'Kuru Bir Ses'

1884 Kelimeler
3. BÖLÜM "Ben..." "İnkâr etmeni dinleyecek vaktim yok." Sesi netti. Harflerim birbiri üzerine devrilip yıkıldı içimde. "Yarım bıraktığın işi tamamla." diye alıntıda bulunduğunda yatak yarılsın ve oraya gömüleyim istedim. Yanaklarım, göz kapaklarım üzerilerine kızgın yağ dökülmüş gibi yanıyordu. "Açıkla." dedi. Sakinliği korkutuyordu. Her an üzerime gelip beni boğabilecek kadar sert bakıyordu. Bakışlarından kaçmak ister gibi farklı yöne çektim gözlerimi. Parmaklarımla oynamaya başladım ama ellerim deli gibi titriyordu. "Bu notu sana kimin verdiğini söyleyeceksin." Sabır diler gibi gözlerini kapatmıştı ve bu durum beni ürkütüyordu. Yüzünde ölümün çizgileri vardı, dağınık saçlarının her bir teli yaşama meydan okuyor gibiydi. "Bilmiyorum." diyebildim. Doğruyu söylemiştim. Asırlar gibi süren saniyelerin sonunda deri koltukta kalçasını öne kaydırıp başını arkaya atarken ensesini sertçe kaşıdı. "Madem bu işin içindesin..." Yüzümü inceledi, inceledi. "...ne düşünüp önüme atlıyorsun?" Kafamı şimşek yemiş gibi kaldırıp ona baktım, aralarında anlaşmış gibi aynı şeyi sayıklayıp duruyorlardı. Deli değilsem ne yaptığımı gayet iyi biliyordum ama şu durumda önüne atlamadım savunması yapmayı düşünmüyordum. "Ölüyordun az daha." Sertçe açtığı elini öne savurdu benden açıklama beklercesine. "Kucağımda ölüyordun." Sesi suçlayıcıydı, gözleri parladığında ne diyeceğimi bilemeyerek onu izledim. Yüzündeki bu demir gibi ifadeyi duygularının üzerine set gibi çekmişti. Ne düşünüyordu benimle böyle konuşurken? Kafasının içine girip sözlük inceler gibi bakışlarının anlamlarını öğrenmek, düşüncelerine bakmak istiyordum. "Özür dilerim ölmediğim için." diye çıkıştım. Yüz ifadesi değişmedi. "Anlat." diye yineledi. Sesi korkutucu derecede soğuktu, nefesi karanlık odanın içinde adeta bir buz olup bana değmiş ve tenimi yakmıştı. Ondan korkmuyordum, mümkünmüş gibi başımı daha dik tuttum. "Anlatacak bir şey yok." Sinirlenmiş olmalıydı. Yerinden hışımla kalktı ve söyleyeceği şeyden son anda vaz geçmiş gibi güldü. Dudaklarına yerleşen bu gülüş sahici olmaktan ziyade uyarıcıydı. "Boş versene. Zaten bulacağım." dedi kıstığı gözleriyle. Karşımda korkutucu heybetiyle durup işaret parmağını bana doğrulttu. "Ben bulana kadar gözümün önünde olacaksın." Neyi kastettiğini anlamadığım için çatık kaşlarımın altından gözlerimi kısarak onu izledim. "Hem yarım bıraktığın işi tamamlaman daha kolay olur." Bakışlarında beni küçümseyerek ezen bir ışıltı vardı. Beni ciddiye almadığı belliydi. "Seni öldürmek istemedim." Kaşlarını kaldırdı. "Öyle mi?" dedi ama külahıma anlat der gibiydi daha çok. "Neden öyle yazıyor o zaman? Demek ki bir girişimde bulunmuşsun." Sıkıntıyla nefesimi verdim. "İnkâr etmiyorum. Sadece benim keyfime ya da isteğime bağlı bir durum olmadığını izah ediyorum." Küçük dağları ben yarattım edasıyla baktı. "Biliyorum. O yüzden polise vermek yerine kendim çözeceğim zaten." Odanın ortasında dolanmaya başladı. Pencereye gürültülü adımlar atarak ulaştığında her hareketini inceliyordum. Pencerenin tam önünde durdu, boynunu sağa ve sola yatırıp çıkardığı küçük kütürtü odada yankılandı. Kapattığı gözlerini pencereye yansıttığı siluetinden görüyordum ve yansıması bile çok güzeldi. Sokakta herhangi bir gün, alelade bir yerde görsem kesinlikle bir kez daha dönüp bakmak isteyeceğim türden yüze sahipti. Gözlerim belindeki çıkıntıya kaydığında dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Silahı vardı. "Bana ne yapacaksın?" diye sordum alaysı bir sesle. Birinin bana bir şey yapmasına izin verecek kadar aptal değildim. Sesimi duymaya tahammül edemiyor gibi bir elini kaldırdı hiç kıpırdamadan, susmamı istiyordu. Birkaç dakikanın sonunda, "Bunları ben istediğim zaman tekrar tekrar konuşacağız." dedi, sesi bu kez ürkütücü derecede sessizdi. Bir şeyler düşündüğü buradan okunuyordu. Bana doğru bakmaya tenezzül bile etmeden çıktığında derin bir nefes almak istedim ama karnıma batan soluğum acıyla inlememe sebep olduğunda yüzümü ellerimle kapattım. "Ne yapacağım ben..." diye mırıldandım göz yaşlarım yanaklarımdan çeneme ince yollar çizerken. Canımın acısı ağlamam için bahanem olmuştu. Kendimi nasıl bir durumun içine soktuğumu düşündükçe aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Keşke bundan kısa bir zaman öncesine geri dönebilmek mümkün olsaydı, keşke ellerimde tuttuğum silahın karşısında olmaya devam edebilseydim. "Saye Hanım," dedi ince bir ses. Yüzümü silip başımı doğrulttum. Ensesinde topladığı siyah saçlarının ortasından upuzun bir kalem geçirmiş bu kadın, kemik gözlüklerini orta parmağıyla ittirip gülümsedi. Zoraki gülümsemesi yüzünde epey eğreti durmuştu. "Sizi buradan çıkarıyoruz." "Anlamadım?" dedim kaşlarımı çatarak. "Neden?" "Sizi götüreceğimiz yerde tedavinize devam edilecek. Endişelenmeyin." Burnumu çektim, gözlerimin şiş şiş olduğunu hisseder gibiydim. "Neden diye sordum." dediğimde sesim ağladığım için nezle gibi duyulmuştu. "Zorluk çıkarmamanızı tavsiye ediyorum." dediğinde tatlı sesinde küçük bir tehdit sezdim. "Ne demek zorluk çıkarmayın...pardon da zorla mı götüreceksiniz?" diye çıkıştım. Kadının yüz ifadesinde küçük bir değişiklik bile olmadı. Bu evet anlamına geliyordu sanırım. Bu duruma dehşete düşerek güldüm. "Bir yere gelmiyorum." dedim tek kaşımı kaldırarak. "Gidin kimden emir alıyorsanız ona aynen iletin." Sesimi duymuş olacak ki telaşlı gözlerle kapıdan içeri girdi Cesur. Sanki kalabalığın içinde tanıdığım birini görmüş gibi baktım ona. "Cesur." dedim sadece. "Savaş'ın işleri Saye." dedi huzursuzca. "Ama merak etme, güvende olacaksın." "Saçmalık! Ben neden onun istediğini yapmak zorundayım?" diye gürledim. Bir elimi deli gibi sızlayan yarama bastırıyordum. Cesur zaten cevabı biliyormuşum gibi baktı ama bu fikirden onun da çok memnun olmadığı belliydi. "Yürüyebilir misiniz?" Kadının ısrarına tahammülsüzce göz devirdim. Derin bir nefes alıp kıpırdandım ama daha hareket bile edemeyip inlediğimde elimi karnıma götürdüm. Küçük bir gölge yayılmıştı. "Dikişler patlamış olmalı." dedi kadın tüm sakinliğiyle. "Uzanın lütfen." Dediğini inkâr edebilecek durumda değildim. Cesur'un keyifsiz bakışları altında güç bela uzandığımda kadın koluma takılı olan seruma bir ilaç enjekte etti ve yine vücuduma zerk eden ağırlıkla gözlerim kapanmıştı. Üzerinden ne kadar zaman geçtiğini kestiremiyordum ama usulca aralanan gözlerim aynı geceye ait olmayan karanlık bir odaya doğmuştu. Bu yabancı odaya ne zaman getirildiğimi bilmiyordum. Karanlıkta bile kendini gösteren kar beyaz yatağın ortasında temiz çarşaf kokusuna uyandığımda ağrılarımın biraz daha hafiflediğini hissedebiliyordum. Yerimde rahatça doğruldum. Artık yatmaktan bacaklarımı hissetmeyecektim, buradan gitmek istedim ama kalkıp yürüyecek güçte değildim henüz. Bunda doğru düzgün yemek yemiyor olmamın da etkisi büyüktü. "Sonunda." dedi tok bir ses. Karanlık ve geniş odanın içinde gözlerim ürkekçe sesin sahibini aradı. Savaş, banyo kapısı olduğunu düşündüğüm kapıya sırtını vermiş ve kollarını birbirine bağlamış dikiliyordu. Beyaz kazağı onu tam sarmıyordu ama kolları yine patlayacak gibiydi. Bir ayağını diğer ayağının hemen önüne çapraz biçimde koymuş ve gözlerini üzerime dikmişti. "Hep böyle odalarda mı beklersin?" Omuz silkti. "Çok uyuyorsun." "Arada bir vurulup ameliyat olmuyorum." Cevabımı önemsemediği istifini bozmamasından belliydi ama yine de devam ettim. "Ayrıca ilaçlar uyutuyor." "Saye, değil mi?" dedi ismimi teyit etmek ister gibi. Başımla onayladım ama ilkokul numarama kadar çoktan öğrendiğine kalıbımı basabilirdim. "Hakkımda ne biliyorsun?" "Hiçbir şey." dedim düşünmeden. Yalan söylüyor sayılmazdım. "Kim istedi beni öldürmeni?" "Bilmiyorum." Kollarını çözdü ve güçlü adımlarla yanıma kadar geldi. Yüzüme doğru eğildiğinde pencereden vuran ışıkla kirpiklerinin yüzüne düşen gölgesine baktım. Kalemle çizilmiş gibi duran dudaklarını araladı. "Yalan söylemeden önce iki kez düşün." "Yalan söylemiyorum." dedim gözlerine kararlılıkla bakarak. Karşısındaki dik duruşum onu sinirlendiriyordu, her an benimle uğraşma çabasından vaz geçip polisi arayabilirdi ve öldürücü bakışları bu ihtimalin mümkün olduğunu gözler önüne seriyordu. "Saye." dedi doğrulurken. "Bana yardımcı olmazsan sana yardımcı olamam." Pekâlâ bunu beklemiyordum. Yatağın kenarına oturduğunda ayaklarımı biraz çektim. Yakınımda olması beni geriyordu. Kokusu ciğerlerime dolduğunda bunun belli bir parfüme ait olmadığı açıktı, sanki kendine has ve özel bir kokuydu. Bakışları kısa bir an için dudaklarıma indi ama bu öylesineydi. "Şimdi bana en başından anlat." dedi. Derin bir nefesle rahatlamak istediğimde karnıma onlarca iğne batırıldı. "Seni de beni de öldürecekler." dedim sıradan bir şey gibi. "Olan bu." "Seni bilmem ama bana bir şey olmaz." dedi bir bilgi paylaşır gibi. Zerre etkilenmemişti ve bu durumda da beni umursayacak değildi. "Bu konuyu irdeliyorum çünkü buna cesaret eden aptalları merak ediyorum." Düşünce tarzı aptalca olduğundan başımı iki yana salladım. "Bu kadar korkak olma." derken ezici bakışlarla güldü. "Aptal mısın sen?" diye yükseldim bir anda. Yüzündeki gamsız ifade değişmedi. "Vuruldum ben. Ölebilirdim! Oyun oynuyor gibi mi görünüyorlar oradan bakınca?" Cevap vermedi, kendini biraz daha geriye çekerken gözlerini de başka yöne dikti. "Senin gibi biri yüzünden ölecek olmamı yediremiyorum kendime." diye sinirle güldüm. Bana döndü, kaşları havalandı. "Nereden çıkardın bunu?" dedi bu kez büyük bir alayla. Bu umursamazlığına neredeyse cevap vermeyecektim ama sinirimi çıkarmak daha tercih edilebilir gelmişti. "Her ne halt ettiysen insanlar seni öldürmek isteyecek kadar nefret ediyor senden. Hoş, haline bakılırsa şaşırmamalı. Senin gibi birinden ancak nefret edilir." "Büyük konuşma." dedi ve bir sır verecek gibi yüzüme yaklaştı. "Şeytan tüyü var bende." Kutuplarda parmak arası terlik giymiş birini görmüşüm gibi bir ifadeyle baktım ona. Söyledikleri de ancak bu kadar imkânsız ve ütopikti çünkü. Bakışlarımın esaretinden kendini kurtarmak ister gibi geri çekilip bir boşluğa yaslandı. "Anlat artık, sıkılıyorum." dedi kuru bir sesle. "Hâlâ anlamadın mı?" dedim göz devirerek. "Tehdit ediliyorum." Sıkıntılı bir nefes bırakırken konuştuğum konunun ciddiyeti içimi ürpertiyordu. "Dediklerini yapmazsam..." Duraksadım, ona doğruyu söyleyip söylememe konusunda emin değildim. Bakışlarında güvene dair hiçbir iz yoktu. "Dediklerini yapmazsam beni öldüreceklerini söylediler." "Sen de hemen inandın." "İnandım." dedim başımı sertçe sallayarak. Herkes onun kadar korkusuz olmak zorunda değildi, öyle değil mi? Hem bence bu kadar korkusuz olmak aptallara özeldi. "Hep aklına ilk geleni mi yaparsın böyle?" Sesinde aşağılayıcı bir tını saklıydı. Sinirlerim yeterince bozulduğu için yataktan hışımla çıktım ama ayağa kalktığım anda canımın acısıyla iki büklüm oluvermiştim. Refleksle tuttuğunda doğrulup kolumu ondan kurtardım. "Bırak, gideceğim." dedim sert olmaya çalışarak. Önemsememiş, omuz silkmişti. Keyfi bilir havasındaydı. Metal kapı kolunu sıkıca kavramıştım ama açılmayınca kaşlarımı çatıp ona inanamayarak baktım. "Ne bu? Zorla mı tutacaksın?" diye güldüm. "Çok arabesksin, bu filmden binlerce kez çekildi." Cam pencereyi tam sırtına aldığı için uzun boyu bir gölge gibi düşüyordu önüme. Kollarını göğsünde bağladı, bana yukarıdan bakıyordu. Dudaklarını bir yay gibi bükerken başını iki yana salladı. "Hayır, seçenek sunuyorum." dedi yavaşça. "Ya bana her şeyi anlatırsın ya da adam öldürmeye teşebbüsten hapsi boylarsın. Seçimini yapar ve istersen gidersin." Dudaklarımdan belli belirsiz bir gülümseme kaçtı. "Herhangi bir kanıtın bile yok, ne saçmalıyorsun?" Keyifsiz bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırdı. "Sen gerçekten benim hakkımda bir şey bilmiyorsun." Sonrasında yine bir sır veriyormuş gibi sessizce fısıldadı. "Benim bir şeyleri kanıtlamaya ihtiyacım olmaz. Ben isterim ve olur." İçimdeki Saye onunla öyle güzel uğraşır ve öyle kolay kazanırdı ki... Ama bunun için vicdanım bana izin vermiyordu. Ne de olsa ona bir silah doğrultmuştum ve engellenmeseydi ateş edecektim, bu da dediği gibi birini öldürmeye teşebbüs sayılırdı. Biri beni öldürmeye kalksa ne yapardım diye düşünüp sağlıklı bir yere varamayınca ona kızamadım. Fakat ben ne kadar haksız olsam da onun bu tavırları sineye çekilemeyecek kadar aşağılayıcıydı. Şimdilik pes etmiş gibi gülerek elimi kaldırıp iki yanıma bıraktım. "Otur şimdi." diye emretti. "Yarana bir zarar gelecek." "Bana emir verme." dedim kaşlarımı çatarak. Bir şey söylemediğinde gözlerimi devirip kendimi yavaşça yatağa bıraktım. Kapı çaldığında Savaş hiç de hızlı olmayan adımlarla kapıya yürüyüp, cebinden çıkardığı küçük anahtarla kilidini açtı ve kenara çekildi. Evde çalıştığını düşündüğüm kadın raskog tipli bir servis arabasıyla içeri girdi. "Yemek ve ilaç saati." diye kibarca gülümsedikten hemen sonra tekrar odadan çıktı. Savaş titreşimi duyulan telefonunu kulağına götürürken bakışlarını gardiyan gibi benim üzerimde tutuyordu. Dinledi, dinledi ve yüzüne bir gülümseme yerleştirdi. Bu gülümseme neşeden uzaktı ve gözlerine ulaşmamıştı ama aramızda süregelen bu bakışmada gözlerini ilk kaçıran ben olmak istemediğim için çivi gibi sert bakışlarla yüzünü izlemeye devam ettim. Bu ışık yılı gibi gelen süre boyunca gözlerindeki ölü toprağının kokusunu bir kez daha alabilmiştim. Bana biraz daha bakmaya devam ederse zihnim ona teslim olacakmış gibi hafiflemişti. Telefonu tutan elini ağır ağır indirdi, gözlerini gözlerimden hâlâ ayırmıyordu. Kapının üzerindeki anahtarı yerinden çıkardı ve iki parmağıyla tutarak havaya kaldırdı. Gözlerim bir saniyeliğine anahtara dokundu, tekrar ona döndü. "Kapı açık kalacak." dedi ruhsuz bir sesle. "Gitmek ya da kalmak senin tercihin." Biçimli dudaklarının bir kenarı kibirli bir biçimde yukarı kalktı. "Akıllı bir kadın gibi, doğru olanı seçeceğinden eminim." "Sen beni tehdit mi ediyorsun?" Kaşları havaya kalktığında uzun kirpiklerinin arasındaki gözleri daha iri göründü. "Sen kimsin tam olarak?" dedi küçümseyici bir sesle. "Seni bir tehlike unsuru olarak görseydim tehdit ederdim." Tıpkı onun gibi kaşlarımı kaldırdım. "Bana tehdit ediyormuşsun gibi geldi." dediğimde bu tavrım hiç hoşuna gitmedi. Açık bıraktığı kapının boşluğunda bir gölge gibi dururken burnundan verdiği tek nefesle güldü. "Sonuçlarına katlanabileceğin seçimler yapsan iyi edersin."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE