'Kanlı Gömlek'

1460 Kelimeler
2. BÖLÜM Dizlerimin altından ve sırtımdan sarmalayan demir gibi iki kol bedenimi taşıyordu. Başım arkaya düşmüş, kollarım iki yana savrulmuştu. Kuruyan dudaklarımdan süzülen zoraki soluğum soğuk havaya karışıyordu. "Sedye getirin!" Kulaklarıma uğultu gibi dolan sesler kime aitti? Acı hissetmiyordum, sadece derin bir uykuya ihtiyacım var gibiydi. Gözlerimi açıp ben iyiyim demek ve eve gitmek istiyordum ama göz kapaklarım, üzerinde tonlarca ağırlık varmış gibi baskı uyguluyordu gözlerime. Tam anlamıyla kılımı bile kıpırdatamıyordum. Beni taşıyan her kimse telaşla koşturduğunu anlayabiliyordum. Sırtım konforlu sayılmayan bir yatakla buluştuğunda ve burnuma sırrı çözülemeyen hastane kokusu doluştuğunda sedyede olduğumu anladım. "Hastanın durumu nedir?" "Nabzı yavaşlıyor." "Ameliyathane hazırlansın, kan kaybediyor." Ruhum, içinde bulunduğum durumu hissediyor, acıyı duyuyor ve buna tepki vermemi istiyordu. Gözlerim usulca aralanırken önce her yer bulanıktı ama bir iki kırpıştan sonra her şey netleşmeye başladı. "Uyandı." dedi biri kısık sesle. "Doktor çağırayım." Yutkunmaya çalıştım ama boğazım neredeyse kuruluktan çatlamıştı. Yüzümü buruştururken kolumdaki seruma dikkat kesildim. Etrafa bakmak istedim, yerimde kıpırdandım usulca ama bütün hücrelerim cayır cayır yanıyor gibiydi. Ağzımdaki tat, bedenimi kızgın bir demir parçası gibi delip geçen kurşunun tadıydı. "Saye." dedi endişeli ama kontrolcü bir ses. "Nasıl hissediyorsun?" Kafamı usulca yana kırdığımda sesin Cesur'a ait olduğunu anlamıştım. Yatağımın hemen yanında koyu kahverengi gözlerini gözlerime mıhlamış, yüzümde cevap arar bir şekilde duruyordu. Karnıma yayılan keskin ağrıya tepki olarak vücudum bir yay gibi gerilince canım daha önce hiç bilmediğim bir acıyla yanmıştı. Başımı geriye iterken dudaklarımdan korkak bir inilti kaçtı. Beyaz çarşafı avucumun içine hapsedip tırnaklarımla yırtacak kadar çok sıktım. Hızlanan nefesim göğüs kafesimi bir duvar gibi yukarı itip geri düşürürken panik ve acı solumaya başlamıştım. Gözyaşlarım yüzümü yakarak iki yana süzülmeye başladığında, "Sakin ol, hareket etmemeye çalış. Doktor geliyor." diyen Cesur'un sesi beni şaşırtacak derecede panik içeriyordu. Ona baktım ama onun yüzünde gördüğüm tek şey kendi bedenimi kıvrandıran acıydı. Hiçbir şey düşünemiyor, hiçbir yere odaklanamıyordum. Bedenimden oluk oluk kan akıyormuş gibi hissettiren bu acının geçmesini diliyor, adeta yalvarıyordum fakat Tanrı bana yardımcı olmuyordu. Belki de beni cezalandırıyordu. İnsan hayatıyla oynamanın ne denli korkutucu bir şey olduğunu etime çiviyle asıyor, hiç unutmayacağım bir ders vermek istiyordu. "Saye Hanım, nasılsınız?" Gözlerim sımsıkı kapalıydı, onu görmesem de bir doktorla karşı karşıya olduğumu kontrolcü sesinin soğukluğundan hissedebiliyordum. Cevabını karşısında apaçık gördüğü için olacak ki sorusunun arkasına konuşmaya devam etti. "Ağrılarınızın olması çok normal, birkaç gün daha bu şekilde devam eder fakat bu süreçte kendinizi yormamaya ve istirahat etmeye özen göstermelisiniz. İlaçlar bu süre zarfında size yardımcı olacaktır." Karnımdaki yara, üzerime ağır bir gülle gibi düşmüştü ve bütün kemiklerim o güllenin altında ezilirken hiçbir şey yapamıyordum. Ruhum da tıpkı bedenim gibi kanıyordu. Odada süregelen sessizlik boyunca izlendiğimi hissedebiliyordum fakat buna verebilecek bir tepkim yoktu. Koluma bağlı duran serumda bir hareketlilik olduğunda daha fazla kıvranmamı izlemek yerine sonunda ilaç enjekte edildiğini anlamıştım. Birkaç saniye içinde etki edeceğini ve ağrılarımın geçici bir süreyle hafifleyeceğini söyleyen kibar bir kadın sesi duyduğumda kuruyan dudaklarımı ıslatarak sadece kafa sallamakla yetindim ama bu bile bütün gücümü emen bir kuvvetteydi. Söylediği gibi olmuş, ilaç kısa zamanda kanıma karışmış ve beni tesiri altına almaya başlamıştı. Usulca gözlerimi araladığımda odadaki kalabalığa buzlu camın ardından bakıyormuşum gibi hissetmiştim. Hiçbir şey net değildi fakat beyaz önlüğü herkesten önce göze çarpan doktoru ve hemen karşısındaki genç adamı buğulu da olsa görebiliyordum. Bir eliyle ensesine baskı yaparak doktoru dinleyen bu genç, Cesur olmalıydı. "Her şey yolunda diyebilir miyiz?" "Ameliyat gayet başarılı geçti." dedi doktor. Cesur'un elini ensesinden düşürdüğünü gördüm. Aldığı cevap onu rahatlatmış olmalıydı. "Kurşun oldukça hassas bir bölgeye isabet etse de çıkarmayı başardık." Duraksadı. Cümlesini kötü bir haberle devam ettirecek gibiydi ve bu durum onu duygusal anlamda hiç etkilemeyecek olsa bile duraksama gereği duymuştu. "Tek endişemiz kalıcı bir hasar olup olmayacağı." dediğinde ağır işleyen algılarım endişeyi tartmayı beceremedi. "Bunu da bekleyip zamanla göreceğiz." "Ne demek kalıcı bir hasar olabilir?" Yağmurlu gökyüzünü ikiye yaran şimşek kadar güçlü bir ses duyduğumda başımı ağır ağır çevirdim. Odanın diğer ucundan bu tarafa doğru ağır ve onu tehlikeli gösteren adımlar atan bir adam daha gördüm. Kirpiklerim birbirine yapışmış gibiydi, sadece onların izin verdiği bir görüş açısına sahiptim. Mümkün olsaydı eğer karşımdaki siluetin buğusunu kolumla silip onu netlerdim. Beyaz gömleğinin kolları dirseklerinin az aşağısına kadar katlı bu adamın görüntüsü silik olsa da karnının üzerine mürekkep gibi yayılan kırmızılığı görebilmiştim. "Bu konuda kadın hastalıkları uzmanımızı yönlendireceğiz, Savaş Bey." diye yanıtladı doktor. Kafamı ona çevirmedim, kanlı gömleğin içinde kaskatı kesilmiş o bedeni izlemeye devam ettim. "Şimdilik bir şey söylemek doğru değil. Endişelenmeyin ancak ihmal de etmeyin. Tekrar geçmiş olsun." Göz kapaklarım gözlerimin üzerine adeta erimiş, görüşümü tamamen kapatmıştı artık. Ne kadar zaman geçtiğini hesap edememiş olsam da gözlerimi açtığımda odanın içine serilen karanlık, bir gölge misali uzanıyordu yerde. Belli aralıklarla gelip serum yenileyen, ağrılarımı dindiren ilaçları yeniden enjekte eden hemşireler dışında uyandığımdan bu yana yalnızdım. Cesur da Savaş da yoktu. Olmaları mı beni korkutmalıydı yoksa olmamaları mı bilemiyor, içimdeki tedirginliği bir türlü adlandıramıyordum. Uzun ve sessiz bir nefes bıraktım odanın içine. Pencereye çevirdim başımı ve gecenin karanlığını izlemeye başladım. Pencereye bir gölge doğduğunda gözlerimi irice açıp hışımla kapıya baktım. "Kimsiniz?" diye sordum telaşla. Elinde tuttuğu koca bir demet çiçeği baş ucumdaki komodinin üzerine bırakıp hiç konuşmadan terk etti odayı. Tehditkâr bakışlarını üzerimde hissettim bu genç adamın. Öylece çıkıp gitmesi sadece saniyeler almış olsa da arkasından asırlardır bakıyor gibiydim. Huzursuzca kıpırdanırken çiçeğin arasına sıkıştırılmış el yazısı nota tereddütle baktım. "Kaza kurşunu :) Yarım bıraktığın işi tamamla." Kapı aniden açıldığında elimdeki kâğıdı hızla buruşturup avucumun içine gömdüm. Gelen Cesur'du. Onu gördüğüme şaşırmıştım. Elinde tuttuğu torbayı gülümseyerek havaya kaldırdı yanıma yaklaşırken. "Nasılsın? Odadan birinin çıktığını gördüm kimdi? Ailenden biri mi?" Telaşlandığımı belli etmek istemedim. Boğazımı temizledim usulca. "Çiçek göndermiş bir arkadaşım. Onu getirdiler." Anladığını belli ederek başını salladı. "Sana yemek aldım." dedi. Daha sonra durup yüzüme baktı ve açıkladı. "Hastane yemeklerinden nefret ederim. Yani kimse sevmez ya, sen de sevmiyorsundur diye düşündüm." "Teşekkür ederim." dedim yüzünü izleyerek. Bir şey söylemek için ağzımı açmıştım ki yuttum her şeyi. "Söyle." dedi bana bakmadan gülerek. "Neden geliyorsun?" diye sordum ruhsuzca. "Neden bana iyilik yapıyorsun?" "İyilik mi?" diye sordu ilk kez duymuş gibi. Bu sırada getirdiği paketi açmakla meşguldü, her hareketini boş bir bakışla takip ediyordum. "İyilik." dedim onun aksine düz bir sesle. "Bu yaptığın iyilik. Neden bana iyilik yapıyorsun?" Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. "Hiç düşünmedim." dedi ama gözleri tanımadığım bir ifadeyle kısılmıştı. Cevap vermedim, vereceği cevaplarla beni tatmin etmeyeceği belliydi. Sarf ettiğim her sözcük bir damla daha kan kaybediyormuşum gibi canımı yakıyordu, kafamı dalgınlıkla önüme eğdim ve o geceden bu yana yaşanan her şeyin bir kâbus olmasını diledim. "Sen de tutarsızsın. Önce adama silah çekiyorsun, sonra önüne atlıyorsun. Ne o? Bir dansla kaptırdık mı seni ha?" Sesiyle kafamı kaldırıp tekrar yüzüne bakınca göz kırptı. Kaşlarım çatık değildi ama yüzümde gerçek bir garipseme gördüğüne emindim. "Daha neler, önüne atladığımı da nereden çıkardın?" "Tamam tamam." dedi ikna olmuş gibi. Sonra güldü. "Daha şansımı deneyeceğim zaten." Yatakta biraz daha doğrulmaya çalıştığımda hemen yerinden kalkıp yastığımı düzeltti. "Kayıtları hallettim, silahı ortadan kaldırdım. Bu konuyu düşünme." diye fısıldadı. İçimde başlayan savaşta suçluluk duygusu, hissettiğim çaresizliğin karşısında galip gelince avucumun içindeki notu biraz daha sıktım. Delirecek gibiydim. Köşeye sıkışmış gibi hissediyordum ve daha kötüsü daha önce hiç girmediğim bu sokakta yalnızdım. "Peki artık anlatacak mısın?" Bunu sorarken sırtımdaki yastıktan elini çekti ama doğrulmadı. Bebeksi yüzü yüzüme o kadar yakındı ki gözlerimi kaçırma gereği duydum bir anda. "Anlatacak bir şey yok." "Hadi ama." derken doğruldu ve hayrete düşmüş gibi baktı bana. "Biri seni tehdit mi ediyor? Önce sen elinde silahla Savaş'ın karşısına çıkıyorsun ama sen yapmayınca hemen bir başkası daha geliyor. O kurşun gerçekten Savaş'a isabet edebilirdi ya da sen de ölebilirdin Saye." "Teşekkür ederim." dedim bütün bu saçmalıkları benim düşündüğüm yetmiyor gibi yüzüme vurunca. Gözlerimi devirdim ama bunu yaparken de epey halsiz düşmüştüm. Aklına bir şey gelmiş gibi iki parmağını havada şıklattı ve işaret parmağını bana doğrulttu. "Her şeyine varım dans etmeyeceğim." Bana benim cümlemi alıntılıyordu, kafamı kaldırmadan yüzüne baktım. "İddiayı kazandığıma göre senden ne istersem yapacaksın." diye sırıttı. "Ve ben de bana her şeyi anlatmanı istiyorum." "Cesur..." dedim sıkıntıyla. Ellerini iki yanına açıp sertçe düşürdü. "Tamam, pes." Hemen ardından içeri giren hemşire bir ilaç daha verdiğinde göz kapaklarıma direnmedim. Gecenin en sessiz saatinde ağrılarım bir ara beni uyandırdığında Cesur'un refakatçi koltuğunda kıvrılıp uyuduğunu görmüştüm. Bunu neden yaptığını anlamıyordum. Tek mantıklı açıklaması, davetli olmadığım halde içeri girmemi sağladığı için kendini Savaş'a karşı suçlu tutuyor ve bu sebepten olayı kendi yöntemleriyle halletmeye çalışıyor olabilirdi. Güneş gözlerimi yaktığında usulca kıpırdandım. Günlerdir öylece yattığım için vücudum kaskatı kesilmişti. Sıkıntıyla nefesimi verirken yatağın ayak ucundaki koltukta Savaş'ı görünce hızla doğruldum. Böyle yapınca biraz canım acımıştı ama sesimi çıkarmadım. Dirseklerini dizlerine koymuş ve birleştirdiği ellerini de çenesinin altına yerleştirmişti. Kaslı omuzları onu saran gömleğini patlatacak gibi gerilmişti. Dişlerini sıktığı, belirginleşmiş çene kaslarından belliydi. Ruhsuz gözlerini yüzüme bu korkutucu sessizlikle kim bilir ne zaman sabitlemişti. Bu gerginlik odanın içine bir çığ gibi büyürken nefes bile almak istemedim. "Anlat." dedi kuru bir sesle. "Beni neden öldürmek istedin?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE