dayı

3160 Kelimeler
-hapsolmak yüreğin ve aklın kanatlanıp gittiği yere bedenin gidememesidir, diyerek nihayet sessizliğini bozan Sinan kendisini susturan ağzındaki görünmez dikişleri kesmişti. Onun bu sözleri kararımı desteklediğini gösteriyordu. Bana bakıp ‘’git kardeşim dilediğin ülkeye dilediğin şehre git. Aklının gidip de bedeninin gidemediği yerlere doğru yol al.’’ Palanında bu şekilde yanımda olmasını dilerdim çünkü yola koyulacağım vakit ardımda hüzünlü bir yürek bırakmak istemiyorum. Sinan’ın bu sözlerinden sonra gece boyunca ağzımızdan bir kelime dahi çıkmadı. Saatler ilerledikçe şiddetini arttıran yağmur ve gök gürültüsü artık bizi ürkütecek seviyeye gelince bir parça olsun yürek yorgunluğumuzu atmak niyetiyle ben odama onlarda çatı katında kendileri için hazırladığım yataklarına çekildi. Bu geceki konuşmamızın sonu sessizlikle bitmemiş olsaydı çakan şimşeklerin ve yağan yağmurun verdiği ilhamla soluğu yazı masamda alır gün ağarıncaya dek ruhumdan bir parça olan kalemin kağıttaki dansını seyre koyulurdum. Yazardım, uykunun gözkapaklarımı pres makinesi gücünde bastırıp kapatıncaya dek yazardım. -Sinan -efendim dayı.? -Mert gitme konusunda kararlımı.? -Dayı Mert’i sende en az benim kadar tanırsın. İnsanlar gözden uzak olunca gönülden de ırak olurmuş ama bu bizde öyle değil. Görüşmelerimizin arasındaki vakit aylarla hesaplanır lakin sürekli yan yanaymış gibi samimiyet bağlarıyla bağlıyız. Bir parça olsun nefes alabilsin diye onu yurtdışındaki iş seyahatime götürmek istemiştim ama o burada bu evde kalmayı tercih etmişti. Demem o ki o bir karar vermişse enine boyuna düşünmeyi ihmal etmemiştir. her ne kadar bu kararı onu bizden uzaklaştıracak olsa da unutmamalıyız ki biz, birbirimize samimiyet bağlarıyla bağlıyız.   samimiyet demişken  Samimiyet, halk nazarında "şahsiyet dili"nin vazgeçilmez bir esası olduğu gibi Hak katında da âdeta bir kulluk kalite belgesidir. Dinin en önemli gayelerinden biri, samimi bir insan tipi ortaya çıkarmaktır. Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- bir gün üç kez peş peşe şöyle buyurur: -Din samimi olmaktır, din samimi olmaktır, din samimi olmaktır. yazar Adem ERGÜLÜN de dediği gibi1. Kendi iç bütünlüğümüzün ve kendimize karşı dürüst olmamızın zaruri bir gereğidir. İçi dışı bir olmak, olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak, kişinin özgüvenini sağlam bir zemine oturtur. Samimiyetten yoksun kişilikler, çoğu zaman maskeyle dolaşan ve kendileriyle barışık olmayan huzursuz tiplerdir. Böyleleri hiçbir zaman kendileri olamazlar. Dini literatürde bu nevi kimselere ikiyüzlü anlamında "münafık" adı verilir. Kur`ân-ı Kerim bu gibi kimselerin tipik özelliklerinden sıkça bahseder; Mesela, menfaatleri adına içinde bulundukları her bir gruba "biz sizinle beraberiz, diğerleriyle birlikte görünmemize aldırmayın" derler, "yapılan her toplantı ve konuşmayı aleyhlerinde zannederler", "gizli gizli iş çevirmekten hoşlanırlar", "muhataplarını inandırmak için sık sık yemine başvururlar", "içyapılarındaki eksiklerini kapatmak adına dış görünüşlerine ve konuşmalarına ayrıca bir önem verirler". Bu nevi kimselerin özgüven eksikliği hemen her hareketlerinde hissedilir. 2. Samimiyet, "etkili insan" olmanın vazgeçilmez bir şartıdır. İnsanlar üzerinde etkili olmanın en önemli vasıtaları, söz ve davranışlardır. Söz ve davranışlara güçlü bir heyecan yüklenmemişse, etkili olmaları zordur. Samimi bir yürekle beslenmeyen sözler, kabuktan ibarettir. Bu nevi sözler çoğu zaman yapıcı ve onarıcı değil; yıkıcı ve yıpratıcıdır. Söze enerji ve dirilik veren sır, gönülden kaynamış olmasıdır. Güzel konuşma teknikleri üzerine seminerlere katılmak faydalı ise de, sözün etkili olması için yeterli değildir. Söze samimi ve sıcak bir gönlün eşlik etmesi, hakikatte o söze ruh katar, onu canlandırır ve nihayet etkili kılar. Bu bakımdan başta peygamberler olmak üzere tüm eğitimciler, şahsiyetin teşekkülünde samimiyeti ilk sıraya almışlardır. Davranışlarda da durum farklı değildir. Samimi olmayan her davranış, yapmacık bir görünüm arz eder. Muhatapta saygı uyandıran ve şahsiyetimizi etkin kılan davranışlar, candan ve gönülden beslenenlerdir. Bunun için etkili bir lider ve etkili bir eğitimci, ancak samimi kimseler arasından çıkar. Samimiyet, muhatapta sevgi, saygı ve takdir hislerini harekete geçirir. Samimiyetten mahrum bir kişiliğe, kişisel gelişim alanında çok sayıda sertifika aldırmak bir çözüm değildir. 3. Samimiyet, güvenilir bir insan olmanın zeminini oluşturur. Aile hayatında, dostluklarda ve iş hayatında güvenilir olmak, ilişkilerin devamı ve derinliği bakımından olmazsa olmaz bir gerekliliktir. İşte bu güven duygusu ancak samimiyet zemininde yeşerebilir. Sözünde ve ilişkilerinde içtenlik bulunmayan samimiyet fukarası zavallılarla, hiçbir kimse yol arkadaşlığı, hayat arkadaşlığı ve iş ortaklığı yapmak istemez. Böylelerinin dâvâ arkadaşlığından ve dostluklarından bahsetmek mümkün değildir. Zira samimiyetten mahrum bir sevgi, gerçekte ruhsuz bir gösteriden ibarettir. Dostluğu geliştirmez; aksine nefrete yol açar. 4. Samimiyet, halk nazarında "şahsiyet dili"nin vazgeçilmez bir esası olduğu gibi Hak katında da âdeta bir kulluk kalite belgesidir. Dinin en önemli gayelerinden biri, samimi bir insan tipi ortaya çıkarmaktır. Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- bir gün üç kez peş peşe şöyle buyurur: -Din samimi olmaktır, din samimi olmaktır, din samimi olmaktır. Bunun üzerine orada bulunanlar; -Kime karşı ey Allah`ın elçisi? diye sorarlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu karşılığı verir: -Allah`a, O`nun elçisine, kitabına, Müslümanların önderlerine ve hatta tüm inananlara karşı samimi olmaktır. (Buhârî, İman, 42; Müslim, İman, 95) Kulun Allah`a karşı samimi olmasını ifade eden Kur`ânî kavram "ihlas"tır. İhlas yapılan amellerin gösterişten ve nefsânî hesaplardan arınmış olmasını ifade eder. Amellerin Hak katında makbuliyetinin olmazsa olmaz en önemli şartlarından birisi o amelin ihlasla yapılmış olmasıdır. İbadette samimiyet yoksa, o ibadet, kuru bir yorgunluktur ve hatta bazen sahibi için bir vebaldir. Zira gösteriş / riyâ, dinde en büyük günahların başında gelen "Allah`a ortak koşma" anlamındaki "şirk"in gizli bir çeşidi olarak kabul edilmiştir. Yüce Allah, samimiyetle başlanılan her söz ve işe bereket lütfediyor. Bilgi birikimi ve diğer imkânları yeterli olmadığı halde, samimiyetle bir hizmete niyet eden insanların nice büyük eserlere imza attıklarını hepimiz görmüş ya da duymuşuzdur. Samimiyetin tesirli olması, din, dil ve ırka bağlı değildir. Her kimde bundan bir nasip varsa, onun gönlünden, elinden, dilinden ve gözünden muhatapları etki altına alan bir enerji çıkar. Bu enerjinin pozitif ya da negatif oluşu, sahibinin niyetine göredir. "Şahsiyet Dili"nin bu dinamiğini, pozitif bir enerji olarak kişiliğimize katmak için; 1. Samimiyetin önemine inanmak, 2. Samimi olmaya ciddi bir karar vermek, 3. Basit hesaplar peşinde koşmamak, 4. İnsanların rızasını değil, Hakk`ın rızasını her şeyin önünde tutmak, 5. Samimiyet ve ihlas vermesi için Yüce Rabbe duaya yönelmek, gerekecektir. -ahh Sinan’ım seni ve onu ne kadar çok sevdiği biliyorsun ben onda oğlumu görüyorum. Sarılması, gülmesi saç rengi gözleri daha birçok şeyiyle onu anımsatıyor. -oğlun? Dayı senin oğlun mu var? -sessizlik -sessizlik -Dayı! Derin bir iç çekişin ardından -Allah rahatlık versin Sinan’ım. -Sana da dayı sana da.                   Yağmur yüklü kara bulutların dağılmasıyla yeni bir umut niteliğinde doğan güneş  bana yeniden umut aşılıyordu ve bu bulutlar her ne kadar insanı karamsarlığa itse de kendisinden sonra doğacak güneş içinde insana sabretmeyi öğretiyordu. Tıpkı kötü günlerin bir gün son bulup güzel günlerin geleceği gibi. Kıştan sonra baharın geleceği gibi. Pala ve Sinan uyanmadan dün geceki kasvetli havamızı dağıtmak niyetiyle güzel bir kahvaltı hazırladım.  Hazırlığım bitmek üzereyken ahşap merdivenlerden yayılmaya başlayan gıcırtılar dostlarımın uyandıklarının habercisiydi. kim olduğunu görmek için başımı mutfak kapısından uzattığımda merdivenlerin başında Palayı elinde telefonuyla gördüm. -hayırlı sabahlar evlat, dedi dün geceden bir durgunluk belirtisi taşımayan sesiyle. Hayırlı sabahlar dayı. Onu yanıma beklerken dış kapıya yöneldi bense yerimde durmuş onu seyrediyordum. Merakıma yenik düşüp ardından kapıyı kapatan dayıyı görmek için pencere kenarına vardım. Çok geçmeden siyah bir cip evimin avlusuna girdi. Meraklı gözlerle seyretmeye devam ederken arabadan daha önce gördüğüme emin olduğum genç bir adam indi. Onlar konuşurken hafızamı biraz yokladıktan sonra genci dayının mekânında gördüğümü hatırladım. Bir süre sonra genç elinde tuttuğu saman sarısı zarfı dayıya vererek oradan ayrıldı. Elindeki zarfla eve yönelen dayı kendilerini seyrettiğimi anlamasın diye hemen kahvaltı masasına gidip hala masayla ilgileniyormuşum gibi yaptım. Dayı bir şey söylemeden elindeki zarfı masaya koyup oturdu. Çok geçmeden Sinan’da masadaki yerini almıştı. Çatal bıçak sesleri eşliğinde kahvaltımızı ederken dün geceki durgunluk hali kısmen devam ediyordu. Pala dayı; -Mert’im, dedi ne diyeceğini merak ederek ağzıma götürdüğüm lokmamı çiğnemeden yutup efendim dercesine yüzüne baktım. Bir zamanlar Babasının gurur kaynağı annesinin biricik evladı olan genç vardı. Allah’ın işi ya o çifte başka evlat nasip olmamıştı. Ekinlerin boy verip ormandaki hayvanların yavruladığı bir bahar vaktinde yağmurlu bir gecede o genç evine gelirken üç beş serserisinin saldırısına uğradı. Palanın ağzından dökülen bu sözler onun yüz ifadesini donuklaştırırken ben ve Sinan da ifadesizce dayıyı dinliyorduk. sözlerine ara vermeden şöyle devam etti; Serseriler gencin kolundaki manevi değerinin paha biçilemeyecek kadar kıymetli olan saatine göz dikmişlerdi. Genç direndi ama saldırganlar almaya niyetliydiler. Her ne olursa olsun aldığı darbelere rağmen direnmeye devam eden genç yağmurdan dolayı çamurlaşan zeminde ayağı kayıp yüzüstü düşünce aralarından biri elindeki bıçağı defalarca sırtına sapladı. Pala dayının gözünden yaşlar oluk oluk akıyordu ama ne sesinde bir titreme ne de anlatışında bir kesiklik vardı. Sinan’la karşı karşıya kaldığımız bu olay karşısında tüm kahvaltı keyfimiz kaçmışken içimden ‘’bu olayı bu masada anlatmanın sırasımıydı.?’’ Diye geçirdim ama bir süre sonra Dayıyı böylesine ağlatan bu olay karşısında kahvaltının ne önemi olduğunu kendime hatırlatıp gafletten kurtuldum. Yağmurun şiddetinden herkes evine kapanmış sokak hayvanları bile korunmak için köşe bucakta saklanmışken belki de yağmurun ve gök gürültüsünün sesi o gencin attığı yardım çığlıklarını bastırarak onu ölüme bir adım daha yaklaştırmıştı. Biran nefesi kesilmiş gibi oldu Pala dayı. Ben ve Sinan adeta ruhlarımız bedenlerimizden arşa çekilmişçesine donuk bir vaziyette duruyorduk. Saniyeler tüm gücüyle biz insanlar gibi zamanın acılarına takılmadan ilerlerken tamamladığı her 360 derecelik turuyla yerini dakikalara bırakıyordu. Kimi saatler bizi kendi saatimize götürür. O vakit kendi saatimize bakabilme gücümüz olur belki. Unutmamalıyız ki  saate bakıyorsak zamanın kıymetini, saati soruyorsak yetişmen gereken yeri, saati arıyorsak kaybolan değerlerin önemini bilmeliyiz. Öyleyse saat bize neyi hatırlatır.    Saat bize ayrılmayı ve kavuşmayı, geçmişi, şimdiyi ve geleceği, canlılığı ve ölümü, güneşi ve ayı, gündüzü ve geceyi, beş vakit namazı ve duayı, zıtlığı dolayısıyla zamanı ve zamansızlığı hatırlatır. Saat sevgiliye yelkovanla akrebin hikâyesini, birbirlerini kovalamasını, kavuşmasını ve koşuşturmadan sonra da gerekirse tekrar ayrılmalarını gerektiğini, bunun zamanının önemli olduğunu anlatır. Saat yalancıya günde en az iki sefer doğru olunması gerektiğini, çalışmasa da doğruluktan ayrılmayacağını, yeter ki hayata doğru zamanda ve doğru bakabilmek olduğunu anlatır. Saat takımlara dişlilerin uyum içimde, bir eksikliğinin diğerlerini de etkileyeceğini, komutun yaydaki gibi bir kaptan tarafından verilmesi gerektiğini, hızlı olmanın da yanlış, yavaş kalmanın da hatalı olduğunu, takım/ekip/cemaat/parti için önemini anlatır. Saat genç ve yaşlıya hayat için sürekli enerji (pil),bir yerlerden beslenemiyorsan /desteklenmiyorsan aktif olmayı bırakmamayı ve dolayısıyla sürekli kurulmayı hatırlatır. Nesilleri biri birine bağlayan bir hatıra ağacını hatırlatır. Saat işçiye ve patrona işbasını ve paydos vaktini hatırlatır. Üretim, tüketim ve pazarlamada işçinin hakkını, stresi ve planlama yönetimini, emeği ve hakkı anlatır. Yorgun geçen dakikaları, uykuyla geçen saatleri, ekonomik gücü anımsatır. Saat t(i)rik t(ı)rak t(i)rik t(ı)rak melodisi ile kalp atışını ve insan olmayı, durduğunda da insanın göçeceğini anlatır. Saat aileye çocuklarla birlikte vakit geçirmeyi, oyun zamanını, yemek vaktini ve sevgi ile geçecek saatleri hatırlatır. Kısaca saat sohbet ve randevuyu, koşuşturmayı, hatıraları, iletişim araçlarını, yem toplayan horozu, saat kulelerini, devlet demir yollarını, yazı ve kışı, düğün aksesuarını,60 dakika ve takvimi, söz vermeyi hayatın öyle yâda böyle geçtiğini anımsatır. Acaba size neyi hatırlatır?    Saate baktıkça en güzel hatıra, en mutlu dakika,en güzel  an(ı)lar dileklerimle…. Bir dakika İki dakika Üç dakika . . Beş dakika Pala için için ağlarken biz çaresiz ve sessiz… Yerimden kalkıp palanın yanına gitmeye niyetlenmiştim ki Sinan omzuma dokunarak beni durdurdu. Palanın gözyaşlarında geride bıraktığı yıllarındaki yorgunlukların sessizliğin ve acının çığlıkları vardı. Derin derin nefes alıp vererek kendini biraz olsun sakinleştirmeyi başaran Pala bize hitaben ‘’evlatlar’’ dedi. O genç benim oğlumdu. Kulaklarıma ilişen bu cümle onun bu halinden kaynaklanan tüm soru işaretlerine birer cevap niteliğinde olup bugüne dek neden ailesine dair tekbir cümle dahi bahsetmediğini özetliyor ve yapbozun eksik parçasını tamamlıyordu. Şimdi ne diyeceğimi bilemez halde oturmaya devam ediyordum. Çocuk yaşımdan taa şu yaşıma kadar kadar baba hasreti çeken ben ve karşımda evlat özlemiyle kavrulan bir Baba… ikimizde farklı birer yapbozlardık. Aramızda ki yegane fark ise benim birden çok eksik parçam varken Palanın ise tekbir eksik parçasının olmasıydı. Yitirdiği evladıyla farklı bedenlere sahip olabilirdik ama Palaya göre birçok konuda aynıydık. Zira beni böylesine sevmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Şimdi bana düşen yüreğini evlat yarası kaplayan bu adamın yarasına bir nebzede olsa merhem olabilmekti. Hemen yanına gidip iki elini avuçlayıp öptüm. Her ne kadar tereddüt etsem de çocukluğumdan bu yana birine hitaben ağzıma almadığım o kelime çıktı ağzımdan -Baba… Tam 25 yıl sonra boğazımda düğümlenip kalan o kelimeyi şimdi yutkunabildiğimi hissediyordum. Bende evladını gören bir Baba ve o Baba da Baba şefkatini gören bir ben… Bazen öyle anlar öyle hisler vardır ki bunları anlatıp ifade edebilecek kelimelerin henüz hiçbir dilde karşılığı yoktur. Gündüz yerini geceye devretmek üzereyken uzun bir vedalaşmanın ardından dostlarımı uğurlarken araçları evimin, çift tarafı ağaçlarla kaplı toprak yolunda gözden kaybolana dek bekledim. Kim bilir çıkacağım bu yeni yolculuğumdan ne zaman dönecektim. Aylar süreceği kesindi hatta yıllar bile sürebilirdi ama bir gün mutlaka dönecektim. Ağır aksak ilerleyerek, onlarla vedalaşırken yüreğimde oluşan buruklukla kapıyı kapatıp deri koltuğuma çökercesine oturdum. Çiya hüznümü fark edip bir adım gerimde duruyor ben yanındayım dercesine arada bir havlayarak elimi yalıyordu. Gözlerim boşluğa dalıp giderken birden sabah Palaya verilen zarfın radyomun eski yerinde olduğunu gördüm. Merakla zarfa uzandığımda üzerinde iyi bir el yazısıyla adımın yazılı olduğunu gördüm. Zarfın içerisinde 5 desteden daha fazla yüzlük kâğıt paralar halinde dolarlar ve bir de not duruyordu. -eğer evini satıp seyahate çıkarsan bir gün dönmeyeceğinden endişeleniyorum. Yenileyeyim sen yitirdiğim evladımın yerini bir nebzede olsa doldurdun. Bu parayı sana bizzat vermek isterdim ama kabul etmeyeceğini bildiğim için buraya bırakmayı uygun gördüm. Gönlünce ye gönlünce iç gönlünce gez ama bir gün mutlaka gel evlat. Okuduklarım karşısında gözlerim yaşarmıştı. ‘’bir gün mutlaka gel evlat’’ bu cümle o kadar derin duygular yüklüydü ki… Otuz beş yıllık fani dünya hayatımda Annemden sonra ilk defa biri beni yeniden görmeyi açıkça dilemişti. -ya Babam.? Diye geçti aklımdan. O seni hiç özlemedi mi.? Sana kavuşmayı dilemedi mi.? Soruları tek tek yığılmaya başladı. Onu kaybettiğim vakit dünyada onuncu yılımdı. Belki özlemişte göremediği vakitlerde kavuşmayı dilemişti. Bilmiyorum. Bilemiyorum. Notu yeniden zarfın içerisine koyarken; -söz veriyorum dayı şu an beni duymuyor olsan da söz veriyorum, döneceğim… dedim hüznümün sevinçlerimin ve mutluluklarımın karıştığı ses tonumla. Birkaç hafta içinde gerekli tüm hazırlıkları yaptıktan sonra sıra en zor aşamaya, seyahatime hangi ülkeden başlayacağımı belirlememe gelmişti. Gitmek istediğim o kadar çok ülke vardı ki nasıl karar vereceğim konusunda fikirsizdim. Sanırım bu aşama beni bir hayli düşünmeye sevk edecekti. Çatı katıma geçip boydan üçgen camın kenarına oturup elime aldığım dünya haritasına uzun uzun baktım. Gözlerim, biryandan dünyanın en güneylerinden biri olan Avustralya kıtası ile yine dünyanın en büyük adası olan ve en kuzeye yer alan Gröland adası arasında gidip geliyordu. Birçok ülke hakkında temel bilgilere sahiptim çünkü son haftalarımı ülkeleri araştırmaya adamıştım. Gözümün gördüğü her ülke adeta benden başla diye naralar atıyordu. Haritayı masaya yatırıp elim çenemde gözlerim dışarıda yağan yaz yağmurundayken uzun uzun düşünüp durdum. -otuz dakika -kırk beş dakika -bir saat. Bu düşünce tüm günüme mal olacak olsa da bu masadan kalkacağım vakit gideceğim ülkeyi belirlemiş olmalıydım. Bende vaziyet böyleyken Çiya her zamanki gibi buz mavisi gözlerini bana dikmiş ve tıpkı bana ilk geldiği gün ki gibi dili dışarıdaydı. Ona gülümseyerek başını okşadım.  pala dayının anlattığı bir hikaye aklıma geldi zamana ve eşyaya dair şöyle diyordu; “Baba, Parmaklarım ne zaman çıkacak?” bu hikaye her zaman bende müthiş bir yer edinerek hiç bir şeyin insandan daha kıymetli olmadığını hatırlatıyordu ama şu da bir gerçekti ki bazı insanlar en değersiz eşyaya bile layık değillerdi. Adam, yeni aldığı arabasını yıkarken 6 yaşındaki oğlu yerden bir taş alır ve arabaya bir şeyler yazar! Çok öfkelenen BABA , Çocuğunun ne yazdığına bile bakmadan oğlunun elini tutar, Vurur da vurur! Hastanede, Elindeki sayısız kırık yüzünden çocuğun parmaklarının hepsi alınır. Ameliyattan sonra çocuk , Oldukça üzgün olan babasını gördüğünde: - “Baba, Parmaklarım ne zaman çıkacak?” diye sorar! Adam soru karşısında biter ve yıkılır kalır. Arabasına döndüğünde kafasını arabaya vurur da vurur. Sonra gelir motor kaputuna oturur ve işte o zaman oğlunun yazmaya çalıştıklarını görür: “SENİ SEVİYORUM BABA!” Öfke ve Sevgide sınır yoktur. Her zaman güzel bir yaşama sahip olmak için siz ikinciyi seçiniz! Nesneler, kullanılmak üzere yapılmıştır. İnsanlar ise Sevilmek için! buradan ayrılma kararı verirken Sinan'ın karar verme konusunda söylediklerini anımsadım bir vakit şöyle diyordu;  ”Karar vermek için acele etmeyin,, Köyün birinde yaşlı ve çok fakir bir adam varmış. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. ‘Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?’ dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. ‘Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın’ demişler. İhtiyar ‘Karar vermek için acele etmeyin’ demiş. ‘Sadece ‘At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.’ Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş… Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki bir düzine vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. ‘Babalık’ demişler. ‘Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.’ ‘Karar vermek için gene acele ediyorsunuz’ demiş ihtiyar. ‘Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç… Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?’ Köylüler bu defa açıktan ihtiyarla dalga geçmemişler ama, içlerinden ‘Bu herif sahiden gerzek’ diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara… ‘Bir kez daha haklı çıktın’ demişler. ‘Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın’ demişler. İhtiyar ‘Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz’ diye cevap vermiş. ‘O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar… Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.’ Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. ‘Yine haklı olduğun kanıtlandı’ demişler. ‘Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.’ ‘Siz erken karar vermeye devam edin’ demiş, ihtiyar. ‘Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.’ Lao Tzu, öyküsünü şu nasihat ile tamamlamış: ”Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.” hayretle dinlediğim ve hala aklımda ilk gün ki şaşkınlığını hissettiren bu hikayeden çıkartılacak çok ders vardı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE