“Yemek saatinde Ömer’in göz ucuyla bana baktığını hissettim. Göz göze gelmedik. Ama bir şey vardı… Sanki o da benden bir kelime bekliyordu.”
---
Sare, o sabah Ömer’in odasında uyandı.
Gözlerini açtığında ilk gördüğü şey, odanın derin gri tavanıydı.
Bir evin değil, bir kalenin duvarlarına benziyordu.
Soğuktu, koruyucuydu… ama yabancıydı.
Yataktan kalktı. Ömer yoktu.
Gece boyunca birkaç kez dönüp bakmıştı.
Koltukta mıydı? Uyumuş muydu? Hiç bilemedi.
Çünkü Ömer, gecenin karanlığında da sabahın aydınlığında da aynı adamdı:
Ulaşılamaz.
---
Konağın alt katında sabah çoktan başlamıştı.
Mutfaktan gelen bakır tencere sesleri, taş avluda yıkanan kilimlerin çarpan su sesi, hizmetlilerin telaşlı adımları…
Ve bir de Zöhre Hanım’ın sesi…
“İki gündür gelinle damadı görmedik. Bir bakın bakalım, hanım hanım mı kalkıyorlar?”
Sare, kapının eşiğinde durdu.
Ne ileri adım atabildi ne geri dönebildi.
Merdiven başından konağın aşağısını izledi.
Aşağıda hayat vardı ama o hayat ona ait değildi.
Yanına Meryem yaklaştı.
Annesi, gözlerinin altındaki mor halkaları gizlemeye çalışmadan, yavaşça koluna dokundu.
“İyi misin?” dedi fısıltıyla.
Sare, başını hafifçe salladı.
Ama o hareketin içinde bir "evet" yoktu.
Sadece alışmaya çalışan bir "dayanıyorum" vardı.
---
Kahvaltı sofrası kurulmuştu.
Koca masanın başında Zöhre Hanım, onun hemen sağında Ömer’in babası Reşat Alpsoy,
karşılarında ise kadınlar dizilmişti.
Sare, kendisine ayrılan sandalyeye otururken Zöhre Hanım yüksek sesle konuştu:
“Bundan böyle sabah kahvaltılarına geç kalınmayacak. Bu konakta her şey vaktiyle olur.”
Sonra doğrudan Sare’ye baktı:
“Yeni olmak, eksik olmak demek değildir kızım. Bunu unutma.”
Sare gözlerini tabağına dikti.
Sessiz kaldı.
Çünkü bu sofrada konuşmak, onun hakkı değil gibi hissediliyordu.
---
Ömer biraz sonra sofraya geldi.
Üzerinde haki tonlarında sade bir gömlek, saçları hafif dağınıktı.
Koltuk altına kıstırdığı dosyalar, güne erken başladığını gösteriyordu.
Reşat Bey gözlüklerini çıkarıp oğluna baktı:
“Nereye?”
“Sınır karakoluna uğrayacağım. Yeni birlik geldi.”
Reşat Bey başını salladı.
Ama bir kelime daha etmedi.
Ama o baş sallayışında ne çok şey gizliydi:
“Sadece askerlik yetmez, bu evin sorumluluğu da var artık.”
Ömer, bakışlarıyla Sare’ye değmeden masadan kalktı.
Sadece annesine kısa bir baş selamı verdi.
Sonra kapıdan çıkarken geriye dönüp tek kelime etti:
“Gecikebilirim.”
---
Sare, öğleye kadar odasından çıkmadı.
Ama dışarıdan gelen konuşmalar, fısıltılar, kadın kahkahaları… her şey kulağına çatır çatır çarptı.
Yeni gelin oluşunu değil, yabancı oluşunu hatırlatıyordu.
Bir ara konağın küçük kütüphanesine indi.
Kitapların tozunu silerken içeri Nazan girdi.
Ömer’in kuzeni.
Zöhre Hanım’ın gözdesi.
“Her yeni gelin biraz zorlanır. Ama senin işin zor Sare,” dedi Nazan, baştan sona süzerek.
“Çünkü sen Ömer’in karısı oldun. Alpsoy konağında bunun ne demek olduğunu zamanla öğrenirsin.”
Gülümsedi.
Ama o gülümseme, dudağının kenarında bir hançer gibi asılı kaldı.
Sare cevap vermedi.
Kitaplıktan bir roman çekti, gözlerini satırlarına kaçırdı.
Ama kelimeler bulanıktı.
Çünkü ilk defa, kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissediyordu.
---
O gece, Ömer konağa döndüğünde hava kararmıştı.
Sofra çoktan toplanmış, herkes kendi köşesine çekilmişti.
Koridorlar sessiz, odalar loştu.
Sare pencerenin önünde oturuyordu.
Bir mum yakmış, eski bir deftere bir şeyler karalıyordu.
Ömer içeri girdiğinde başını kaldırmadı.
Ama kalem durdu.
Ömer bir süre kapının eşiğinde bekledi.
Sonra sadece bir cümle kurdu:
“Bugün zor muydu?”
Sare, başını yavaşça kaldırdı.
Gözleri nemli ama bakışları dimdikti.
“Zor değildi. Sadece yabancıydı.”
Ve sonra odada bir sessizlik daha doğdu.
Ama bu kez sessizlik… sadece sessizlik değildi.
Tanışmanın, kabullenmenin ve içten içe kırılmanın ilk adımıydı.
---
📎 Bölüm Sonu Notu:
Kimi zaman bir ev, duvarlarından değil, içinde susulan cümlelerden örülür.
Sare ve Ömer hâlâ yabancılar… ama aynı çatının altında sessizce birbirlerine yaklaşıyorlar.
Belki de asıl sınav şimdi başlıyor…
---