Göğsümün orta yerine çöken ağrı, sanki kaburgalarım ince ince kırılmış da kıymıkları tenime batıyormuş gibi hissettiriyordu. Savaş'ın karanlık sesi saatler geçse de kulağımda yankılanmaya devam etti.
Seni hayatımda bir kez daha görmeyeceğim.
Bundan daha kolay ne var diyemiyordum. Her defasında susuyor, tamam demeyi bile beceremiyordum. Başıma bela olan adamları yolumdan çekecek, istemediğim şeylere mecbur bırakan silahı ortadan kaldıracaktı. Karşılığında ise birkaç gün önce tanıştığım dünyasından sonsuza dek uzak olacaktım. Hem bu benim için de iyi olacaktı. Kimsenin daha önce beni tanımadığı bir yerde sıfırdan bir hayat kuracaktım. Ağır basan olumsuz düşüncelerimi dağıtmak ister gibi başımı iki yanıma sallayıp saatlerdir oturduğum koltuktan kalktım. Savaş ortalarda görünmüyordu. Zaten son sözünden sonra birbirimizi görmemiştik bile. Kapıyı çarpıp çıkmıştı ve beni bu uğultulu ormanın içinde tek başına bırakmıştı. Kendime korkacak bir şey olmadığını hatırlatıp durdum defalarca. Belki de vardı, belki de geri gelmeyecekti.
Ilık odanın içinde minik adımlar atarak mutfağı bulduğumda elim ışığa gitti ama elektrikler henüz gelmemişti. Daha önce görmediğim bir yer olduğu için de nerede ne var kestiremiyordum. Gözlerimi daha iri açtım sanki böyle yapınca görebilecekmişim gibi. Birkaç adım sonra tam ortada duran masaya çarpınca huysuzca mırıldandım, üzerinde belli belirsiz gördüğüm suyu yine orada duran bardağa doldurup elime aldım. Öyle bir defada içemediğim için yanımda götürmek istedim. Arkamı dönüp yerini bildiğim çıkışa doğru yürüdüm ama bir siluet görür gibi olunca istemsizce nefesimi tuttum. Gözlerimin o gölgeyi netlemesini bekledim ama kalbim neredeyse dışarı zıplayıp orada atmaya devam edecekti. Savaş burada değildi ve bu kime ait olduğunu bilmediğim karartı beni delirtmek üzereydi. Hızlı hızlı soluduğum hava mutfağın soğuğunda gri bulut olup dağılıyordu. Adımlarım belli belirsiz geriye gitti, gözlerimi kıpırdamayan gölgeden ayıramıyordum.
"S-Savaş?" diyebildim korkuyla. "Sen misin?" Cevap gelmedi. Sesime bütün ürkek hislerimi sığdırmış gibi fısıldadım. "Konuş benimle." Nefesimin sesi haddinden fazla sessizdi. O olmadığını düşündüren hislerim beni ele geçirmeye başlayınca nefesimi tuttum. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum bardağı ardımdaki masaya çarpıp kırdım ve içlerinden herhangi bir parçasını alıp sesini duyurmayan bu gölgeye bir silah gibi doğrulttum. Bütün bunlar saniyeler içinde gerçekleşirken "Konuş yoksa hiç iyi olmayacak!" diye bir tehdit savurdum. Bir adım atmak için hareketlendiğini görür görmez elimdeki cam kırığını daha da uzatıp korkusuzca bir adım attım.
"Benim." dedi sesinin ezberlediğim tınısıyla. Üzerime yürümeye devam etti. O olmasının ya da başkası olmamasının verdiği rahatlık hücrelerime yayıldığı an dizlerim tutmayacaktı neredeyse. Cam parçasını öylece bıraktım ve elimi şakaklarıma götürüp derin bir nefes aldım.
"Bu kadar güveniyor musun bana?" diye sorduğunda sesinde cevabının hayır olduğunu zaten bilen tını gizliydi. Adımlarını sabitledi. Tam karşımda uzun boyuyla dimdik duruyordu. Rahat ve onu önemsemediğimi gösterecek bir duruş sergilemeye çalıştım.
"Dağın başındayız, çıkıp gittin." dedim sitemkar bir sesle açıklama yaparken.
"Gitmedim." dedi uzatmadan. Tenine sinmiş olan alkol kokusu kendini duyurdu. Epey fazla içtiğini biliyordum ama sarhoş olmamış kadar bilinçli duruyordu.
"Hiç bilmediğim bir yerde hiç tanımadığım biriyle karşılaşmak korkutucu olurdu." diye az önceki olayı açıklamaya devam ettim. "Seni az da olsa tanıyorum."
"Beni hiç tanımıyorsun."
Sözümü neredeyse keserek söylemişti. Öyle emindi ki, gerçekten onu biraz bile olsa tanımadığımı düşündürdü. Üstüme bir adım daha yaklaştığında kendimi masaya ittirdim. Aramızda mesafe bırakmamıştı.
"Senin hataların böyle başladı, değil mi? Beni öldürebileceğini bile düşündün."
Karanlıktan göremeyeceğini bilsem de kaşlarımı çatıp çenemi kaldırdım.
"Ben seni ya da bir başkasını kafam esti diye öldürmem. Kendinle bir tutma beni."
Başını iki yanına sallarken yere bakarak güldü. Aşağılayıcı olmasaydı oturup seyrederdim. "Kendinle bir tutma." dedi lafımı tekrarlayarak. Sonra gülümsemesini bir anda sildi ve neyin peşinde olduğunu anlamadığım anda yanında özgürce salık duran elini kaldırıp göğüslerimin üzerine düşen saçlarıma dokundu. Parmakları kararsız ve dalgındı. "Zannettiğin kadar güçlü değilsin." diye fısıldadı elini indirirken. "İstesen de yapamazsın bazı şeyleri."
Onun gövdesi altında korkak gibi görünmek yerine masadan tamamen ayrılıp göğsümü kabarttım, bu hareketimle bedenlerimiz birbirine sürttüğünde gerildim. Pekâlâ, bunu hesap etmemiştim. Savaş geri çekilmedi ama herhangi bir tepki de vermedi. İşaret ve orta parmağımı bir silah gibi varsayıp kalbine vurdum ve orada beklettim.
"Seni öldürmek gibi mi?"
Dudaklarını belli belirsiz kıvırdı, "Evet." dedi. "Beni isteyerek ya da istemeyerek...öldüremezsin." Bu esnada boştaki elini yukarı tırmandırdı ve göğsünde beklettiğim parmaklarımı bozmadan kavrayıp aynı şekilde benim göğsüme doğrulttu. Parmaklarım onun avucunun içinde silahtı ve o isterse ölüm emrini hemen verebilirdi. Hemen ardından şeytani bir ifadeyle yüzüme eğildi. Yanağı yanağıma sürtünce orada bir kıvılcım çıkardı ve yanmaktan korkmuş gibi yüzümü çekmek istedim. Bunu anlamıştı ve alay eder gibi kulağıma gülümsediğinde sıcak nefesi yüzüme değdiği her hücreyi bir bir çarmıha gerdi.
"Dikkat et..." diye fısıldadı. Avucunun içine hapsettiği elimi iki göğsümün tam ortasına bastırdı. "Öldürmek isterken beni yaşatma sakın."
Geri çekilip avucunu açtığında özgür bıraktığı parmaklarımı kendi göğsüme doğrultmaya son verdim. Sözleri üzerine birkaç saniye sustum. Algılama sürecinin ağır işlediği bir aşamaydı. Ama ona istediğini vermeyecektim.
"Kalp; içine birini koyup saklayabileceğin bir kutu değildir, endişelenme." diye güldüm. Bana karşın o da gülüyordu, sahici olmadığını ikimiz de biliyorduk. "Sen kendin için endişelen Savaş Karan."
Aramızda mesafe olmamasına rağmen bir adım attığımda kaşlarını kaldırarak beni izlemeye koyuldu. Tıpkı onun bana yaptığı gibi ona sokuldum. Çenemi kaldırdığımda tam boyun girintisine denk geliyordum. Islattığım dudaklarımı boynuna belli belirsiz sürttüm. Dikkati dağılmalı ve bana oynadığı bu oyun onun kalesinde bitmeliydi.
"Çünkü beni fazla hafife alıyorsun." diye fısıldadım tane tane. Nefesim boynunun girintisine çarparak dağıldığında yutkunduğunu gördüm. "Korkarım ki senin hatan da bu."
Sessiz ve hareketsiz kalışını göz önünde bulundurursak top bendeydi, zaferle gülümsedim. Geri çekileceğim anda çevik bir hareketle kalçamın hemen üstündeki girintiden kavrayarak beni kendine sertçe bastırdı. Boştaki diğer eli boğazımı vahşice sardı ve bütün bunlar saniye bile sürmedi. Bedenlerimiz birbirine öyle sert bir temas uyguladı ki aralanan dudaklarımdan bir inilti kaçtığında bunun hoşuna gittiğini düşündürecek çarpık bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Hakimiyet tamamen ondaydı.
"Benimle oynarken iyi düşün." diye hırladı. Sesi karnımı burkarken dudaklarıma kilitlenmiş bakışlarını görünce karanlığın verdiği cesaretle güldüm. "Sanki yenilmeyi istemiyorsun."
Belimi saran eli genişçe açıldı ve serçe parmağı kalçama değdi. Boğazımı kavrayan eliyle başımı biraz daha kaldırınca dudaklarım onun önünde apaçık bir denizdi artık. Savaş tehditkâr bir şekilde dudaklarını kıvırdı, boğulmayı umursamıyor gibiydi. Nefesim kesilmişti neredeyse. Beni tarumar eden ahlaksız isteklerim ufuklardaki başına buyruk Saye'den onay almamıştı. Savaş, alt dudağımı dişleri arasına alıp bir süre bırakmadı. Refleks olarak göz kapaklarım gözlerimin üzerine devrildi, canımı yaktığında acıyla karışık inledim. Biraz daha durursa aklımı kaçıracaktım. Usulca bıraktığında gözlerimi açtım ve neredeyse alev alev yanan gözlerine baktım. Hemen akabinde yüzündeki bütün duyguların izini sildi ve hep yaptığı gibi küçümseyerek baktı. Gözlerindeki sokak ateşi gibi titreyen alevler gözümün önünde söndü.
"Ama bu sadece bir oyun." dedi ve iki elini de üzerimden sıyırdı. Kesik kesik verebildiğim nefesimle ona baktım. Bu kibirli hali içimde bir yeri huzursuzca kıvrandırdı ama ona renk vermedim. Karanlığın içinde çıplak ayaklarla koşan bir kız çocuğu gibiydim. Savaş sert esiyordu ve ben onun rüzgarıyla başa çıkamıyordum.
"Aksini düşünen kaybeder." diye noktaladım başlattığı cümlesini.
"Aksini düşünen kaybeder." diye onayladı beni.