığından sonra İstanbul’un mekanik rutinleri benliğimi altüst ediyordu. Orada sadece bir gün geçirmiş olmama rağmen bedenimin oraya bu kadar çabuk uyum sağlamış olması şok ediciydi. Metronun gelmesini beş dakika beklemek yerine, zihnimde bir metro hayal edip onu hemen ayaklarımın dibine getireceğim illüzyonuna kapılmıştım bir an. Bu frekanstan zihinsel olarak çıkmak zaman alacaktı belli ki. Düşünce gücüyle dünyayı şekillendirmek yerine; hayatın, bir yerlere ulaşmak için önümüze çektiği o katı "zaman setlerini" birer birer aşmamız gerekiyordu. Ben zihnimde hâlâ bir şeyleri oldurmaya çalışırken metro geldi. Sanki ben getirmişim gibi kısa zamanlı bir yanılsama içine girdim ve en yakınımdaki kapıdan içeri bir adım attım. Çocukların gelmesine yirmi dakika kalmıştı ve benim metro yolculuğum on beş dakikayı geçmeyecekti. Beş dakika yürüme mesafesini de sayarsak tam zamanında evde olacaktım. Oturduğumda kendime, anneme olan biteni nasıl anlatabileceğimi düşündüğüm kısa bir zaman dilimi tanıdım. Kelimelerimi nasıl seçtiğim, deli görünmemem için çok önemliydi. Her ne kadar Düzlem’in gerçekliğinden çıktığım an inanılmaz bir şekilde şüphe duymamış olsam da; normal bir insanın şüphe duymuş olması gerekirdi. Normal biri belki buna "gerçekçi bir rüya" derdi. Belki bir anlık rastlantıyla internette Özer’in gerçek hayattaki marketini bulmuş ve kontrol etmek istemiştim... Belki gece yatağıma girdiğimde o aramayı özellikle yapmamıştım ve zamanla bunun gerçek olduğunu ben de sonradan keşfetmiştim. Bu versiyon nedense kulağa çok daha inandırıcı geliyordu ve belki bu şekilde anlatırsam deli damgası yemekten kurtulabilirdim. Aklımdaki versiyon ne olursa olsun annemin sorularının beni nereye sürükleyeceğini bilmiyorum. Ben bir şeyler söylemezsem sorgulamayı bırakmayacağı kesin. Tüm bunları düşünürken 15 dakika yine uçup gidiyor ve ben kendimi yine inmek üzere metro kapısında dikilmiş bir şekilde buluyorum. İndiğimde aynı rutinler bedenimi otomatik ele geçiriyor. Düşünmüyorum ve sadece hareket ediyorum. Birkaç dakika sonra kendimi evin sokağını adımlar halde buluyorum. Sanırım İstanbul’un mekanikliğine dönmenin bedeli yalnızca iki metro yolculuğuydu. Evin kapısına vardığımda çocukların sokağın diğer başından neşeyle koşturarak geldiğini görüyorum. İyi zamanlama. Kendimi annemin sorularına karşı hazır hissetsem bile çocukların varlığının beni rahatlattığını itiraf etmem gerek. Bunu konuşmaya henüz hazır değilim. Çocuklara karşıdan el sallıyorum; beni gördüklerinde koşuları daha bir ivme kazanıyor. Onlara gülümserken neden savaştığımı, kendimi neden bırakamayacağımı bir kez daha hatırlıyorum. Zile basmama gerek kalmıyor; görünüşe göre annem çocukların patırtısını duymuş ve kapıyı çoktan açmış. Beni de karşılarında görünce şaşırıyor ama memnun olduğu belli. "Ee, neredeydin bakalım?" diyerek küçük bir imada bulunuyor. "Babamı görmeye gitmedim henüz," diyerek kaçamak bir cevap veriyorum. Çocukların yanında konuyu uzatmayacağını biliyorum ama tam biz kurulu sofraya otururken Metin’in "Özer amca nasılmış?" sorusuyla konu dönüp dolaşıp yine oraya geliyor. Çocuklara yalan söylemek istemiyorum ama Özer'in durumunun kritik, hatta ölümcül olduğunu söylemek çok yanlış geliyor. Çocukların tabaklarına yemek koyarken, "Özer amcanızı görmedim, eşiyle konuştum," diyerek yine kısa kesiyorum. Zeynep, "Sticker'ımı verdin mi anne?" diyerek konuyu deşmeye devam ediyor ve tabağını benden teslim alıyor. Annem mutfaktan biraz daha börek getirirken sorgulayıcı bakışlarıyla neredeyse beynimi delecek; sanki aklımdan geçenleri okumaya çalışıyor. "Verdim, Müge teyzen çok mutlu oldu. Özer amcana götürecek." Kısa cevaplarımın konuyu bir an önce kapatması için içimden yalvarsam da konu yemek boyunca uzamaya devam ediyor. Bu sefer annem, ipin ucunu bırakmamaya kararlı bir şekilde, "Nesi varmış arkadaşının?" diye soruyor ve kendi tabağını dolduruyor. "Kardiyoloji servisinde, detayları tam bilmiyorum," diyerek bu sefer dürüst bir cevap veriyorum. Bütün iştahımı neredeyse kaybettim. Zeynep o masumiyetiyle, "Kardiyoloji ne anne?" diye soruyor. Okula dönmelerine yirmi dakika kaldı; eğer yemek boyunca bunu konuşursak annemin bunu unutması mümkün değil. "İnsanlar kalpleri hastalandığı zaman kardiyoloji doktorlarına giderler," diyerek Zeynep’in anlayabileceği bir açıklama yapıyorum. Zeynep tabağına bir parça börek alırken bir an duraksıyor ve yüzünde hüzünlü bir ifadeyle, "Özer amca çok mu üzülmüş anne?" diye soruyor. Gardımı düşürüyorum. Artık teslim oldum. Çocuklar gittiğinde bu konu kapanmayacak, biliyorum. Zeynep’in o masum sorusu aslında Özer’in durumunu trajik bir şekilde özetliyor. "Evet kızım, Özer amcanın annesi vefat etmiş, o yüzden çok üzülmüş." Çocukların ölüm haberlerine hassas olduklarını bilmeme rağmen bu detayı saklayamıyorum. Sanki bu gerçeği gizlemek Özer’in hikâyesine haksızlık olacakmış gibi hissediyorum. Annem bu detayı duyduktan sonra yumuşar gibi oluyor; o iğneleyici bakışları sönüyor. Ama yine de bu meselenin burada kapanmadığını biliyorum. Çocukların hüzünlendiğini görünce onları neşelendirmek istiyorum: "Özer amcanız hastaneden yakında çıkar belki, o zaman sizinle tanışmaya da gelir." Metin büyük bir olgunlukla araya giriyor: "Bence ona hediyeler hazırlayalım. Sen de bir dahaki ziyaretinde verirsin." Sonra Zeynep’e bakıyor ve bu işlerin öyle yürümediğini bile bile, "Hediyelerimiz onu mutlu ederse belki hastaneden çabuk taburcu olur," diyerek kardeşini neşelendirmeye çalışıyor. Çocuklarımın zamanından önce bu kadar olgunlaşması, on iki yaşındaki oğlumun kardeşini bu masumiyetle korumaya çalışması içime oturuyor. Yemeğin geri kalanını sessizce bitiriyoruz. Annem sofrayı kaldırmaya başladığında çocukların montlarını ve ayakkabılarını giydirme işini ben üstleniyorum. Kısa süre sonra ikisi de tekrar okulun yolunu tutuyor. Kapıyı çocukların arkasından kapattığımda annemin sofrayı toplamış, iki bardak çay koymuş ve çoktan sandalyesine oturmuş bir şekilde malum konuşmayı yapmaya hazır olduğunu görüyorum. Kaçmam bir şeyleri değiştirmeyecek. Hazır aklımda bir plan varken anlatıp kurtulmak en iyisi. Ayaklarım geri geri gitse de tüm cesaretimi toplayıp masaya ilerliyor ve bir hışımla kendimi sandalyeye atıyorum. Annem belli ki konuyu benim açmamı istiyor. Eğer ben konuşmazsam üstelemeyecek ama ona rağmen koyulan çay, bir şeylerin konuşulma zamanı olduğunu açık açık ima ediyor. Konuşmaya nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum. Bu yüzden ona konuşmayı onun yönlendirebileceğine dair bir sinyal vermek için, "Ne sormak istiyorsun?" diye soruyorum. Annem oldukça düşünceli. Çayından bir yudum alıyor ve sadece, "Benim kızım bana daha önce Özer adında bir arkadaşından hiç bahsetmedi. Belli ki dün de tanışmadınız. Özer deyince bile gözlerin doluyor," diyor. Annemin endişesi bu sözlerin ardından birden anlam kazanıyor. Özer'in evli olduğundan da bahsetmiş olmama rağmen annemin ilk düşündüğü şeyin bu olması bir an için midemi bulandırıyor. "Anne, saçmalama! Dediğim gibi sadece arkadaşım. Hatta eşini tanıyorum. Evli barklı adam, bu neyin iması?" diyerek çıkışıyorum. Sanki kendimi daha fazla savunmam gerekiyormuş gibi ekliyorum: "Ayrıca gözlerim doluyor çünkü neler yaşadığını çok iyi biliyorum." Annem çıkışmış olmama alınmış olacak ki yüzünü mahcup bir ifade kaplıyor. "Ben nereden bileyim Nermin, bana bir şey anlattığın mı var? Elin adamını rüyalarında, ambulanslar da sayıklamalar falan. Sen bir şey anlat, ben de rahatlayayım o zaman!" Haklı olduğunu biliyorum ama delirdiğime hükmedilmesinden de hâlâ korkuyorum. "Deli demeyeceksen anlatayım anne!" Sesim biraz yüksek çıkmış olacak ki annemin yüzünde onaylamaz bir bakış beliriyor. "Çocuk muyum ben, azarlayıp duruyon? Sana deli demeden ben kendim delirdim zaten iki gündür! Anlatacaksan anlat da ikimiz de kurtulalım!" İkimizin de sinirlerinin gergin oluşu, yerimizde duramayışımızdan, artık çayların masada olduğunu unutmuş olmamızdan belli. Ama bu konuşmanın yapılması gerek. “Ben işyerinde bayıldığım zaman bir rüya gördüm. Özer de oradaydı. Sanki neresi olduğunu bilmediğim bir yere gitmişim de orada hapsolmuşum gibiydi.” Annemin gözleri daha şimdiden bana inanmadığını belli edercesine seğiriyor. “Ee?” diyerek devam etmem için beni itekliyor. “Orada bana bulunduğum yeri anlatmak için neredeyse bir gün uğraştı. Eşini nerede bulabileceğimi söyledi. Uyanmak istemediğini söyledi… Sonra ben uyandım.” Annemin dışından “Daha neler!” diye söylenmesine gerek yok. Gözlerini devirmesi yeterince açıklayıcı. “İnanmayacaksan konuşmayalım. Hiç gerek yok. Liseden arkadaşımmış gibi kabul et, konuyu kapatalım gitsin.” Annem kollarını göğsünde bağlıyor. “Ben öyle bir şey demedim. Anlat.” “Sonra uyandım. Rüya çok gerçekçiydi, etkisinden çıkamadım. Ambulansta sayıklamışım, hatırlamıyorum. Sen hastanede ‘Özer kim?’ diye sorunca dank etti. Gece öyle bir acaba deyip marketini internetten bulmaya çalıştım.” “Nermin, daha neler? Allah bilir rüyanda gördüğün isimde kaç tane market var İstanbul’da. Küçük yerde mi yaşıyoruz kızım?” “Ama sadece birinde benim rüyamda gördüğüm adamın fotoğrafı vardı!” “Benzetmişsindir. Gerçekten o olacak hâli yok ya!” “Marketin adıyla rüyamda gördüğüm adamın adının aynı olması, anlattığı gibi bir karısının olması, söylediği gibi gerçekten kalbinden ötürü hastanede yatması… Hepsi nasıl gerçek madem sadece rüya gördüm? Üstelik fotoğraftaki adamla rüyamdaki adam aynı!” Annem bu kadar tesadüfün üst üste gelmeyeceğini bilse de mantıklı bir açıklama arayışının sürdüğü, başını öne eğişinden ve ellerini dizlerinin üzerinde kenetleyişinden belli. Ben ise ne diyeceğimi, daha neyi açıklamam gerektiğini bilmiyorum. “Babamın ofisine gitmem lazım. Sonra konuşuruz,” diyerek ayağa kalkıyorum. “Niye hastanedeymiş?” diyerek beni durduruyor. Endişeli bakışlarını saklama gereği bile duymuyor. “Bilmiyorum. Ama uyansaydı sağ çıkamayacağını biliyorum,” diyerek içimdeki korkuyu tek cümleye sığdırmaya çalışıyorum. “Sen oraya nasıl gittin? Nasıl sağ çıktın?” Bu sefer kolumu sımsıkı tutuyor. Babamın ofisine gidecek olmamla ilgili tek bir içerleyen yorum yapmaması, ne kadar korktuğunun kanıtı gibi. “Müge benden daha çok şey biliyor. Akşam arayıp konuşabiliriz. Numarasını aldım,” diyerek annemin endişesini yatıştırmaya çalışıyorum. “O zaman yemeğe davet et. Gece de burada kalsın. Çocuklar uyuduktan sonra oturup konuşuruz. Soracak çok şeyimiz var.” Annemin çocukları hatırlaması, onları bu işin dışında tutmak istemesi üzerime karabasan gibi çöküyor. Çocuklarımın babalarının ölümünden sonra bir de böyle bir şeyle baş etmek zorunda kalma ihtimali altında eziliyorum. “Çocuklara ne diyeceğiz?” diyorum ürkek bir sesle. Annem kolumu bırakıyor, sırtımı sıvazlıyor. “Daha anlatılacak bir şey yok. Hiçbir şey bilmiyoruz. O raddeye gelirsek ben varım. Düşünürüz bir şeyler.” Annemin bana güven verişi… Bir şey olursa ben varım demesi… İnansa da inanmasa da sağlığımdan endişe etmesi… Annem olmadan bunu atlatamayacağımı bir kez daha anlıyorum ve gözümden akmaya başlayan damla damla yaşlarla anneme sıkıca sarılıyorum. Uzun bir süre anneme sarıldıktan sonra gözüm saate takılıyor. Zamanın geçtiğini fark edince duygularımdan sıyrılıp yeniden gerçekliğe dönüyorum. Annemi bırakıp gözlerimi siliyorum. “Anne, gitmem gerek.” Annem onaylamaz bir tavırla yeleğini düzeltiyor. “O kadar derdinin ortasında o Rus düşkünü Şam babasının yanına ne diye gidiyon, anlamiyom!” Özer hakkındaki hikâyeme inanıp inanmadığını bilmiyorum ama bir derdimin olduğunu kabul ettiği kesin. Üstelik babamla ilgili kararımı onaylamayan tarafı da geri dönmüş durumda. Haklı olarak. Bu kararımın doğru olduğundan, açıkçası savunacak kadar emin değilim. Sadece kendimi yoğun bir günün akışına kaptırdım ve sanki bunu yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Babamın son birkaç yıldır yaptıklarını onaylamasam da, Lena’yla tanışmadan önce kötü bir insan olmadığını biliyorum. Uzattığı zeytin dalını görmezden gelmek yanlış geliyor. Bu tabii ki hemen yelkenleri suya indirip “babacım” diye kollarına koşacağım anlamına gelmiyor. Ama en azından yanına gidip kendini açıklaması için bir fırsat verebilirim. “Kendini açıklamak istiyormuş. Ne diyecek, duyalım bakalım,” diyerek anneme oraya babamı affetmek için gitmediğimi göstermeye çalışıyorum. Sesimdeki sertlik annemi bir nebze yumuşatıyor. “İyi konuşsun bakalım. Sonra söyle o kart zamparaya, ailesini beş yıl elin yirmilik Rus’u için bıraktıktan sonra affedilmek öyle kolay iş değil.” Annemin insanlara tam yerine oturan lakaplar bulma yeteneği, özellikle Lena ve babam söz konusu olduğunda, zirve yapıyor doğrusu. Onu teselli etmek ister gibi omuzlarından tutup yanaklarına birer öpücük konduruyorum. “Haddini bildirmek için önce oraya gitmem lazım,” diyerek güldürmeye çalışıyorum. Sanki az önce başka bir düzlemden, başka bir ihtimalden söz etmemişiz gibi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE