Yaklaşık 6 saattir yerde, yatağın ayak ucuna sırtımı yaslamış aynanın karşısında oturuyordum. Duvarda asılı duran saatle bakışmaktan başka yaptığım bir şey yoktu. Saati zihnimde biraz daha ilerlettim ve zihnimde işaretli olan dakikanın kana bulandığını hayal ettim. Derin bir nefes aldım ve sakin kalmaya çalıştım. Gözlerimi yeniden araladım, iki camın arasında hızla akıp giden kum tanelerinin katili olan saate yeniden baktım. Karnıma çektiğim dizlerimin üzerine başımı koydum ve korkuyla etrafına kollarımı doladım. Tam şu an kapının açılmasını ve birinin her şeyin kontrol altında olduğunu, korkacak bir şey olmadığını söylemesini istedim. Öyle biri hayatımda hiçbir zaman olmamıştı. Gözlerimden akan yaşlar çeneme doğru ince çizgiler çiziyordu. Hiç olmadığım kadar çaresizdim.
Kapının kilidi çevrildiğinde tuttuğum nefesim çığlığa dönüştü.
Parkenin üzerinde kendimi ürkekçe geriye kaydırırken içeri süzülen kehribar rengi gözler cansız bir şekilde beni izledi. Ona, keskin bir ışıkmış gibi gözlerimi kısarak baktım ve elimi yüzüme perde yaptım. Adımları biraz yaklaşıp yüzümü daha yakından görünce şaşırmıştı. Hiç uyumamıştım, cehennem gibi kavrulan gözlerimin altında ince kırmızı damarlar belirmişti ve hiç iyi görünmüyordum.
"Sen," duraksadı. "Bütün gece böyle miydin?"
Fısıltılı sesinde beklemediğim bir şekilde endişe başını göstermişti. O kadar acınası görünüyordum ki, benim için endişelenmekten başka çaresi yoktu. Yanıma eğilip beni kaldırmak istediğini belirterek ellerini uzattı. Başımı sallayarak reddettim, o da ısrar etmedi. Hep keyfi bilir havasındaydı. Dönüp gideceğini beklesem de beni şaşırtarak soğuk parkenin üzerine oturduğunda ıslak gözlerimi aralayıp aynadaki yansımasını izledim. O da aynı şeyi yapıyordu. Oturduğu yerde biraz kayarak bana yaklaştı. Kolu, omzuma değdiğinde durdu ve kolunu kaldırıp eliyle başımı usulca kendine çekti. Ne yapmak istediğini anlamıştım. Dudaklarım itiraz etmek üzere aralandığında, "Şşşş." diye susturdu beni. Göğsünü bir davetiye gibi bana açtığında buğulu gözlerle baktım ona. Gözlerini aynadaki gölgeden çekti ve başımı göğsüne yasladığımda beni izlemeye başladı. Dokunmuyordu, dokunmuyordum. Sadece yan yana oturuyorduk ve başım göğsündeydi. Bir şey sorsa ya ağlardım ya da kaçardım yanından. Sadece susmak istiyordum. Ve bunu anlamış gibi tek kelime etmedi. Kum saatine hapsedilen zaman hızla eridi. Oda o kadar sessizdi ki, başımın altında düzenli atan kalbi kısa süre içinde uykuya dalmamı sağladığında Savaş'ın kokusu ve kalp atışı duvarlarıma bir is kokusu gibi sinmişti. Ufuklardaki özgür Saye bu durumdan rahatsız oldu, huysuzlandı. Sırası değil diye durdurdum onu. Şu an tek ihtiyacım olan şey bu.
***
Dar sokaklardan birinde kaldırımın kenarına arabayı çekmiş öylece susuyordum. Gönderilen konum tam olarak burayı gösteriyordu ama bu gecekondu mahallesi terk edilmişti sanki. Duran arabanın direksiyonunu sıkı sıkı tutan ellerim titriyordu. Ne zamandan beri bu kadar güçsüzdüm? Tek başınaydım evet ama bu alışkın olmadığım bir durum değildi zaten. Kendime gelmeliydim. Duruşumu dikleştirip boğazımı temizledim. Kimse beni rahatlatacak herhangi bir şey söylemese de Savaş, gözüm üzerinde diyerek uyarmıştı. Evden çıkmadan hemen önceki kendinden emin tavrını göz önünde bulunduracak olursak tetikteydi ama planını anlatmadığı gibi daha da gizlemeye çalışıyordu. Cesur'un bile tam anlamıyla konuya hakim olduğundan emin değildim. Yan koltuğun üzerindeki telefonum titrediğinde hemen gelen mesajı açtım.
"Arabadan in." yazıyordu, bu demek oluyordu ki beni izliyorlardı. Zihnimin duvarları çatırdamaya başlamış olsa da dışarıdan ne düşündüğümü anlamazdı. "Yaklaşık 100 metre kadar ileride bir terzi göreceksin. Silah orada. 10 dakika içinde almış ol. Sonra da gereğini yap. Unutma, zaman aleyhine işliyor."
Yanardağa bakıyormuşum gibi baktığım telefon ekranında gördüğüm her cümle gözlerimi sicim gibi yakıyordu. Bir hukukçu olarak bu mesajı okumak işkenceden de öteydi. Ruhumdan akan kan ellerime kadar ulaşmış, parmaklarımın ucundan damlıyordu. Gecelerce uykusuz kaldığım günleri hatırladım, ezberlemek için, öğrenmek için binlerce kez tekrarladığım kurallar kulağımda uğultu gibiydi şimdi. Hangi yüzle bakacaktım aynada gördüğüm kadına. Peki o kadın bana hangi yüzle avukat olduğunu söyleyebilecekti.
Gözlerimi kırpıştırdım ve ağlamamak için sessiz bir yemin ettim. Her şeyi nasıl berbat ettiysem öyle de düzeltecektim. Şimdi sakince arabadan inmeli ve gidip o lanet silahı almalıydım. Ne de olsa bunun için gelmiştim değil mi? Bir terslik olmazsa eğer silahı alarak onların polise gitmesini ertelemiş olacaktım. Bu süre zarfında kim olduklarını öğrenmeye çalışırdım. Karnıma giren ılık ağrıları düşünmeyerek kırık dökük taşlarla dolu yolda arabayı da telefonu da arkamda bırakıp yokuş aşağı inmeye başladım. Gözlerim eskimiş terzi tabelasını seçtiğinde birkaç adım daha atıp tam kapısında durdum. Demir kapı beyazdı ama yer yer boyaları soyulmuştu. Silahı burada tam olarak nerede bulacağımı da bilmiyordum ve içimden bir ses ne kadar geri dön dese de içeri girmeye kararlıydım. Başka çarem yoktu. Sabahın soğuğuyla belli belirsiz kızarmış parmaklarımı kapıya uzattığımda kendimi çürük bir merdivenin basamaklarını çıkıyormuş kadar tehlikede hissediyordum. Acı bir fren sesi kulaklarımda çınlayınca neredeyse çığlık atacaktım. Hışımla başımı çevirdiğimde filmli camı indirip, "Atla!" diye bağırdı tanıdık ses. İri iri açtığım gözlerimle yerimden kıpırdamadan ona bakınca korkutucu bir sesle, "Hadi, ne duruyorsun? Atla!" diye bağırdı yine. Afallamış gibi önce elimi uzattığım kapıya baktım, sonra da aceleci yüzüne. Neden bilmiyorum ama içimden bir ses tam şu an onun dediğini yapmam gerektiğini söylüyordu. Peki ya silahı almasaydım, sonra ne olurdu? Dişlerimi sıktım, hiçbir şey bilmiyordum. Koşar adımla bindim yanına. Hiç oyalanmadan gaza yüklendiğinde tekerlekleri acıyla feryat etti. Dar sokaklar tıpkı birer labirent gibiydi, refleks olarak tavan tutanağına asıldım. Savaş'ın yüzü kaskatı olmuştu ve bu hali beni korkutmuştu.
"Silahı alamadım!" diye bağırdım endişe içinde. Neşeden uzak bir sesle güldü. "Çok aptalsın..." diye söylendi. "Silah falan yok. Tuzak."
"Ne?" diye sordum hiçbir şey anlamayarak. "Ne saçmalıyorsun, hem öyle bile olsa sen bunu nereden bilebilirsin?" Sesim yükselmişti ama beni umursamak yerine gözleriyle aynalar arasında mekik dokuyordu. Peşimizde birinin varlığından şüpheleniyor gibi davranıyordu, ben de tek kelime etmediği için küplere biniyordum. Zihnime doluşan düşüncelerin ağırlığıyla gerçekçi olmayan bir gülümsemeyle karışık gözlerimi büyüttüm, "Kurtulma şansımı elimden aldın." diye mırıldandım. Daha çok kendime kızıyordum arabasına bindiğim için. Onu dinlememeliydim. "O silahı alsaydım belki de onları durdurmak için bir şansım olurdu."
"Çoktan polis peşinde Saye. Anlaşma falan yok ortada." Bunu öyle basit bir tınıyla söylemişti ki, az kalsın tamam öyleyse deyip geçecektim. Doğru kelimeyi bulamamıştım, nasıl tepki vermem gerektiğini bile idrak edememiştim. Sadece gözlerim alev alev yanıyor, ılık yaşlar tek tek çeneme doğru süzülüyordu.
"Kemerini bağla." diye emretti. Sesi kulağımda bir uğultuya dönüştüğünde hareketsiz kalmaya devam ettim. "Saye, kemerini bağla!" Gürlediğinde uyandım ve kemerimi bağlayıp sırtımı ona döndüm. Kollarımı göğsümde bağlayıp gözyaşları eşliğinde kararan hayatımı sorgulamaya başladım. Büyük bir şangırtı koptuğunda tiz bir çığlık sıyrıldı dudaklarımdan.
"Eğil!" diye bağırdı Savaş. Hızla eğilirken ellerimi başıma siper ettim. Tam ön cama isabet eden ilk kurşunun sesi uzun bir süre kulaklarımda çınladı. Etkisi yavaş yavaş azalmaya başlayınca Savaş'ın gür ama soğukkanlı sesi yine kulaklarımı istila etti.
"Sakın başını kaldırma, duydun mu beni? Sakin ol ve öyle kal! Saye duyuyor musun?"
Korkuyla başımı sallayıp, "Tamam." dedim çığlıklarımın arasından. Savaş soğukkanlı kalarak arabayı zikzak yapıyor ve üzerimize yağmaya devam eden kurşunların bize isabet etmesini engelliyordu. Şu an şurada ikimiz de ölebilirdik. Ölüme bu kadar yakın olmak dehşete düşürmüştü beni. Kurşun sesleri uzaklaşıp arkamızda kaldığında Savaş bir süre daha hızını kesmeyip devam etti. Sert bir frenle arabayı durdurduğu yer etrafı bomboş bir tepeydi. Dişlerini sıkmaktan çenesi kaskatı olmuştu. Ellerimi yüzüme kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Bir anda kapım açıldı ve Savaş hiçbir şey söylemeden kemerimi çözdü. Bileklerimden kavrayıp ellerimi yüzümden indirdi ve beni dışarı çekti. Hemen altımızdaki denizin sert dalgaları, kayaları aşındırma amacı güder gibiydi ve bunun sesiyle beraber soğuk hava bir anda yüzüme çarpınca titreyerek daha da şiddetli ağlamaya başladım. Küçük bir çocuk gibi ağlamamı durduramıyordum.
"Ağlamayı kes." dediğinde bir kapı hızla suratıma kapatılmış baktım ona. Yüzü de sesi gibi soğuk bir mermer gibiydi ama sarı gölgeler taşıyan kehribar gözleri yüzünün aksine insani hisler barındırıyordu. Adını bilmiyordum. Onun hislerine birer isim verebilecek kadar tanımıyordum onu. Bana kalsa ömrümün geri kalanında onu hiç tanımadan devam etmeliydim. Kan çanağı gözlerimi gözlerine adeta ıhlamış, ruhunu zedelemeye başlamıştım. Bu onu korkutmuş gibiydi, dişlerini gıcırdatarak, "Ağlamanı istemiyorum." dedi ağır ağır. "Hayattasın işte."
"Adın hayatıma girdiği ilk andan beri senden nefret ediyorum." diye mırıldandım. Gözlerimle baştan aşağı süzdüm onu, ondan iğreniyordum. "Hayatımı alt üst ettin."
"Her şeyin suçlusu benmişim gibi konuşmayı kes." dediğinde ona cevap vermedim. Tıpkı onun yaptığı gibi sadece yüzünü izledim. Bu bakışmadan gözlerini kaçıran olmayacaktım. Bana baktığında ne görüyordu bilmiyorum ama ben onun bende gördüğünden daha fazlasıydım. Uzun süredir kırpmadığım gözlerim ilk kırpışta bir damla yaşı yere düşürmüştü. Dişlerini sıktığını, belirginleşen çene kemiklerinden anlamıştım. Olan olmuştu, ışık hızında yere düşen göz yaşımı görmüştü. Şu dakikada bakışlarımı kaçırmak korkaklık olurdu.
"Ağlama." dedi. Bakışları hep olduğu kadar güçlü değildi ama yine de soğuktu. Sesi az öncekinin aksine usul ve temkinliydi. Bana doğru bir adım atmıştı ki ondan kaçar gibi geriledim.
"Az önce yaşanan her şeyin suçlusu sensin." Kaşlarım çatık, gözlerim nefret doluydu. "Senin gibi birinden teselli alacağıma, ölürüm daha iyi." dediğimde ona tokat atmışım gibi baktı. Bakışlarımı yüzünden söker gibi çekip ona sırtımı döndüm. Birkaç adım ötesine yürüdüm ve kayalıkların bittiği noktada durdurdum adımlarımı. Aşağısı metrelerce ötedeydi. Oradaki su dalgalarının boğuşmasını izlerken az önce yaşadığım hiçbir şeyi idrak edemiyordum. İnandığım bütün doğruların karşısına geçirilmeyi kabullenemiyordum.
O gece zaman durmalı, kum saatindeki kum donmalıydı. Hatta o gece güneş hiç batmamalıydı.
Vücuduma aniden zerk eden titremeyle delirmiş gibi ağlamaya başladım. Dizlerim beni ayakta tutacak gücü kaybediyor olmalıydı, zangır zangır titreyen parmaklarımı saçlarımın arasından güçlüce geçirdim. Her birini tek tek koparmak istiyordum.
Savaş, "Nefes al." dedi sert görüntüsünün aksine daha sakin bir sesle. Sesi uzak değildi, bana yaklaşıyor olmalıydı. Ruhum bilincini yitiriyor olmalıydı, ona bir anda yüzümü dönmüştüm, bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Adımları olduğu yere çakılmış, gözlerinde koyu gölgeler görünmüştü. Başımı usulca ondan ayırdım ve kayalara çarpan su dalgalarına baktım. Suyun sesi az öncekinden daha uğultulu ve görüntüsü daha bulanık olduğunda saçlarımdaki ellerim güçsüzleşti. Dengemi kaybediyor olmalıydım.
Savaş, yüzümü avuçları içine aldığında ellerinin gerildiğini hissettim ama ona tutunmuş gibi ayakta kalmaya devam ettim. "Bana bak." dedi. "Geçti." Yüzüme yaklaştırdı yüzünü ve gözlerimin içine bana da bulaştırmak istediği sakinlikle bakmaya başladı. Bu bakışları onda ilk kez görmüştüm ve yüzüne çok yabancıydı. Şeffaftı, ardında bir şey gizlemiyordu, güven veriyordu. Ben buradayım diyordu gözlerinin ateş sarıları. Dudaklarını yukarı doğru usulca kıvırdı ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. Yüzümde dehşetle onu izlerken başımı iki yana sallamaya başladım. "Ö...öldüreceklerdi..." dedim parça parça. Delirmiş gibiydim. "Şşş..." dedi, iki baş parmağıyla çeneme inen göz yaşlarımı itti. "Geçti, nefes al."
Etkisini biraz bile olsa azaltmayan korkumla başa çıkamıyordum. Boğulmak üzere olduğum sudan başımı güç bela çıkarabilmiş gibi nefes almaya çalıştım. Göğüs kafesim aldığım nefeslerle yükselip sönüyordu ve git gide düzene girmişti.
"İşte bu." dedi Savaş usul usul. "İşte bu, kızım."
Yüzümdeki ellerini çekip beni kendine bastırdığında yüzümü boynunun girintisine hiç çekinmeden gizledim. Yüzünden okunmasa da gergindi. Sert soluklar alıyor, avuçlarımın altındaki kalbi hızlı çarpıyordu. Çenesi tam başımın üstüne gelmişti. Bir eli sırtımda güç uygularken diğer eli saçlarımı okşadı. Kendine has kokusuyla bütün irademi etkisi altına alırken, "İyisin..." diye fısıldadı. "...iyiyiz."