-hey dostum sanırım seninle yaşamaya alışmam biraz zaman alacak, diyerek sırtını okşadım. Bunu bir insana söyler gibi söylemiş ve karşılık beklermişçesine gözlerimi ona dikerken minik diliyle ağzının kenarını yalayarak havladı. Sinan, bu yavrunun dışkısını eve yapmayıp sürekli havlayarak rahatsızlık vermediğini ve bazı temel eğitimlerinin olduğunu söylemişti. Bunları bilmek ve Yeni ev arkadaşımla bu kısa yemek faslımız beni mutlu ederken onunla bu evi paylaşmanın harika bir duygu olduğunu hissetmeye başlıyordum.
Günler sonra yazı masama geçip bir şeyler yazmaya gayret ederken o da yerinde sessizce uzanıyordu. Elimdeki kalemi bırakıp bir süre onu seyrettim ve ona seslenmek kucağıma alıp sevmek istedim ama bir şeyin eksik olduğunu hissediyordum.
İsim, evet onun henüz bir adı yoktu.
Elime aldığım kalemimi parmaklarımda çevirirken bir isim düşünmeye koyuldum. Dakikalar içerisinde aklıma içime sinmeyen onlarca isim gelmişti ama farklı, özel bir isim bulmalıydım.
-Çiya…
-Evet, adın Çiya olsun.
Benim dilimde Çiya dağ demek ve sende benim bu evdeki yalnızlığımı bir dağ gibi omuzlayıp aldın. Çiya, gel dostum. ‘’gel’’ komutuyla hemen yanımda bitince Onu ismiyle ilk defa seslenmiş olmamın vermiş olduğu heyecanla kucakladım, sarıldım. Yüzünü avuçladım, tüylerini taradım. Onu tüm benliğimle severken birden yüreğimde mutluluk kırıntılarına rastladım.
-iyi ki geldin evlat…
Örümcek ağlarının örülü olduğu penceremin ardından ormanı seyre koyuldum. Aylar önce söylediğim bir cümle düştü hatırıma.
‘’güzel günleri beklemiyorum ama geleceklerine dairde ümitsiz değilim.’’
Gördüğüm rüya, dağılmış olan hayatımı toparlama arzum, dostumun beni ziyareti ve Çiyanın gelişi. Bunlar tesadüf olamazdı, zaten tesadüf olamayacak kadar güzel şeylerdi.
Kırlarda onlarca çeşit çiçeğe rastlama mümkündür mühim olan bataklıkta gül olabilmektir ve bende bataklıktan farklı olmayan şu fani dünya hayatımda gül olmaya karar kıldım…
Takvim yaprakları tarihin tozlu sayfalarında döndü döndü döndü…
2 Ay sonra
Eriyen karların altından boy vermeye başlayan otlar ormana canlılık katarken baharın habercisi olan kardelen ve çiğdemlerde huzur veren renkleriyle göz zevkimi tatmin ediyordu. Çiyayı da yanıma alıp ormanda kısa bir yürüyüşe çıktık. İkimizde aylar sonra evden çıkmış olmanın verdiği heyecanla ormanın derinliklerine ilerlerken Çiya özgürce koşup orman ahalisinin çıkarttığı seslere kulaklarını dikip arada da heykel gibi hareketsiz durarak tanımaya çalışıyordu. Gerçi yıllardır burada yaşıyor olmama rağmen benim de pek tanıdığım söylenemezdi. Başımda fotel elimde değnekle ilerliyor sonbaharda dökülen yaprakların altından filizlenen otlar, çiçekler ve ağaç diplerinde yeşeren mantarların yaydığı nezih kokular bana huzuru ve mutluluğu aşılıyordu. Ormanın derinliklerine doğru yaklaşık 3 saat yol aldıktan sonra daha önce gelmiş olduğum bir akar suyun kıyısına vardık. Burayı evde bulduğum eski bir haritada görmüş sonradan aldığım pusulayı da kendime rota edinerek bulmuştum. Sabah gün doğumuyla başladığımız bu gezinti aylardır evden çıkmadığımız için hamlaşan bedenimi bir hayli yormuştu. Eriyen kar sularının karıştığı akarsu şimdi coşkuyla akıyordu. Etrafta göz gezdirdikten sonra uygun bir kaya bulup dinlenmeye koyuldum. Çiya da susuzluğunu gidermek için çoktan akarsuyla buluşmuştu. Onu, suyunu içene kadar izledim. Zaman nasılda geçiyordu daha dün dili dışarıda paytak paytak yürüyen Çiya şimdi 8 aylık koca bir bebek olmuştu. Birçok gecemde bana eşlik etmiş, ağlamaklı olduğum hatta ağladığım anlarımda buz mavisi gözlerini bana dikerek yüreğimdeki acılarımı, hüznümü hissedip yanımda olmuştu. Geçmeye başlayan yorgunluğumla akarsuya 25-30 metre mesafede olan bir kızıl çam ağacının dibine kamp kurup bıçağımla kestiğim iri bir dal parçasının ucunu sivrilterek ortadan 8-9 santim kadar yardım. Dalı döndürüp tekrar aynı derinlikte yarıp, yarıkların arasını açmak içinde küçük bir çakıl taşını en dibine indirerek taşın olduğu hizadan, kızıl çam ağacını saran sarmaşıklardan yeteri kadar kesip sıkıca sarıp düğümledim. Şimdi elimde 4 uçlu bir mızrak vardı ve artık balık avlayabilirdim. Benimle beraber suya girip balıkları ürkütmemesi için Çiyayı kamp alanında bıraktım. Ondan uzaklaştıkça tedirginleşiyor ön ayaklarını bir kaldırıp bir indiriyordu. Ben suya girene kadar gözlerini bir an olsun benden ayırmadı ve ona seslenirsem ok gibi fırlayıp geleceğinden hiç şüphem yoktu. Kar sularından dolayı bir hayli soğuk ve seviyesi artmış olan bu akarsu, yer yer vahşi bir hayvanın ağzı gibi köpürüyordu. Delice akan bu suda sakin bir yer bulup sessiz ve sabır gerektiren bir bekleyişe koyulmak için bir süre kıyıda yürüdüm. Nihayet az ötemde yarısının kıyıda kalan yarısının da suda olup suyun akışını yavaşlatan koca bir kaya parçasına rastladım. Usulca kayanın dibine varıp beklemeye koyuldum.
-5 dakika
-12 dakika
-29 dakika
-45 dakika
Artık saniye sayar olmuştum. Sıkılıp dönmeye karar vermek üzereyken 4-5 tane kadar balığın beklediğim yere doğru geldiğini görünce yüzümde tebessümler belirmeye başladı. Benim tebessümüm maalesef aralarından birinin ölümü olacaktı Nihayet sabırlı bekleyişimin mükafatını almak üzereydim. Şimdi sırada aralarından en irisini seçip mızrağımı saplamalıydım. Tek bir şansım vardı eğer ıskalarsam balıklar kaçacak ve muhtemelen de buraya bir daha dönmeyeceklerdi.
Balıklarla aramızdaki mesafe yeteri kadar azalana kadar mümkün olduğunca hareket etmeden bekledikten sonra mızrağımı omuz hizama kadar kaldırıp var gücümle aralarına daldırdım. Balıkların çırpınışıyla bulanıklaşan suya kan renginin karıştığını görünce sevinçten ağzım kulaklarıma vardı. Mızrağımın sivri ucunda tam iki tane balık çaresizce çırpınırken. Çiyaya seslendim. Saniyeler sonra soluğu yanımda alıp balıklara ulaşmak için zıplıyordu.
-hayır, hayırrr dostum biraz beklemelisin önce pişirmemiz gerekiyor.
Akarsuyun kenarından topladığım kaya parçalarıyla bir daire oluşturup içerisinde yaktığım ateşle balıkları pişirdikten sonra iri olanını Çiyaya verdim. Afiyetle yediğimiz balıklarımızın lezzeti tüm yorgunluğumuza ve zahmetimize değmişti. Güneş saat 3 yönündeyken kuruması için ateşin kenarına asıp kuruttuğum kıyafetlerimi giyip kamp alanından geldiğimiz yöne, evimize doğru yola koyulduk. Ayağımın altında kalıp kırılan kuru dal parçalarının ve sonbahardan kalan kuru yaprakların çıtırtıları eşliğinde yoluma devam ederken güneş ışınları da yüksek ağaçların yaprakları arasından sızıp ormana görsel bir şov katıyordu. Gün biterken bizde evimize varmıştık. Çiyayla temizlendikten sonra salondaki yerimizi almıştık. O köşedeki yatağına ben ise deri koltuğuma. mevsimler bize neyi anlatır ?
Dört mevsimi yaşayan ve bilen insanlar olarak o kadar şanslıyız ki mevsimlerin bereketi içerisinde yaşadığımız bolluk ve bulunduğumuz coğrafya bize her mevsim ayrı bir duygu ve zevk yaşatıyor.
Yaz Mevsimi ile anılmak yani sımsıcak bir ülke olmanın mutluluğunu yansıtırız her daim. Tatil yapmak, gezmek, sevgi aşk ve bütün güzellikler bambaşkadır yaz mevsiminde. Tabii bütün bu güzellikler öylesine çabuk geçip gider ki şaşıp kalırsınız.
Sonbahar’da hüzünlenen havalar gibi bizde hüzünleniriz ama sararıp düşen yapraklar hepimizin hayalinde yer etmiştir. Yaprakların nazlı nazlı yere düşmesi pek çok şaire şiir yazdırdığı gibi bizleride götürür bir yerlere.
İşte Kış ilk karın düşmesini bekleyen çocuklar gibi beklemeyiz aslında biz bu mevsimi daha çok bahara kavuşmak için cefa çektiğimiz gibi bir benzetme yapabiliriz bu mevsim için. Ama kışın sanki tüm dünyanın soğuğunu biz çekiyormuşuz gibi pek çabuk geçtiği söylenemez.
Ve işte bahar ağaçlarımızın dallarını örten çiçekleri görmek doğayı saran o kokuyu duymak. Herkesin içi kıpır kıpır olmuyor mudur sizce? Doğanın kış uykusundan uyanmasına benzetebilir miyiz sizce bunu? Sevgiye dair her şey yeniden canlanır yüreğimizde. Her şey içtendir ve güneş bile aydınlatır tüm dünyamızı bize doğayla bahçeyle kucaklaşmamızı emreder adeta…
Baharın ilk gezintisine çıkmıştık ama burası bana, bize yetmezdi. İlerilere daha da ilerilere gitmeliydik…
Ellerimi başımın arkasında birleştirerek uzandım yatağıma. Dolunayla beraber odama loşluk katan mumu söndürüp gözlerimi camdan dışarıya, dolunaya diktim. Hafifçe esen rüzgâr orman ağaçlarını ağır ağır sallarken bir yandan da Nisan yağmurlarını taşıyan bulutları sürüklüyordu. Dolunay benimle saklambaç oynuyormuşçasına zaman zaman yağmur yüklü bulutların ardına gizleniyor ve zaman zamanda sobelenmişçesine tüm sadeliğiyle ortaya çıkıyordu. Ağaçların sallanırken çıkarttığı hışırtılarda odamın aralıklı olan penceresinden sızıp tüm bunlara bir müzisyen gibi enstrüman çalıp eşlik ederken bana da yeni yeni ilhamlar veriyordu.
Yıllarımı yalnızlığa, aylarımı da bu evdeki sadeliğe kaptırmışken yeniden hayata renkli bakabilme umudunun yüreğimin dipsiz noktalarından yeşerip filizlenerek beni kendime getirme mucizesi artık buralarda durmamam gerektiğini söylüyordu. Bir yanım böyle düşünürken biryanımda hala umutsuzluğa esir ‘’daha evinin çatısını keşfedememişken çıkıp başka yerlerimi keşfedeceksin.?’’ Diyordu. Evet, belki haklıydı ama ben umutsuzluğa esir olan yanımı özgürlüğüne kavuşturmaya kararlıydım.
Camı döven yağmur taneciklerinin sesleriyle uyandım ruhumu farklı alemlere seyahat ettiren uykumdan. Güneş henüz doğmamıştı ama bu, güne başlamamam için bir bahane olamazdı. Önceleri gecem gündüz, gündüzüm ise gece olmuş bir halde ömür sermayemin en güzel yılları heba olup tükenmişken hala tükenmeye devam eden ömür sermayemin heba olmasına müsaade etmezdim. Bir bitki çayı demledikten sonra çatı katıma çıktım. Döner merdivenlerin ahşap yüzeyine basarken yayılan gıcırtılar her an çökecekmiş havası veriyordu. Tozlu çatı katının kapısında durup burayı nasıl temizleyeceğimin planını yaparken, merdivenleri koşarak çıkan Çiya aynı hızla içeri dalınca yerde uyuyan toz alemini uyandırıp beni öksürüklere boğdu. Hemen camları açıp içeriyi havalandırdım. İçeri süzülen temiz hava odanın kasvetli havasını dağıtıyordu. Çiyanın yüzünü avuçlayıp öptüm. Şimdi hareket etmeden otur. Memnuniyetsiz bir şekilde kapının eşiğinde oturdu. Elimi belime koyarak etrafa iyice baktım.
-bu zorlu bir iş olacak ama bittiği zaman buna değeceğine inanıyorum. Pencereden süzülerek içeri giren güneş ışınları burayı daha da kasvetli kılıyordu ama yükselen güneşle çatı katı daha da aydınlanıp kasvetinden kurtulacaktı. Nihayet saatler süren uğraşın ardından etrafı dip bucak tozlardan, örümcek ağlarından ve bir zamanlar buraya renk katsın diye vazoya konmuş ve orada unutularak kurumuş güllere kadar arındırdım.
Sabah elimi belime koyup odayı taradığım noktaya geçip yeniden ellerimi belime koyup;
-işte oldu, deyip gülümsedim. Hemen yanımda duran Çiya da tozlarından arınmış benimle beraber etrafa bakınıyordu.
Ölen kadının eşyalarının olduğu dolabı temizlerken saygı olarak ilk bulduğum şekilde özenle yerleştirdim. Son olarak salonda duran sandığın ağzını mumla mühürleyip olması gereken yere koyduktan sonra uzun bir müddet açılmamak suretiyle dolabın kapılarını kapattım. Yavaş adımlarla ahşap zeminde ilerleyip çatı katımın ormana bakan camdan yapılmış penceresine varıp dibine oturdum. Ormanı seyrederken içeri giren temiz orman havasını ciğerlerime çektim. İşte buraya aylar önce gelmiş olmalıydım. Burası benim evden kaçış noktam, bilinçaltımda çıktığım yolculukların şömineden sonra ikinci kapım olmalıydı…
Gökten boşanırcasına yağan yağmurun şıpırtıları eşliğinde oturdum yemek masama. Bu, bir başıma kaçıncı yemek yiyişim, bu kaçıncı hüzün yılım, bu yalnızlığımın kaçıncı yılı.?
-bilmiyorum…
Düşüncelere dalıp giderken birden
-Tak ! tak ! tak ! sesiyle irkildim.
Bu yağmurlu havada kim olabilir diye telaşlanırken hemen ayağa kalkan Çiya havlamaya başladı. Gelen her kimse yağmurdan kaçıp sığınacak bir yer arıyor olmalıydı.
Yeniden ardı ardına üç defa çalan kapıya koşar adımlarla ilerleyip ‘’kim o ?’’ diye sormadan açtım. Gördüğüm yüzler tüm telaşımı söküp alarak beni çocuksu mutluluklara boğmaya başladı.
Karşımda iri cüssesiyle dostum Sinan ve her vakit yüzünde tebessüm bahçesi bulunan ruhen yorgun ama bedenen dinç olup bana bir Baba şefkatiyle yaklaşan Pala Dayı duruyordu. şimdi sana bir hikaye anlatayım evlat. İsmi de '' ne oldu'' olsun.
– Neyini sevmiyorsun ki? Kısa bir hikaye.
– Ne demek neyimi sevmiyorum. Sabahtan beri anlatıyorum dinlemedin mi beni? Kısa bir hikaye.
Karşıdakinin gözlerinin içine bakmış anlamsızca bekliyordu. Boştu gözleri. Işık saçmıyordu, güven vermiyordu. Korkunç denecek kadardı ama o manada olan değil, tercih meselesi gibiydi. Onun seçtiği dünyada anlamsızca yaşıyorlardı. Dünyanın kontrolü kimin elindeydi? Bu gemiyi kim yürütüyordu? Bu soruları bulmak zordu. Anlamak için de ilk gemiyi gezmesi lazımdı sonuçta değil mi? Ya aradığı sonuca ulaşamazsa, ya gemiyi bir grup aptal yönetiyorsa ya da ortada hiç kaptan yoksa… Bu görmek istediği son şey olabilirdi. Ondan kendi kafasında kendini rahatlatmayı tercih etti. Ve tercihinde işini bilen birini seçti. Şimdi daha çok rahatlamıştı. İnanç, bir şeye inanma duygusu insanı rahatlatır derler. Bu da onlardan biriydi ama sorun değil. Etraf kızışmıştı. Belli ki gene düşünmeye başlamıştı ve bu düşünmelerin ardı kesilmiyordu. Karşıdaki bu sefer sinirliydi. Sinirin birazcık ötesi. Öte olan şeyler pek hoş olmaz. Tekrar aynı soruyu sordu. – Dinlemedin mi beni? Bak sabahtan beri senin için buradayım. Anlıyor musun?
Gerçekten konuyu unutmuştu. Ne konuşuyorlardı gram hatırlamıyordu. Konu neydi? Neydi bu konu? Ama geçiştirmek için ve biraz olsun o öfkeli suratı görmek istemediği için; – Evet. Ne yani seni dinlemediğimi mi düşündün. Sakinleş biraz. Ve evet haklısın. dedi.
Karşıdaki pek inanmışa benzemese de tartışma çıkarmak ve nefesini boşa harcamak istemediği için susmuştu. Şimdi gözleri konuşuyordu. Karşıdaki ne kadar acı çektiğini anlatmaya çalışır gibiydi. Çünkü aklındakileri bir türlü dile getiremiyordu. Birinin onu anlamasını bekleyen gözlerdi bunlar. Adeta yalvarıyordu. Ama cidden konuyla ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu. Dikkatini veremediğinden değil çünkü dikkatini vermişti. Ama kafasından uçup gitmişti. Öyleydi işte. Suskunluk artınca artık konuşan kişinin bile iştahı gitmişti. Ve yerinden doğruldu.
– Şey… Sanırım artık evlere gitsek iyi olur. Bilirsin yarın iş var.
Diyerek arkadaşına sarıldı ve diğeri de hesabı istedi. Hesabı ödedikten sonra ayrıldılar. Yolda ikisinin de düşündüğü tek şey “Daha demin ne oldu?” sorusuydu. insan her zaman bir sorgulama içerisinde olmalıdır.
İkisiyle de ayrı ayrı uzunca sarıldıktan sonra hemen masaya iki tabak daha koyup biz üç dost, üç güzel adam keyifli bir akşam yemeği yedikten sonra çatı katına çıktık. Pencereyi döven yağmur ve çaktığı zaman yeri göğü aydınlatan şimşekler eşliğinde derin muhabbetlere dalmak suretiyle çaylarımızı yudumlamaya başladık. ‘’Yemek sonra çay yağmurdan sonra yayılan toprak kokusu gibidir.’’ Dedi Pala dayı. Sesi zamana inat edermişçesine daha da tok ama bir o kadar da yorgun çıkıyordu. Kısa bir sessizliğin ardından; Toprak ölümden sonra bizi bağrına basacağı için yağmurdan sonra samimiyet kokarken, çayda bardağımızdaki yerini alabilmek için önce filizlenir bu yetmez kurutulur bu da yetmez kavrulur bu da yetmez başından aşağı kaynar sular dökülür ve bu da yetmez demlenmek için bekler, beklemek ise sabır gerektirir. Tüm bunlar başına geldikten sonra bir de bizlere sabrı öğretir. Toprak ve çay ikisi de samimiyet kokar, derin manalar içerir ve bizlere manen ders verirler. Ne mutlu toprak ve çayda bunu görebilene… diye lafını sürdürdü. Bizi düşünmeye sevk eden bu sözleri dinlerken her birimiz kendimizi bardağımızdaki çaylara dalıp gitmiş olarak bulduk. Bir çaya ne kadar uzun bakıla bilinirse işte o kadar uzun baktık…
-sessizlik
-gök gürlemesi
-sessizlik bir süre camı delice döven yağmurun sesini dinledik. Bu sessizlik süresi içinde zihnime doluşan düşünceleri bir karara dönüştürüp;
-ıhım ıhımm
Dayı ve Sinan’ın gözleri üzerime çevrilince söze girdim. İnsanlardan kaçmak büründüğüm bu yalnızlık deryası bu ev bu orman bana yetmiyor. Aklım sürekli bedenimden koparak bedenimin gidemediği çoook uzaklara başka alemlere gidiyor ve her dönüşünde yüreğime bir ağırlık çöküyor. Son aylarda çok iyi vakit geçirir oldum ama pek uzun sürmeyecek. Evimi satıp elde edeceğim parayla defalarca aklımın gidip de bedenimin gidemediği yerlere gitmek istiyorum.
Ve canım uzun yolculuklar çekiyor.
Dirseklerini dizlerine dayayıp öne doğru eğilen dayı
-peki paran bitince ne yapacaksın.? Evsiz mi kalacaksın.?
Hesaba katmadığım bu kısım aldığım karara bir sille gibi inmişti. Sakallarımı kaşıyarak
-şeyy bilmiyorum, dedim.
Bak evlat senin bu evi satıp gitmen bizden de bedenen gideceğin anlamına geliyor ve belki uzun yıllar görüşemeyeceğiz. Bu evde olduğun zaman görüşmelerimizin arasına aylar girse de burada bu evde olduğunu ve arabaya binip kısa bir yolculuğun ardından seni görebileceğimizi biliyoruz lakin gitmen başka gitmen bambaşka.
Gözlerimi Sinan’a çevirdim hala bizden bihabermiş gibi davranıp sessiz sessiz yağan karı seyrediyordu. Kararım her ne kadar Palayı üzüp Sinan’ı sessizliğe gömmüş olsa da kesindi. Palanın bu sözlerinden beni ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anlamıştım. Tıpkı bir vakitler kendisini ziyaret ettiğim vakit ‘’evlat’’ deyip sarılışında hissettiğim gibi…