Keyifli okumalar...
Düşünüyorum. Zaten konuşmaktan ne zaman kaçmak istesem düşünüyorum. Yada olur olmadık zamanlarda düşünceler beni işgal ediyor ve düşüncelere dalıyorum.
Hayat kadar düşüncelerde beni bırakmıyor, sürekli uğraşıyordu benimle. Alayla kahkaha atmak istedim o an. Neden diye bas bas bağırmak ve sebebini öğrenmek istedim.
Çünkü arkamda bana bir şey olduğunu sanıp elinde dal parçasıyla gelen Barış, karşımda üçü çocuk olmak üzere beş kişi doğum günümü kutlamak isterken, yabancı birinin adam dövmeye gelmiş gibi görünce sorgulayan şaşkın bakışları varken, ben düşüncelere dalmış en son ne zaman doğum günümün kutlandığını düşünüyorum.
Bu bencillik oluyor sanırım değil mi?
Ama o an umrumda değildi. Çünkü en son annem bana ne zaman portakallı kek yapıp hediye olarak çikolata alıp doğum günümü kutlamıştı, hatırlamak istemiştim.
Dokuz yaşındaydım sanırım. Yada onbir mi? Lanet olsun! Hatırlayamıyorum! O kadar mı çok zaman geçti üstünden?
Annemin doğum günlerimi kutlaması ne zaman son bulmuştu bilmiyorum. Sanırım on ikinci yaşımdan sonraydı. Yine portakallı kek yapmış, birde hediye diyerek küçük bir çikolata almıştı.
Keki yiyorduk. Çikolatayı televizyonun önüne koymuştum. Evet evet aynen öyleydi. Babam -baba müsveddesi- normalde içip içip gecenin bilmem kaçında gelirdi. Ama o akşam parası bitmişti. Erken gelmek zorunda kalmıştı.
Sonra gördüğü kek ve çikolata onu çileden çıkarmıştı. Sonra mı? Sonrası atılan tekmeler, uçuşan yumruklar, evin odalarını dolduran acı ve haykırış dolu sesler.
Annem o günden sonra sadece sessiz sözleriyle kutlamıştı yeni yaşlarımı. Ama lise de bir arkadaş edinmiştim. On beşinci doğum günüm de Esra -lise arkadaşım- bana küçük bir pasta almış ve doğum günümü kutlamıştı.
O yıldan sonrası da olmamıştı zaten. Ben kızların doğum günü geldiğinde sevdikleri türden mini pastalar alıyor onlara yediriyorum. Sonra odama geçip annemin ölümünü anıp onun için dualar ediyorum.
Bedenim hatırladıklarıyla titredi ve tüylerim diken diken oldu. Sanki üşümeye başlamıştım. Kollarımı birbirine sarma isteğine zorlukla hakim olurken gözlerim odağını buldu.
Kardeşlerim endişeyle bana bakıyorlardı. İçim dağlandı. Hızla ileri bir adım atıp bana gelmeleri için kollarımı açarak yere çöktüm. Aynı hızla yanıma gelip kollarını bana doladıklarında elimden geldiğince sıkıca sarıldım. Cennet kokularını içime çektim.
En sonunda kapının önüne kıç üstü oturup üstümün toz olmasını umursamadım. Kızları kucağıma yerleştirdim. Ve her birinin saçlarında elimi gezdirdim.
"Siz benim doğum günüm olduğunu nereden biliyorsunuz?" derken sesim titremişti. Umursamadım.
"Hani bir keresinde sana sormuştuk."
"Sonra sana takvimde göstermeni istemiştik."
"Sonra biz gösterdiğin takvimi işaretledik."
Dolunay, Yıldız ve Gece sırayla konuşup yaptıklarını anlatırken onlara sahip olduğum için ne kadar da şanslı biri olduğumu farkettim. Bir kez daha...
Bakışlarımı kızlardan zorlukla ayırıp bana şaşkınca, ara sıra Ahmet Bey'e ve Arzu Hanım'a kaşlarını çatarak bakan Barış'a çevirdim gözlerimi.
"Doğum günüm için sürpriz hazırlamışlar ve konfeti patlattılar. Elbette hazırlıklı olmadığım için korktum. Bu yüzden çığlık attım." deyip kucağımda duran kızlara baktım.
"Bu üç kız benim üçüz kardeşlerim." Bu defa bakışlarımı kızların öğretmenlerine çevirdim.
"Barış benim arkadaşım." Bakışlarımı yine Barış'a çevirdim. "Arzu Hanım ve Ahmet Bey, kardeşler. Ayrıca kızların öğretmeniler."
Bundan sonra ki on dakika ben kızlara sarılmaya devam etmiş diğerleri ise tanışma faslı gerçekleştirmişlerdi. Daha sonrasında kızlarla birlikte ayağa kalkmıştım. Ellerimi lavabo da yıkayıp üstüme başıma çeki düzen verdim. Bugün doğum günümdü. Kızlar böyle bir şeye sebep olmamış olsa, hayatta hatırlamayacağım gün.
Lavabodan çıkarken kalbim garip bir heyecanla çarpıyor, ellerim eteğimi kavramış sıkıyordu. Koridorda kimsenin görünmemesinin sebebi, herkesin sınıfa girmiş ve beni bekliyor olmalarıydı. Bu da gerilmeme neden oluyordu. Kapının önüne gelene kadar da bu gerginlik devam etti.
Sınıfa girerken Arzu Hanım ile karşı karşıya geldiğimizde ayağa kalkmış sınıfın çıkışına ilerliyor gibiydi. Beni görünce sadece yanıma geldi ve koluma girip gülümsedi.
"Bende sana bakmaya geliyordum. Nerede kaldın?" diye sorduğunda yanaklarım yanmaya başladığını hissediyordum.
"Geldim işte." diye mırıldanırken Arzu Hanım kıkırdamıştı.
"Çekinmene gerek yok canım." Tabi demesi kolay. Gel birde bunu bana anlat, kolaysa!
Birlikte sınıfın içine ilerlediğimizde Arzu Hanım ve ben haricini bir masada otururken gördüm. Masanın üstünde orta boy bir pasta sabah yaptığım poğaça, kurabiyeler ayrıca meyve suyu ve birde kola vardı.
"Hiç gerek yoktu böyle bir şeye." diye mırıldandığım da, Arzu Hanım'ın elini kolumda hissettim.
"Kardeşlerinin yaptıklarını bir görseydin eğer, eminim böyle söylemezdin."
Şaşkındım, heyecanlıydım. Birazda gerilmiştim. Belki çok kalabalık değildik ama sonuçta ilk kez küçükte olsa bir kalabalıkla kutlayacaktım. Ve benim için yabancı olan o kadar insanın arasında.
Masaya yaklaşıp kızların yanında ki boş sandalyeye oturdum. Gülümsemeye çalıştım. Gözlerim masadakiler harici her yerde gezerken pencere mermerinin üstünde duran dal parçası dikkatimi çekti. Sanırım Barış oraya koymuştu.
"E hadi Güneş! Mumu yakalım da dilek dileyip üfle." diyerek konuşan Arzu Hanım ile ayağa kalktım. O da pastanın üstünde duran tek mumu yakmıştı. Gözlerimi kapattım ve içime doğru fısıldadım.
Allah'ım dilek dilemek yerine sana dua etmeyi tercih ederim. Daima kardeşlerime yetebileyim, onlara iyi bakabileyim ki, anne özlemi çekmesinler. Bana yardım et...
Boğazım düğüm düğüm olurken dolan gözlerimi açtım ve gülümseyerek pastanın üstündeki mumu üfledim. Karşımda beni alkışlayıp doğum günümü kutlayan üç kişi yanımda doğum günümü kutlayıp dileğimi soran üç kız vardı. Ve ben çok mutluyum...
***
"Ya işte bir gün benimle iddiaya girdi Ahmet. Dedi ki, bir kızı seç bende onu tavlayacağım. Dedim ya başaramazsan? Verdiği cevap şu oldu; eğer dediğin kızı tavlayamazsam saçımı sıfıra vurduracağım. Ama ben kazanırsam bir hafta ne istersem yapacaksın, dedi."
"Çok acımazsızca olmuş." diye mırıldandım seçecekleri kızı düşünerek.
"Ama sürekli benimle dalga geçiyordu. Ondan büyük olmama rağmen her istediğini yaptırıyordu." deyip somurttu Ahmet Bey.
"O da benim üstün yeteneğimdi işte." deyip kıkırdadı Arzu Hanım. "Neyse işte, bende kabul ettim. Ama korkuyorum da. Lisedeyiz nasıl olsuysa bu ergenlik sivilcelerinden kurtulmuştu ve aşırı yakışıklı olmuştu." demesi ile yanımda oturan Barış rahatsızca kıpırdandı.
Gözlerim Arzu Hanım'dayken bu sözleri üzerine Ahmet Bey'e kaydı. Gerçekten yakışıklı bir adamdı. Kirli sakalı yüzünü daha yakışıklı gösteriyordu.
Gözlerimi Ahmet Bey'den uzaklaştırıp muzip bir şekilde konuşmaya devam eden Arzu Hanım'a çevirdim ve pastamdan bir parça alıp ağzıma koydum.
"Sonra ara sıra görüştüğüm bir arkadaşım vardı. Ona herşeyi anlattım. Yalvardım yakardım ikna ettim. Sonuçta bir iddia uğruna habersiz bir kızın gururunu incitmek istemedim." diyen Arzu Hanım'a karşılık Ahmet Bey homurdandı.
"Yenilmeyi kendime yediremezdim, demiyor da."
"Neyse işte, ben buna kızı gösterdim. Tam bir hafta boyunca kızın peşinden koştu. Hiç bir şekilde anlaştığım kız yüz vermeyince..." dedi ve bir kahkaha patlattı.
"Saçlarını sıfıra vurdu! Saçları tekrar uzayana kadar Keloğlan gibi ortalıkta gezdi!" Tekrar kahkaha atarken Ahmet Bey göz deviriyor, kızlar kıkırdaşıyorlardı. Barış'ta açık açık gülerken ben gülmemek için kendimi zorlukla dizginliyordum.
"Yaptığı hilebazlıktı! Birde berberden çıktım kafam güneş altında ayna gibi parlıyor, gelmiş ondan sonra anlattı gerçeği!" deyip sinsice sırıttı ve Arzu Hanım'a bakış attığında, ağlamaklı bir ses çıkardı Arzu Hanım.
"Sonra intikam almak için anneme yalvar yakar aldırdığım, en sevdiğim spor ayakkabılarını aldı ve kurbağalı dereye attı! İnanabiliyor musun?!"
Onun bu hallerine yine kahkaha turları atılmaya başlamışlardı. Ben ise onun dediği anne kısmında kalmıştım. İstemdışı içime gömülen duygularımla çatalımı yavaşça masanın üstüne bıraktım.
Keşke annem hayatta olsaydı ama bana hiç bir şey almasaydı...
"Kurabiyeler çok güzel olmuş Güneş, tarifini bana da versene." Arzu Hanım'ın sesiyle kafamı kaldırıp ona baktım ve kafamı olumlu anlamda salladım. Konuşmaya korktum. Sesim titrerse o kadar insanın dikkatini çekmek istemedim.
"Poğaçalar da çok güzel olmuş." diyen Ahmet Bey ile sertçe yutkunup mırıldandım.
"Afiyet olsun."
Bir süre daha -ben hariç- herkes sohbet ediyordu. Daha doğrusu Barış kendisine yöneltilen soruları cevaplıyor, genel olarak konuşulanlara gülerek karşılık veriyordu. Kızlar ise sanki hep bugünün gelmesini beklemiş gibi konuşmalara katılıyorlar öğretmenlerine sorular soruyorlardı.
Artık tabağımda ki pasta bitmişti, kızlar ise çoktan bitirmişti. Ve saat oldukça ilerlemişti. Yerimde kıpırdanıp yavaşça ayağa kalktım ve bakışlar bana dönerken gözlerimi kaçırdım.
"Ben yaptıklarınız için teşekkür ederim. Artık gitsek iyi olacak. Baya geç oldu." dediğimde herkes ayaklandı. Arzu Hanım yanıma gelip sarılırken, yine yanaklarım yanmaya başlamıştı. Bu kadar samimiyete alışık değilim.
"Eğer biz bize olsaydık biraz daha kalmaya ikna ederdim seni ama çocuklar olduğu için bir şey demiyorum. Doğum günün yeniden kutlu olsun canım."
"Teşekkür ederim, Arzu Hanım." dediğimde kaşlarını çattığında gözlerimi kırpıştırdım. Ne yaptım ki?
"Bana Arzu demeni isterim. Resmiyet için fazlasıyla samimiyiz." demesiyle bir şey demeyip gülümseyerek kafamı onaylar şekilde salladım.
O sırada ciddi bir şekilde el sıkışan Barış ile Ahmet Bey'e kaydı gözlerimiz.
"Bana da Bey, demenizi istemem," diyerek Barış'ta olan gözlerini bana da çevirip bakınca sözlerinin ikimizi de kapsadığını anladım.
"Elbette Ahmet." diyen Barış ile birlikte ben cevap vermek için herhangi bir şey yapamadan bakışları dönmüştü karşısına.
Barış elini Ahmet'ten çekerken bakışlarını bana çevirdi ve gülümsedi.
"Hadi gidelim, Güneş."
Kafamı belli belirsiz sallayıp kızlara döndüm ve ellerimi uzattığım da hemen öğretmenlerine el sallayarak yanıma geldiler. İkisi benim biri kardeşinin elini tutarken Barış hızla kardeşinin elini tutan Dolunay'ı havaya kaldırdı ve heyecanla çığlık atan kardeşimi omuzlarına yetiştirdi.
"Barış ne yapıyorsun?! Düşecek şimdi!" dediğimde otuz iki diş sırıtarak baktı bana. Elleri Dolunay'ın bacaklarını sıkıca kavramıştı.
"Kardeşin saçlarıma yapıştı hayatta düşmez." deyip güldüğünde gözlerimi Dolunay'a kaldırdım ve gerçekten de Barış'ın alnına düşen uzun saçlarını sıkıca kavradığını farkedip alt dudağımı ısırdım. Yüzü biraz korkulu duruyordu ama aynı zamanda heyecanla kızarmıştı.
"Barış indir işte! Korkuyor çocuk!" dediğimde kaşlarını çatarak kafasını kaldırıp Dolunay'a bakmaya çalıştı. O ise oynayan kafa ile birlikte küçük bir çığlık daha atmıştı.
"Korkuyor musun, cimcime? İnmek istiyor musun?"
"Birazcık, küçücük korkuyorum ama inmek istemiyorum Barış abi!" demesiyle kaşlarımı çattım.
"Duydun! Hadi gidelim!" deyip yürümeye başlayan Barış ile gözlerim korkuyla büyüdü.
Barış önden biz arkadan yürürken sürekli olarak konuşuyor, evham yapmadan duramıyordum. Dolunay ise neşeyle gülüp, çığlık atıyordu. Yıldız ve Gece ise benim ödüm patlarken onlarda Barış'ın omzuna çıkmak istiyorlardı. Yeter diye bağırmama az kalmıştı.
Arabanın yanına geldiğimiz de Barış Dolunay'ı omzundan yere indirdi ve kocaman gülümseyerek bana döndü.
"Abla çok güzeldi! Korkulacak hiç bir şey yoktu!"
"Bana bak küçük hanım! Sen korkmamış olabilirsin ama benim aklım çıkıyordu!" diye Dolunay'a çemkirirken Yıldız'ın ellerimin arasından kayıp gittiğini ancak mutluluk çığlıkları atarken farkettim. Şimdi de Barış'ın omzunda Yıldız vardı.
Ay bana bir şeyler oluyor! Diyerek baygınlık numarası yapsam belki de dediğimi yaparlar!
"Barış Yıldız'ı indir! Eve gideceğiz biz!" dediğimde kaşlarını çatarak baktı bana.
"Tamam işte eve götürüyorum bende!"
"Sen bizimle gelemezsin! Milletin ağzına sakız olmayı istemiyorum!"
"Gecenin bu saatinde dört kızı yalnız bırakmayı düşünmüyorum!" dedi ve tüm itiraz cümlelerime rağmen yürümeye başladı.
Bir süre Yıldız omzunda yürüdükten sonra onu indirip Gece'ye uzandı. Ben geri çekmiş olmama rağmen Gece hevesle elini Barış'a uzatınca onu da omzuna aldı.
Gece'nin yolu göstermesiyle ilerlemeye devam ederken başta ne kadar kızarsam kızayım, Barış'ın kızlarla böyle -canı çıkarcasına- ilgilenip onları güldürmesi beni mutlu etmişti.
Evimizin sokağına girerken Barış'ın kolunu tutup durdurdum ve samimi bir şekilde gülümsedim.
"Buraya kadar geldiğin için teşekkür ederim. Ama bu sokağa sen girme. Yoldan geleni geçeni kamera gibi izleyen bir kadın var, komşumuz. Bizimle birlikte görmesin seni." dediğimde Gece'yi omzundan indirdi.
"Çok uzak mı evin?"
"Hayır, sokağa girince sağdan beşinci ev." Zaten evler yan yana bitişikti.
"Tamam o halde." deyip kızların önünde diz çöktü ve elini uzatıp kızlarla tokalaştı.
"Sizinle tanıştığıma memnun oldum güzel hanımlar. İsimlerinizi ezberlemiş olsam da henüz sizi karıştıyorum. Bunu da zamanla halledeceğimizi umuyorum."
"Bizde memnun olduk, Barış abi."
"Ayrıca çok sevdik."
"Sık sık bize gelebilirsin."
Kızların sözlerini kesmeden bekledim en sonunda kucaklaşarak vedalaştıklarında el ele sokağa girip evimize ilerledik. Kapının önüne gelip açtıktan sonra kızlar içeri girerken kafamı arkaya çevirip Halime yengeye baktım. Kadın camın önünde uyuyakalmıştı.
Kafamı önüme çevirirken girdiğim sokağın başına bakmadan edemedim. Barış olduğu köşede omzunu bahçe duvarına yaslamış elleri cebinde öylece bizim eve girmemizi bekliyordu.
Ona baktığımı görünce gülümseyip elini selam vermek istercesine kaldırıp parmaklarını hafifçe oynattı. Karşılık olarak sadece gülümsedim ve kızların ardından içeri girdim.
Kısa sürede kıyafetlerimizi değiştirip yorgunlukla kendimizi yataklarımıza atmıştık. Kızlar yatana kadar bugün için nasıl plan yaptılarsa tek tek anlatıp, durmuşlardı.
En sonunda kendimi şort ve askılı tişört pijamamla yatağa attığımda içimde garip bir mutluluk vardı. Sanırım bu mutluluk yıllar sonra ilk kez birilerinin benim için bir şeyler yapmış olmasından kaynaklanıyordu.
Gözlerim yorgunlukla kapandı. Uyku huzurlu kollarını bedenime doladı. Rüyam da bile o kadar mutluydum ki, çünkü annemi gördüm...
Bu uyku üç saat sürmüştü. Gece yarısı yatağa girmiş, üç saat sonra uyanmıştım. Eskisi gibi daha uzun uyumak istiyordum. Ama uyuyamıyordum. Sanırım buna yaşadığım bir olay sebep olmuştu.
Kızlar bir yaşına gelene kadar sorun yoktu. Ağladıklarında uyanıyor ihtiyaçlarını gideriyordum. Ama o gün üstümde bir bitkinlik vardı. Grip olacağımı hissediyordum. Kızları uyutmuş kendim de uyumuştum.
Ama sonra hasta olacağım için oluşan halsizlikten midir, nedir bilmiyorum ama o gece Dolunay ateşlenmiş ve uyanıp ağlamaya başlamış. Ve ben hiç bir şekilde uyanmamışım. Taa ki yürümeye bir iki ay önce başlayan kızlar kalkıp beni uyandırmak için uğraşana kadar.
Yıldız ve Gece o gece kalkıp yanıma gelip beni uyandırmaya çalışmasaydı -ki hâlâ nasıl uyandırdıklarını hatırlamıyorum- Dolunay ağlamaktan çatlayacak yada ateşten havale geçirecekti.
Uyanırken Dolunay'ın sesini duyar duymaz nasıl yataktan kalkıp küçük kardeşimi hastaneye götürdüğümü bile hatırlamıyorum.
Hemen yan komşumuz Latife Yengeyi de uyandırmış diğerlerini de ona emanet ettiğim gibi hastanedeydim.
Hastaneye Dolunay'ı yatırmalarına rağmen başım da reşit olan birinin olması gerektiğini söylüyorlardı. Tam da o sırada teyzem can havliyle hastaneye girmişti.
Latife yenge, teyzemi arayıp haber vermiş o da hastaneye gelmiş ve beni, kardeşlerimi kurtarmıştı. Bir kez daha...
Daha önce ki kurtarması aklıma gelirken o günleri hatırlamanın verdiği ürperti ile titredim.
İşte o gün hastalanan Dolunay'ın gününden sonra bir daha hiç istesem bile derin uykuya dalamamıştım. En ufak bir tıkırtı, kızların yan odadan hafif bir öksürmesi beni uyandırır olmuştu.
Yataktan gerinerek kalktım ve lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. Lavabodan çıkarken kulağıma bir tıkırtı sesi ulaştı. İlk başta bunun kedi veya köpekten geldiğini düşünsem de, içime dolan endişe ne olduğuna bakmamı söylüyordu.
Annesiz ve babasız kaldığım ilk zamanlar evimize sapığından hırsızına girmek isteyen çok fazla kişi olmuştu. Özellikle Adem abi yakınımızda olmadıklarında çok fazla olmuştu bu olaylar. En sonunda birini bıçakla yaralayıp yolun ortasına bırakarak bağırmıştım.
Kim bana, kardeşlerime yada evime zarar vermek isterse, gözünün yaşına bakmaz, öldürürüm!
Elbette polislerle de uzun süre bu konuda münakaşa etmiştik. En sonunda haklı olduğum ortaya çıkmış ve ceza almamıştım.
Bir kez daha tıkırtı sesi duyunca hızla mutfağa girdim ve büyük bir bıçak alıp oturma odasının camından kapıya bakmaya çalıştım. Ama bir şey göremedim.
İçten içe küfür edip hızla kızların odasının kapısını kilitledim. Ne olursa olsun, kim gelirse gelsin, bir şey olacaksa eğer bana olsundu. Kardeşlerime zarar gelmesin yeter.
Anahtarı kapı pervazının üstünde ki boşluğa koyup evin kapısına ilerledim. Elimi kapı kulpuna koyup derin nefesler alıp verdim. Sonra hızla kapıyı açıp kapının önünde ki karanlık silueti duvara yaslayıp boğazına bıçağımı dayadım.
Ve o an gözlerim burun buruna olduğum kişiye şaşkınlıkla baktım. Korkulu nefesi yüzüme çarparken bir kaç saniye idrak etmeye çalıştım. İdrak ettiğimde ise bir adım geri atıp bıçağımı geri çektim.
"Ne işin var Barış, bu saatte burada?" derken o ellerini dizlerine yaslayarak yere hafifçe eğilmiş, derince soluklanıyordu.
"Yemin ederim bir an keseceksin sandım!" diye sessiz bir şekilde çemkirdiğinde ellerimi belime koyup kaşlarımı daha da çattım.
"Gecenin üçünde gelen sen değil de, gelenin boğazına bıçak dayadığım için ben mi suçluyum?"
Sonunda yerinde doğrulurken ellerini havaya kaldırıp gözlerini büyüttü.
"Hayır hayır! Valla sen haklısın ama şu paketleri getirmek için en uygun saatin bu saat olduğunu düşündüm. Malum komşu?" derken elini kapının diğer tarafında duran kıyafet paketlerini gösterince rahatladım.
Bir an için onun da diğerleri gibi biri olduğunu düşünmeden edememiştim.
"Tamam sağol." diyerek önce bıçağı vestiyere koydum sonra paketlere ilerleyip elime bir kaçını aldım. "Teşekkür ederim, tekrar."
"Bu teşekkürü kabul etmiyorum." demesiyle kaşlarımı havaya kaldırdım. "Eğer bana un kurabiyesi yaparsan, kabul ederim. Bugün tadı damağımda kaldı. Herkes yedi bitirdi." Gülmeden edemedim.
"Tamam, pazartesi getiririm. Hadi git şimdi." dediğimde gülümseyen yüzüyle kafasını onaylar şekilde salladı.
"İyi geceler."
"İyi geceler."
Barış uzaklaşırken bende az az paketleri içeri taşımaya başlamıştım. Son paketleri alırken birden Barış'ı yeniden karşımda görünce korkuyla geriye sıçradım.
"Bunu vermeyi unuttum, özür dilerim." diyerek elini uzattı ve küçük bir paketi uzattı. Doğum günüm için bir hediye olduğu belliydi.
"Gerek yok böyle bir şeye." deyip yere eğildim ve son paketleri aldım.
"Lütfen al bunu." derken gözleri yalvarır gibi bakıyordu. Ne yapacağımı bilemez şekilde elinde tuttuğu pakete baktım. Küçük bir şeydi. Ama almak istemeyen bir yanım vardı.
"Barış ben..."
"Güneş almazsan, kırılırım."
Kafamı sessiz bir kabullenişle sallayarak paketleri yere bıraktım. Ve uzattığı paketi aldım. Açıp içindeki kolyeyi çıkardım. Güneş simgesi şeklindeydi fakat sağ kısmının orta kenarında içe doğru bir çıkıntı vardı. Anlamını anlamadım ama güzel görünüyordu. Fakat maddi değeri olan bir şeye benziyordu.
"Güneş, beğendin mi? Benim tasarımım."
Gözlerim kocaman açılarak baktım Barış'a. Elimde tuttuğum kolyenin hem maddi hem de manevi değeri fazlaydı.
"Barış, güzel ama bu çok... çok fazla! Ben bunu alamam!"
"Ben..." demişti ki kaşlarını çatarak, kendini zorla dururarak sustu. Hareketleri tavırları bi garip gibiydi.
"Güneş, bu benim lise de yaptığım ilk tasarımım. Ve onu sana hediye etmek istiyorum. Çünkü kolye sensin." dediğinde dudaklarım aralandı. Ne diyeceğimi bilemez şekilde elimdeki güneş simgesi kolyeye baktım.
Alsam öyle
Almasam böyle
Barış'ın anlamadığım sözleri ve yalvaran gözleri...
Of!
"Tamam." diye mırıldandığım da yüzünde ki gülümseme görülmeye değerdi.
"Tamam o zaman şimdi gidiyorum ben. Pazartesi görüşürüz." dedi ve koşar adım uzaklaştı.
Kolyeyi içerde vestiyerin üstüne koyup dışarı da duran son paketleri de alarak içeri girdim. Kızların odasının kilidini açarak vestiyerin üstünde duran bıçağı aldım. Mutfağa koyarken aklıma yarın alışverişe gidip kızlara hafta içi öğlen yemeği olarak hazırlayabileceğim bir şeyler almayı aklıma not edip çıktım.
Tüm paketleri birde odaya taşıdım. Paketlerin içinde ki katlanmış şekilde duran kıyafetleri bozmadan çıkarıp dolabımın kapağını açtım.
Sanırım artık haftasonları boş olduğuma göre şu dolabı elden geçirip biraz eskileri ayırabilirim.
Biraz ittirdim. Biraz sıkıştırdım. Baktım olmuyor kışlıkları çıkardım. Sonra açılan boşluğa yeni kıyafetleri koyup derin bir soluk attım.
Kışlık kıyafetleri oturma odasında ki çekyatın altına koyduğum gibi sadece iki paket kalmıştı. Birinde birkaç çift ayakkabı. Diğerinde ise bugüne kadar kullanmadığım nasıl kullanılacağını bilmediğim makyaj malzemeleri vardı.
Önce ayakkabıları çıkarıp baktığımda birini -ki bu çivi topuk ayakkabıydı- iki parmağımın ucunda alıp bir böcek tutuyormuşum gibi baktım.
"Ben bunu giyersem, bileğimi kökten kırar, sonra aylarca yataktan kalkamam."
Onu yerine bırakıp daha mütevazı topukları olan diğer ayakkabılarıma baktım. Sonra sıkılıp büyük bir poşetin içine hepsini sıkıştırdım ve yatağın altında ki boşluğa attım.
Makyaj malzemelerini dolabımın üstüne kaldırıp boş bir zamanımda denemeye karar verdim.
Vestiyerin üstünde duran kolyeyi aldım ve uzun uzun inceledim. Gerçekten çok güzel bir kolyeydi. Eğer ki başına bir şey gelirse psikolojik olarak üzüntüden öleceğime neredeyse eminim.
Maddi açıdan yüksek bir kolye olması yetmez gibi, birde manevi açıdan yüksek bir kolye. İlk tasarımım, demişti. Çok değerli olmalı. Ama bana vermişti. Ve başına bir şey gelmesinden korkuyorum.
Derin bir soluk bırakıp boynuma takarken aynanın karşısına geçtim. Ama gözlerim ayna da kolyeden çok çıplak bacaklarıma ve kollarıma hatta oradan da askılı tişörtün açıkta bıraktığı dekolteye kaydı.
Lanet olsun o kadar zaman Barış'ın yanında resmen yarı çıplak mı durdum?!
Tabi gecenin üçünde hırsız gibi gelirse öyle olur! Barış gitmiş olmasına rağmen yanaklarım alev almıştı.
Aman ya olan oldu zaten!
Gördüyse gördü!
Bi tepki de vermedi ki hem!
Kendi kendimi avutacak şeyler mırıldanıp sakinleştim. Ardından boynumda duran kolyeye baktım. Güneş simgesi boynumda çok hoş bir şekilde duruyordu.
Elim havalanıp parmak ucumla güneşe dokunurken, içime ılık bir şeylerin aktığını hissettim.
Kolye sensin demişti. Tuhaf hissettirmişti açıkçası.
Gözlerimin önüne yalnızca iki gündür gördüğüm adam geldi. Yüzünde bana tanıdık gelen bir şeyler vardı. Ya gerçekten dediği gibi çarptığım zaman bilinçaltıma kazınmıştı. Yada daha önce gerçekten başka bir yerde görmüşlüğüm vardı.
Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerimden arındım ve tekrar aynaya, gözlerimin içine baktım. Ve orada gördüğüm şey kalbimin teklemesine sebep oldu.
Gözlerim donuk bakmıyordu...
***
Umarım beğenmişsinizdir...