26 şubat

2470 Kelimeler
O yüzden rahattın demek? ”  Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.  “O benim canımdır ya, canım” dedi.  “Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.  “Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.” Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.  Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.  Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.  Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa” Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!! Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir ; evlatlar çocukken bunu anlayamaz. Fakat bir gün onlar da Anne Baba olunca anlarlar Babanın kıymetini..!   26 Şubat   Yeni gün yeni umut deyip üzerimdeki yorganı kaldırarak yatağımdan çıktım. Bugün kendime özenle bir kahvaltı hazırlamak için mutfağıma geçtim. Bir yandan dilimlediğim bayat ekmekleri yumurtaya bandırıp yağda kızartırken bir yandan da kavurduğum mantarlara rendelediğim kaşar peynirini ekledim. Tüm bu işlerle meşgul olurken kendimi kendime önemli hissettirdiğim için mutluydum. Yarım saatlik bir uğraşın ardından koca bir kahvaltı tabağı önümde duruyordu. Günlerdir yemek yemiş gibi çatal bıçak kullanmadan tabağıma dadandım. Bir çocuk gibi elime yüzüme bulaştıra bulaştıra yaptığım kahvaltımın tadı uzun zaman boyunca damağımda kalacağı kesin. -küttt ! -kütt ! Başımın üzerine kadar kaldırıp kütüğe dizdiğim odunları tüm gücümle indirdiğim balta darbeleriyle ortadan ikiye bölerken güneşin erittiği karlar çatımdaki kiremitlerden süzülerek damla damla düşüyordu. Şubat, Nisan ayının postuna bürünüp sıcak havalar yaşatırken bende bu havayı fırsat bilip kendini feda ederek soğuk gecelerimi ısıtıp beni derin derya denizlerine daldıran, kendisiyle nice dertlerimi paylaştığım şöminem için odun kırıyordum. Soluklanıp alnımda boncuk boncuk beliren teri silerken kar üstüne yürüyen ayak sesleri duymamla sesin geldiği yöne döndüm. Gördüğüm yüz beni fevkalade mutlu etmiş, - Mert'im kolay gelsin dostum, sesi de mutluluğuma mutluluk katmıştı. Bu ayak ve sözlerin sahibi, muhabbet adamı olup nice gönüller fethederek dostlar kazanmış ve her vakit insanın tebessümler saçmasına vesile olan dostum Sinan'dı. Hemen baltamı kütüğe saplayarak ona doğru yürüdüm. -Hoş geldin Sinan'ım deyip dost edasıyla kucaklaştık. Gönül yaralarımın kabuk bağlamasına niyet ettiğim şu günlerde Sinan'ın beni sürpriz ziyareti yaralarıma bir merhem, bir şifaydı... Sıcak havanın kardan arındırıp kuruttuğu iki kütük parçası alıp karşılıklı oturduk. Hal hatır sorma faslından sonra Sinan; -Habersiz gelmek istedim. Bilirsin güzel şeyler ansızın gerçekleşir, dedi. Şüphesiz Sinan'ın beni habersiz ziyaret etmesi benim için güzel bir şeydi ama onun bu sözleriyle kendi gelişini kastetmediğini çok iyi biliyor ve neyi ima ettiğini merak ediyordum. Bir süre sonra aklımı işgal eden bu merak duygusundan kendimi alıkoyarak ''güzel şeyler ansızın gerçekleşir'' sözüne hitaben tebessümle; -ee onca yolu aşıp ormanın kıyısındaki bu evime gelmek biraz zahmetli olsa gerek, yoksa yıllar önce bana ansızın gelmiş olmalıydı, dedim. Bu cümleme karşılık bir cevap beklemeyi ummazken kaşlarını kaldırıp tok sesiyle; -Unutma.! Dedi. Unutma ki her nasip vaktinin esiridir. -Eyvallah Sinan'ım, deyip sağ elimi yüreğimin üzerine koyarak sözlerinin doğruluğunu onayladım. Sinan yerinden doğrularak kütüğe sapladığım baltayı çıkartıp bileme taşıyla bilemeye başladı. Ansızın güldü, bu gülüşlerini ‘’sen yorulmuşsundur birazda ben devam edeyim’’ cümlesi izledi. O baltayı bilerken bende daha önceden kırıp dizdiğim odunlara yaslanarak önümde uzayıp giden yeşilin her tonuna sahip ormanı seyre koyuldum. Kah muhabbet ettik kah sustuk, kah baltamızı tüm gücümüzle odun parçalarının tepesine indirdik kah oturup dinlendik. Hal böyle iken biz iki dost gündüzü uğurlayıp gecenin ilk belirtileri olup göğün kandilleri hükmünde olan yıldızlar birer birer parlamaya başlamıştı. Baltalarımızı bırakırken haftalarca yetecek kadar odun kırmıştık. İkimizde taşıyabileceğimiz kadar odunu kucaklayıp evin girişine doğru ilerledik. Giriş kapısına varınca cılız bir köpek havlaması işittim. Ardı ardına gelmeye başlayan havlama sesleriyle Sinan’a dönüp -sende işittin mi.? Kucağındaki odunları kapının eşiğine bırakarak tebessümle ‘’evet’’ dedi. -gel dostum, Arabaya doğru ilerlerken bende peşine takıldım. Bagaj kapısının açılmasıyla sırtı kahverengi göğsü beyaz dili dışarıda olan buz mavisi gözleriyle yavru bir Husky atladı. Gördüklerim tüm merakımı alırken yavru Sibirya kurdunu kucakladım. -demek beni meraklandıran sesler senden çıkıyordu. Hala dili dışarıda minik minik havlarken pamuk kadar yumuşak tüylerinin sardığı başından öptüm. Ben Sinan’ın kurdunu severken, Gördüklerinden adlığı keyif yüzüne yansırken ‘’evine neşe katar diye düşündüm’’ dedi. Onun buraya gelirken ‘’güzel şeyler ansızın gerçekleşir’’ sözünün bende oluşturduğu merak geçmeye başlamıştı. Sinan bu sözüyle Husky yavrusunu kastetmiş bana sürpriz yapmıştı. Havanın kararmasıyla soğuyan havada daha fazla durmadan bundan sonra evimi paylaşacağım küçük dostumu da alıp içeri geçtik.  Kendisine şöminenin karşısında küçük ve pamuk gibi yumuşacık bir yer hazırladık. Aldığı birkaç odun parçasını ateşe atan Sinan; -bize bir dost kahvesi pişir de dost sıcaklığında muhabbetimize devam edelim. Kahve pişirmek için mutfağa geçtim ama Sinan’ın sesi yeniden yükseldi -kahveyi ocakta pişirmeyi düşünmüyorsun değil mi.? tabi ki de hayır. şimdi sana bir olay anlatayım dostum. Annesini çok seven bir genç vardı. "Genç, Annesinin hasta olduğu haberini alınca memleketine gitmek için ertesi güne biletini ayırmış sabah erken uyanması gerektiği içinde valizini geceden hazırlamıştı. O gece içerisinde amansız bir sıkıntı olan genç, geç saatlere kadar uyuyamadı. Sabah ağabeyinin kendisine yüksek ses tonu ile seslenmesi üzerine "herhalde geç kaldım" diye düşünerek apar topar yatağından çıktı. "Uyandım ağabey" demeye kalmadan ağabeyi boğuk ses tonu ile "Anne" "Anne öldü." Genç hiç beklemediği bu söz karşısında ağabeyinin omuzlarından tutup geriye iterek "şaka yapıyorsun" dedi. Hâlâ yaşadığı anın hayal olduğu kanısındaydı. Oysa ne ağabeyi şaka yapıyordu ne de yaşananlar hayaldi. İki kardeş apar topar evden çıkıp memleketlerine doğru yola koyuldular. 11 saatlik araba yolculuğu kar yağışından dolayı 26 saate çıkmıştı. Onlar için ne yol bitiyor ne de zaman geçiyordu. Memleketlerinde Anneleri için kurulmuş olan taziye evine vardıklarında acı gerçek ile yüzleştiler. Herkes tarafından söylenen "başınız sağ olsun, Allah sabır versin" cümleleri artık kulak tırmalıyor adeta can yakıyordu. İnsanlar her ne kadar yanlarında olmaya çalışsa da hiç kimsenin varlığının Annelerinin bir tırnağı etmeyeceğini gayet iyi biliyorlardı. Gence, söylenen teselli sözleri yanındayım sözler ide kulaklara hep boş geliyordu. Yanında olduğuna inandığı yalnızca ailesiydi. Aradan haftalar geçti. Genç, bir sabah erken uyanınca kahvaltıyı kendisi hazırlamak istedi. Kahvaltı hazırlığı bitince sofraya ilk gelen ağabeyine "ben anneyi çağırıp geleyim" deyip sofradan kalkınca duraksadı. Boş gözlerle etrafa baktı, yutkundu, gözleri yaşardı. Yeniden acı gerçeğin farkına varınca kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Mırıldandığı "Annem." "Annem öldü" sözlerinden başka bir şey değildi. Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki salonda olduğunu bilmesem kulağımın dibinde bağırdığına yemin edebilirdim. Aynı gürlükte -ya nerede pişireceğim.? Diye karşılık verdim. -Malzemeleri al salona gel. Üzeri kuş işlemeli bakır cezvemi alıp salona geçtim. Ayak seslerimden gelmiş olduğumu anlamış olmalı ki sırtı dönük bir şekilde ‘’dost kahvesi, dost ateşinde pişirilir’’ dedi. Yüzünü bana dönerek o tok sesiyle şöyle devam etti. -iyi ki varsın dostum. O yanımdan geçip giderken ben onun bu sözüyle yerimde kala kalmıştım. Bu cümleyi duymayalı kaç zaman kaç yıl geçti… Dostlarım tarafından önemsendiğimi biliyordum ama bu şekilde bir cümle duymak beni duygulandırmıştı. ‘’iyi ki varsın…’’ Kahveyi pişirmeye koyulurken alevlere dalıp dalıp duruyordum. Sinan’da koltukta oturmuş kahveleri beklerken ağzından yeniden şu sözler döküldü. -nasıl ki evinin ısınması için odunlar kendilerini ateşte yakarak feda ediyorlarsa insanda pişmek için kendini gönül ateşinde yanmaya feda etmeliydi. Bir şeylerin olması için bazen birden çok bedel ödemek şarttı.  Onun her sözü istisnasız beni düşünmeye sevk ediyordu. Biz iki dost kahvelerimizi yudumlayarak yeniden derin muhabbet deryasına dalarken küçük dostumuzda yumuşak yerinde patilerini uzatmış gözleri kapalı dili dışarıda bir vaziyette uzanırken arada bir cılız cılız hırlıyordu. Her insan ete kemiğe bürünerek bu dünya misafirhanesine gelir. Giydiği kıyafetlerle zengin veyahut fakir görünür fakat önemli olan insanca görünebilmektir. Mühim olan Dost edinen, seven, sevilen bu fani dünya gezegeninin semalarında yıldızlar gibi izler bırakıp parlak kalabilmektir.  Genelde daldığımız muhabbetlerde ilk cümleler Sinan’ın ağzından dökülürdü ama bu defa sırayı ben devralarak; -İster inançlı bir insan olalım isterse de inançsız bir insan. Biz dünya hayatına dalıp özümüzü kaybettik. Ölümün mutlaka bize uğrayacağını bildiğimiz halde uğramayacakmış yaşıyoruz. Sinan; Kişi vardır inançsızdır, galaksilerin, gezegenlerin kısacası kainatın yaratıcısının olduğunu inkar eder ama ahlak kavramını herhangi bir dine özgü kılmayıp kendi hayatına nakış nakış işlemiştir ve buna uygun bir hayat yaşamaktadır ama kişi de vardır inandığı dinin temel ilkelerini yerine getirir yada getirdiğini zanneder ama dili ve kalbi bir olmayıp her türlü hileye, ahlaksızlığa parmak bandırmış ve ahlak kavramını ‘’minareyi çalan kılıfını uydurur’’ misali kendine göre uydurmuştur. Kendini inancına göre değil de inancını kendine göre şekillendiren insan başlarda bir süreliğine vicdan savaşı verir. Beyaz kağıda siyah bir kalem ile ardı ardına noktalar bırakınca nasıl ki bir süre sonra kağıdın beyazlığını yitirip siyahlaştığı gibi insanda, merhametin, nefretin, sevinçlerin, hüzünlerin ve nice tarifsiz duyguyu barındırdığı kalbine, hatalar yapa yapa diğer duyguları hiç eder. Küçük hatalar yerini büyük hatalara bırakır ve o insanın artık kalbini karatmıştır. Dalgalar, kendi içerisindeki çöpleri kendi gidişatına göre savurduğu gibi insanda nice kederleri içerisinde barındıran çirkin alemlerde kaybolup gider. zamanı doğru kullanamadığımızdan dolayı hayattan keyif alamayız. bununla beraber vaktimizi hep boş işlere ayırıyoruz. – Zamanlarını en kötü şekilde kullananlar, zamanın kısalığından en çok şikayet edenlerdir. La Bruyere – Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatın kendisidir Benjamin Franklin – Yasaların işlemediği tek bir hırsız vardır ve bu hırsız insanoğlunun en değerli şeyini çalar: zaman… Napolyon – Zaman, kimse arasında ayrımcılık yapmayan bir işverendir. Yeni bir güne başlarken herkes aynı sayıda saat ve dakikalara sahiptir. Örneğin zenginler parayla daha fazla saat satın alamazlar. Aynı şekilde bilim adamları yeni dakikalar icat edemez. Ya da yarın kullanmak üzere bugünün zamanını biriktiremezsiniz. Ancak yine de zaman son derece adil ve bağışlayıcıdır. Geçmişte vaktinizi ne kadar boşa harcarsanız harcayın, hala koca bir yarına sahipsinizdir. dedi. madem öyle bende sana bir hikaye anlatayım dayı.  -tabi keyifle dinlerim Yiğit'im Kaldırımın kenarında bir serçe gördü küçük kız. Uçmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Hayvanın belli ki bir sıkıntısı vardı. “Ay, yazık.!” diye düşündü küçük kız. Geçip gidemedi. Sanki gizli bir el onu durdurmuştu. Kendini sorumlu hissederek serçeyi yerden alıp eve götürmek istedi. Zavallı serçe kendini Seren Ay’ın avucundan kurtarmaya çalıştı ama kız onu bir anne gibi sarmıştı. Seren Ay etrafına bakınarak bir veteriner aramaya başladı. Nihayet yarım saatlik bir aramadan sonra veterineri buldu. Artık minik serçe güvende sayılırdı. Veteriner dikkatlice yarasını sardı ve minik serçeyi uzatırken sıkı sıkı tembihlemeyi unutmadı. “Bir iki haftaya kadar toparlar. Ancak sokakta kalması tehlikeli olur, her an bir kediye kurban gidebilir.” Seren Ay veterinerden kuş besleme hakkında detaylı bilgi aldıktan sonra serçeyle birlikte evin yolunu tuttu. Birkaç gün geçmiş ve minik serçe kendini toparlamıştı. Zavallı kuş artık rahatlıkla uçabilecek konuma gelmişti. Bir gün… Seren Ay ona uçma pratiği yaptırırken açık unutulmuş pencereden dışarı çıkan serçe havadaki rüzgarın etkisiyle bir alt komşunun, Şükran teyzenin evine giriverdi. Şükran teyze aksi ve geçimsiz bir ihtiyardı. Seren Ay !ların apartmanında kimse onunla görüşmek istemiyordu. Yalnız ve huysuz bir kadındı Şükran teyze. Kızcağız çaresiz, minik serçenin akıbetinden endişe ederek huysuz kadının kapısını çaldı. Kadının bağıracağından korkarken yaşlı kadın sıcacık bir ses tonu ile ” Merhaba.!” diyerek kapıyı açtı. Seren Ay, tam ağzını açıp da ”Şükran teyzeye , Serçem.!” diyecekti ki serçesinin bu aksi kadının elinde olduğunu fark etti. Kadın, Seren Ay’ı evine davet etti. Seren Ay şaşırarak ve birazda çekinerek kadının evine girdi. Yaşlı kadın serçeyi nasıl bulduğunu sorunca öyküsünü anlattı. Küçük serçe evin içinde uçup dururken Seren Ay da apartmandaki herkesin yaşlı kadından çekindiğini söyleyiverdi. Şükran teyze “ Ben yaşlı biriyim kızım, yaşlanınca insan yalnızlaşıyor. Rahmetli ananem bana son günlerinde ‘ihtiyarın yüzü ekşi olur, Kimse gelmez ziyaretine’ derdi. Şimdi daha iyi anlıyorum onu. İnsan ihtiyarlaşınca tahammülü de azalıyor. Gürültü olunca ya da etraf kirlenince elbette komşularımla aksileşiyorum. Ama senin gibi beni ziyaret etseler, halimi hatırımı sorsalardı onlara karşı hoşgörüm gelişirdi.” deyiverdi usulca. Bu tatlı sohbetten sonra Seren Ay, özünde hoş bir insan olan bu kadını daha sık ziyaret etmeye, hatta diğer komşularla beraber ziyaret etmeye karar verdi. Üst kata doğru çıkarken binaya yeni taşınan yaşlıca bir bey onu gördü. ’Kızım bu tatlı serçeye ne oldu böyle?’” dedi ve ayaküstü bir sohbet başladı. Yaşlıca bey emekli Din Kültürü öğretmeniydi ve bir muhabbet kuşu besliyordu. Yaşlıca bey, Seren Ay’ı hanımıyla tanışmaya davet etti. Bu arada okuldan da konuştuklarında kızın Din Kültüründen kalmak üzere olduğunu öğrenince ona ücretsiz olarak derslerinde yardımcı olmayı teklif etti. Kız, elinde serçe ile evine döndüğünde akşam olmuştu. Yaramaz kuş uçma denemeleri yaparken bu sefer de üçüncü kattaki bir daireye girmişti. Üçüncü kattaki karı-koca Yasin ile Yasemin sebepsiz yere tartışıyorlardı. Bağıra çağıra birbirleriyle konuşuyorlar ama aslında birbirlerini hiç dinlemiyorlardı. Neredeyse tabaklar, çanaklar ve terlikler uçuşmaya başlayacaktı ki içeri serçe girdi. Karı-koca birden durdu ve serçenin peşine düştü. Yaramaz kuş bir koltuktan diğerine uçuyordu. Bu arada kapı açıldı ve Seren Ay içeri girdi. “Sanırım serçem sizin evinize kaçtı.” dedi. Yasin ve Yasemin onu içeri davet ettiler ve tüm hikayeyi anlatmasını istediler. Özellikle de Şükran teyze ilgili olan kısmını. Seren Ay dedi ki : – Sanırım birbirimizi dinlemeyi, birbirimize saygı göstermeyi unuttuk. Karı-koca önce birbirlerine, sonra utanarak yere baktılar. Ertesi akşam Seren Ay bir organizasyon yaptı. Tüm komşular pasta ve böreklerle Şükran teyzeyi ziyaret ettiler.  Öylesine sıcak bir ortam oldu ki…  Onlar sohbet ederken küçük serçe bir koltuktan diğerine zıplıyordu. Sonra da pencereden bir daha dönmemek üzere uçup gitti. Seren Ay çok mutluydu artık. Allah’ın küçük bir yaratığına yaptığı yardımla aslında o, bütün apartmana yardım etmişti.  bu hikaye karşısında derin düşüncelere dalan pala bunun gibi bir hikaye daha dinlemeyi çok isterim diyerek tebessüm etti. Konuşmasına ara verip suyundan bir yudum alan Sinan bir süre elindeki içi yarım dolu olan bardağa baktı. İnsan nankördür, diye konuşmasını sürdürürken alevlere tuttuğu su bardağını havaya kaldırıp; İnsan, başkasına öğüt veya akıl verirken bardağa dolu tarafından bakmasını söyler ama kendisinin başına bir hadise geldiği vakit verdiği aklı ve öğütleri unutarak boş tarafından bakar. Bu durum insanın kalbinde karartılar olduğunu gösterdiği gibi kendisiyle çeliştiğinin de en net belirtisidir. -Peki dili ve kalbi bir olan İnsan yokmudur.? -vardır, vardır ama istisnadır ve istisnalar kaideyi bozmaz.  Deyip konuya son noktayı koydu. Bu muhabbet deryası insanın ele avuca sığacak kadar küçük ama içerisinde dağlar büyüklüğünde amansız acıları, sevgileri ve tüm diğer hisleri barındırarak sonsuz bir genişliğe sahip olan kalbi kadar büyük ve bir o kadarda derindi. O an kalbimize ne doğarsa onu konuşur onun muhabbetine dalardık. Saatlerce sustuğumuzda olurdu gündüzleri gece edene kadar konuştuğumuzda. Çünkü biz dosttuk. Bu sabah uyanırken yavru Sibirya kurdunun odamın köşesine kıvrılmış bir halde beni izlerken buldum. Yataktan çıktığımı görünce paytak paytak yürüyerek yanıma gelip bacaklarıma sürtündü. Donuk bir yüz ifadesiyle onu izlerken yıllarca yalnız yaşadığım bu evimi bir canlıyla paylaşmaya hazır olup olmadığımı sorgulamaya başladım. Kendi kendime konuşup bağırdığım bazen deliler gibi hareketler sergileyip evi dağıtarak ağladığım kısacası dünyada dört mevsimi yaşayan ülkeler gibi bir gün içerisinde yüreğimde dört mevsim yaşayan ben evimi bir canlıyla paylaşmaya hazırmıydım. ? Tüm bunlar aklıma çöp yığını gibi dolarken hepsini bir tarafa koyup buz mavisi gözlerine bakarak tebessümle, hadi kalk bir şeyler yiyelim, dedim. Hemen kuyruğunu dikleştirip paytak yürüyüşünü sürdürerek ardıma takıldı. Kahvaltımızı ederken kurt tabağındaki koca bir yığın mamayı hiç dinlenmeden yedi. Belli ki çok acıkmıştı ve gece odama gelmesinin sebebi de buydu. Gece mama kabına mama doldurmayı unutmuştum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE