yaz yağmuru

2078 Kelimeler
Yağan yaz yağmuru durmuş dağılmaya başlayan bulutların ardından beliren güneş tüm çıplaklığıyla dünyayı kucaklarken orman korosundan sesler yükselmeye başlamıştı. Evet, nihayet saatler sonra hangi ülkeden başlayacağıma karar vermiştim. Saatler sonra gelen bu fikrin mutluluğuyla hemen masanın başına geçip gözlerimi kapatarak haritayı olduğu yerde üç-beş defa çevirdim ve sağ işaret parmağımı haritanın üzerine koyup gezdirmeye başladım. Bir süre sonra durdum, kalbim müthiş bir heyecanla atıyordu. Çünkü şu an parmağımın altında duran ülke benim başlangıç rotam olacaktı. Heyecanımın tarifi imkânsız hale gelince artık daha fazla dayanamayıp gözlerimi açtım. Parmağımın altında ismi yazı olan ülkeyi görünce bir an hayal gördüğümü zannettim, defalarca gözlerimi kapatıp açtım ama hayır bu bir gerçekti. Bu son bilinçaltı yolculuğumda çıkan o ülke, İsviçre’ydi. Birden avuç kadar olan yüreğime dünyalar kadar mutluluk belirdi. Artık aklımın gittiği o yere bedenimi de götürebilecektim. Doruk yapan mutluluğumla havalara sıçradım Çiya’da benimle ayağa kalkıp mutluluğumu yaşıyordu. Hemen onu kucaklayıp öptüm, parmaklarımı o kar beyazı tüylerinde gezdirdim. Gidiyoruz dostum. Dağlara, nehirlere, buzul göllerine. Bu mutluluk öyle bir şeydi ki şu yaşımda karnımda kelebekler uçuşturuyordu. Hemen o günün akşamında batısında Thun doğusunda Brienz gölünün olduğu ve ortasında Aare nehrinin geçtiği etrafında ise Alplerin Eiger, Mönch ve Jungfrav dağlarıyla çevirini şirin mi şirin bir İsviçre kasabası olan İnterlaken’e uçak bileti aldım. Bu sabah evdeki son kahvaltımı hazırlarken geçen her saniyenin, dakikanın bu evdeki son saatlerimden gidiyor olmasını bilmek içimi derin bir hüzne boğuyordu. Her ne kadar döneceğimin sözünü vermiş olsam da ayrılık vakti yaklaştıkça artan hüznüm ağır bir metal parçası gibi yüreğimin dip noktalarına çöküyordu. Bir an çatı katımı, salonumu, şöminemi, nice gecelerimi yazarak sabaha kavuştuğum ormana bakan yazı masamı ve karşımda duran şu ormanı çok fazla özleyeceğimi hissettim. -acaba gitmesem mi.? Diye sordum kendime. Tüm bu özlemlerin yüreğime ağır gelebileceğini düşünerek. Ama hayır gitmesem mi dememle kalsam ne olur.? Aklım çoktan yola çıkmış bir kere… Günler önce Sinan’ı ve Palayı uğurladığım kapının önündeyim şimdi. Ve az sonra o kapıyı kendi yüzüme kapatacağım. Beni alması için çağırdığım taksiye valizimi yerleştirdikten sonra evime uzunca baktım. Üç basamaklı ahşap merdiveni çıkıp dış kapımın dibinde durdum. Şimdi kollarımı açabildiğim kadar geniş açıp kapıma sarıldım. -vakit oldu senden mutlu bir şekilde geçip içeri girdim. -vakit oldu parçalı bulutlu -ve vakit oldu hüzünlü, en çok hüzünlü… Ah benim yalnızlığımı paylaşıp bana küçük bir dünya olan evim. Sana söz veriyorum döneceğim. Birkaç adım gerileyip son bir veda bakışıyla Çiya ile taksideki yerimizi aldık. İki yanı uzun kavak ağaçlarıyla çevrili olan evimizin toprak yolundan ilerlerken, Çiya başını camdan çıkartmış rüzgârın dalgalandırdığı tüyleriyle neşeli bir şekilde dışarıyı seyrederken ben ise aklımdan ve yüreğimden bir parça bırakıyor olmanın buruk hüznünü yaşıyordum. Evimi son gören viraja varınca ardıma dönüp son bir defa baktım. Oysa bu yolcuğu planlarken yüreğimde yaşadığım mutluluğun yerini böylesine bir hüzün alacağını tahmin edememiştim. Rüzgâr eşliğinde sallanan kavak ağaçlarının çıkarttığı hışırtıları onların bana veda edişi olarak kabul etmiştim. Dokuz yıllık bir birlikteliğin ardından veda etmek kolay değildi. Ben yalnız bir adamım. Bu ev bu ağaçlar bu orman benim arkadaşlarımdı…  taksici üzüntümü fark edip söze girdi. -Orman bizim her şeyimizdir delikanlı, anamız, babamız, evimiz…- diye, yanımda oturan ihtiyar anlatmaya başladı. Alacakaranlık gittikçe artıyordu. Güneş, aşağılarda uzanan ovadan tamamen çekilmişti. Yalnız arkamızdaki büyük ormanda, ağaçların üstüne atılmış kırmızı bir çuha gibi rüzgarla hafif hafif kıpırdıyordu. Biraz sonra büsbütün kayboldu. Ve o anda her şey değişiverdi. Şimdiye kadar yaşayan, kımıldayan, ses çıkaran ova artık ölüydü ve beyaz, ince bir sisle örtülmeye başlamıştı. Buna karşılık orman canlanıyordu. Sabahtan beri ancak mırıltıları duyulabilen ağaçlar konuşuyorlar, bağırıyorlar, sallanıyor ve ellerini birbirine uzatıyorlardı. Yalnız ağaçlar değil, yerdeki otlar, kuru yapraklar, çalılar, ağaçların gövdesine sarılan sarmaşık soyundan nebatlar, hatta kahverengi mantarlarla koyu yeşil yosunlar bile canlanmıştı. Gürültülü bir kımıldama, bir ses kargaşalığı ormanın kenarlarından dışarı dökülüyordu. Arkamızda büyük bir şehir gerinerek uyanıyor zannediyordum. Birden bir işaret almışlar gibi bu ahenge hayvanlar da karışıverdiler. Kuş haykırışları, ulumalar, acele koşan ayakların altında kırılan dalların sesi birbirini kovalıyordu. Ara sıra ovaya kadar uzanarak oradaki mutlak sessizliği bile yırtan acı ve keskin bir feryat, arkasından bir boğuşma gürültüsü ve uzun hırıltılar, bu karanlıkla beraber canlanan şehre korkunç bir mahiyet veriyordu. Biraz ileride ön ayağıyla hırçın hırçın eşelenen atım kişnedi ve başını bana doğru çevirerek inler gibi sesler çıkardı. Sonra, tekrar otlamaya başladı. Yanımdaki ihtiyar, dirseklerini dizlerine dayamış oturuyor ve sigara içiyordu. Buruşuk dudaklarının bir kenarından aşağı doğru sallanan bu küçük ateş, sakallarına tuhaf bir kırmızılık veriyordu. Sıkarak ufalttığı gözlerini ayaklarının ucuna, yahut yüzüme dikerek kırpıştırıyordu.  Her şeyimiz, delikanlı, varımız yoğumuz ormandır bizim…- diye devam etti. -Ormanı evimizden iyi tanırız, her ağaç bizim kahrımızı anamızdan çok çekmiştir. Köyümüz bir ormanın ortasındaydı, etrafını ağaçlar bir duvar gibi sarmıştı. Biz onun dışında da dünya olduğunu bilmezdik bile. Çocukken değneklerden yaptığımız kağnılara kuru yaprak doldurur, arabacılık oynardık. Daha sonraları babalarımıza yardım etmeye özenir, kaybolan deve torumlarını aramak için en sık yerlere dalardık. Orada kaybolmamız mümkün değildi. Hiç bilmediğimiz yerlerde bile sıkıntı çekmeden yolumuzu bulurduk. Kırık dallar, devrilmiş kütükler bize yol gösterirdi. Hem insan kendi evinde kaybolur mu? Büyüdükçe ormanın, bizim için daha başka şeyler olduğunu da anladık: Sırtımızı o giydiriyor, karnımızı o doyuruyor, evimizin kerestesini o veriyordu. Ormansız yaşamak!.. Bunu aklımıza getirmiyorduk bile…Dudaklarını yakmaya başlayan sigarayı attı. Sakalından külleri silkti ve yüzüme bakmadan, oldukça sakin bir sesle, şöyle devam etti. burayı kalıcı olarak terk etmemelisin... Artık çocukluğumuzun, delikanlılığımızın geçtiği yerlerde yüreğimiz sızlamadan dolaşamıyorduk. Gençliğimde kız kaçırdığım zaman arkasına sığınıp dört kişiyle dövüştüğüm bir ağaç vardı. Gövdesinde o zamandan kalma kurşun yaraları dururdu. Onu devirirlerken uzakta durup baktım. Bir bacağımı, bir kolumu kesiyorlarmış gibi oluyordum. Ne gelir elden delikanlı? Gözümün yaşını silip ayaklarımı kuru otlarda sürüyerek uzaklaştım. Her şey, her şey bitmişti artık… Hiçbirimizin yüzünde gülmek takati kalmamıştı… Köy bile artık eski köy değildi. Biz ihtiyarlar; onu tanımakta güçlük çekiyorduk. Etrafını ağaçtan duvarların çevirdiği, dünyadan uzak köy değildi bu… Şimdi kasaba yolunun kenarında, bir kulübede, yabancı biri şirketin amelesine yiyecek ve içecek satıyordu. Bunlar da köy sokaklarında yıkılarak dolaşıyorlardı. burayı terk etme evlat diyerek için için hüzünleniyordu. Yokluğumdan Sinan’ın ve Palanın evimi ara ara ziyaret edeceklerinden şüphem yoktu. Hatta Pala dayı yazı masamda oturup bir şeyler yazar, ormanın derinliklerine inip orman korosunu dinler. Çünkü evlat acısını bir nebze de olsa dindiren birinin sevdiği şeyleri yapacak biriydi. Hani bir söz vardı ‘’insan, sahip olduklarının kıymetini kaybedince anlarmış.’’ Bu söz yeniden yüreğime çöküyordu. Belki buraları kaybetmedim ama uzun bir ayrılık bile bu sözün hakikat olduğunu bildiriyordu. Saat 14:20’de İstanbul’dan kalkan uçağımızla aktarmalı bir şekilde 5 saat süren yolculuğumuz neticesinde İsviçre’nin Başkenti olan Bern’e iniş yaptık. Yol boyunca uçağımızın küçük penceresinden dünya gezegenini seyre dalmış Kâh yağmur yüklü bulutların arasından süzülüp kâh bulutların üzerine çıkıp güneşi izlerken, kâinatın en muhteşem manzaralarına da şahitlik etmiştik. Şüphesiz aklımın gittiği yerlere bedenimi götüren yolculuğumuzun ilk anlarında hissettiğim sevinci ve heyecanı asla tarif edemeyecek ve ifade edecek kelime bulamayacağım. 10 yaşımda Baba mı, 25 yaşımda Anne mi kaybetmiştim ve yüreğim hep 10 yaşında hüzünlü bir çocuk olarak kalmıştı. Acı yüklü olan yüreğim onların ölümünden sonra ilk defa gerçek bir sevinç ve mutlulukla tanışıyordu. Yetim ve öksüz yüreğime bu tarifsiz duyguları yaşatan Pala dayıyı anımsarken ilk defa biri için -iyi ki varsın, cümlesi çıktı dudaklarımın arasından. Bern’de yağmurlu bir hava bizi karşılarken Çiya ile havalimanından ayrıldık. Acaba geçeği Bern de mi geçirsem yoksa İnterlake’a doğru yol mu alsam diye düşünürken karnımın guruldamasıyla sabah ettiğim kahvaltıdan bu yana hiçbir şey yemediğimin farkına vardım. Bulduğumuz ilk restoranda karnımızı doyururken kararımı vermiştim, Bern’e doğru yol alacaktım. Yemekten sonra çantamı sırtlayıp Bern tren istasyonuna doğru ilerledik. Şiddetini iyice arttıran yağmur altında deli gibi taksi ararken sırılsıklam olmaktan kaçamamıştım. Saat 20.35’i gösterirken sırılsıklam bir halde tren istasyonuna vardım. Bizi bu halde arabasına alan taksiciye defalarda teşekkür ettikten sonra bir miktar fazla ödeme yapınca adamın memnuniyeti görülmeye değerdi. İstasyonun zemininde attığım her adımda ayakkabılarımdan su baloncuklarıyla beraber garip garip seslerde yükseliyordu. Hal böyleyken bilet gişelerine yöneldim. Sefer saatlerinin yazılı olduğu dev ekranın en üstünde ‘’interlake letzher zug 21:05’’ (İnterlake’a son tren 21:05) yazıyordu. Yetiştiğim için şanslıydım yoksa geceyi burada geçirmek zorunda kalacaktım. Bernino Express’inde kalan son biletlerden birini alıp kalkmak için bekleyen Express’e bindim. Yaklaşık 45 kilometrelik bir yolculuk olacaktı. Oldukça geniş vagon ve pencereli, açık kahverengi ile siyah deri ve bir o kadarda rahat koltuklara sahip olan Bernino Express’indeki vagonumuza geçtik. Çiya, yağmurdan ıslanan tüylerini kurutmak için sık sık kendisini hızlıca sallarken ben ise hala tişörtümden sular damlayacak kadar ıslaktım. Bu şekilde koltuğa oturmak istemezdim ama tüm yolu da ayakta gidemezdim. Tek yapabildiğim tişörtümü çıkartıp iyice sıkmak oldu. Tüm bunları bir kenara itip Çiya ile olan yolculuğumuzun tadını çıkartmaya koyuldum. Hala nemli olan tüyleri arasında parmaklarımı gezdirirken yağmurun delice dövdüğü buğulu pencereye başımı yasladım. Çiya ya bakıp; -dostum, yol arkadaşım, dedim. Beni anlıyormuşçasına gözlerime bakıyordu. Onda en çok sevdiğim o buz mavisi gözlerine bakarken yüzünü avuçlayıp öptüm. Dakikalar içinde tüm yolculuk koltuklardaki yerini alınca İnterlake’a doğru olan yolculuğumuz Express’in istasyonda yankılanan korna sesiyle başladı. Raylarda dönen demir tekerleklerin sesi, pencereyi döven yağmurun sesine adeta ahenk katarak yolculuğumuzu da keyifli hale getiriyordu. Çiya başını kucağıma koyarak dinlenmeye koyuldu, ikimizde yorgunduk. Aslında bu yorgunluk beni mutlu ediyordu. Çünkü daha önce beden değil aşılmaz bir gönül yorgunluğum vardı.  Bu anın tadını çıkartmalı mutluluğun hazzını yüreğimin en dip noktalarına çekip yaşamalıydım. Birden Express’imizin göz alıcı ışıkları kapanıp yerini loş ışıklara bıraktı. Arada çakan şimşeklerle vagonumuzun içi aydınlanırken eteklerinden geçtiğimiz dağların heybeti de belli oluyordu. Birden trenin ardı ardına çalan korna sesiyle irkildim. Sonra bir korna sesi daha. Hemen gözlerimi ovuşturup saatime baktım. Neredeyse bir saattir uyuyordum. Express’imiz İnterlake’a varmış olmalıydı. Hemen toparlanıp koltuğumdan kalktım ve kompartımandan çıkmak üzereyken dışarıdaki dev tabelada ‘’İnterlake west’’ yazısını gördüm. Bu inmemden önceki son duraktı. Tekrar yerime geçip oturdum ve üzerimdeki uyku halinden kurtulmaya çalışırken yeni bir korna sesiyle Express’imiz harekete geçti. Demir tekerlerin raylar üzerindeki dönüş sesi yeniden kulaklarıma ilişti ama bu defa şiddetli yağmurları içerisinde barındıran bulutlar dağılmış yerini dolunaylı açık bir gökyüzüne bırakmıştı. Yaklaşık altı-yedi dakika sonra yeni bir korna sesi istasyonun taş duvarlarında yankılandı ve bu artık iniş habercisiydi. Bernino Expressine bir sonraki vakte kadar veda edip istasyona adım bastım. Birden kıyafetlerimin ıslaklığı aklıma geldi ama onlar içerideki sıcak havayla çoktan kurumuşlardı. Birkaç adım attıktan sonra durdum, şehrin havası o kadar temizdi ki hemen fark ediliyordu. Hemen derin derin soluklar alarak vücudumu temiz oksijenle buluşturdum. Sonunda iki yanında Alp dağlarının uzandığı 6500’e yaklaşan nüfusuyla küçük İsviçre kasabasına varmıştım. Pek de kalabalık olmayan istasyondan ayrılıp kasabanın sokaklarına indim. Yorgunluğum git gide kendisini hissettiriyor ve sırt çantam bile ağır gelmeye başlıyordu. Hemen bir otel bulup dinlenmek, sabahın erken saatlerinde kalkarak bu kasabada mümkün olduğu kadar Çiya ile gezmek istiyorum. Şimdi iki bölümden oluşan bu kasabanın Thun gölü (İnterlake West) tarafındaki bölümün sokaklarında kendine has yapısıyla öne çıkan İsviçre yapılarının aralarında Çiyayla ağır ağır ilerliyoruz. Sokaklarda bizim gibi yürüyen ve yağmurdan sonra yayılan toprak kokusunun tadını çıkarmak isteyen onlarca insan vardı. 15-20 metre ileride göz alıcı yapısıyla dikkat çeken ‘’İnterlaken Hotel Bellevue ‘’ adındaki bir otele görünce oraya yöneldik. Kapıda bizi karşılayan bellboy ‘’otelimize hoş geldiniz bayım’’ dedi, samimi, güler yüzlü ve aksanlı İngilizcesiyle. Otelin kapısından girer girmez çok aydınlık ve ferah bir alanda buldum kendimi. Resepsiyonun arkasındaki büyük dijital ekranda sürekli değişen Alp dağları, buzullar, Thun gölü ve birbirinden güzel onlarca fotoğraf değişkenlik gösteriyordu. Fotoğrafların güzelliğine dalıp gitmişken çantamı alan bellboy birkaç adım gerimde duruyordu. Resepsiyonda en az bellboy kadar samimi bir tavırla gülümseyip; -otelimize hoş geldiniz bayım, dedi. 1.70 boylarında yüz hatları belirgin olan beyaz gömlekli ve kırmızı fularlı sarışın bayan. Bende mümkün olduğunca samimi görünmeye çalışarak teşekkür ederek karşılık verdim. Hemen yanımda durup tüylerini yalan Çiyayı gören sarışın bayan; -sende hoş geldin sevimli kurt. Çiya kendisine söylenenlerden bihaber tüylerini yalamayı bırakmış etrafa bakınıyordu. -bana ve dostuma bir oda lütfen. -hemen bayım. Odamıza kadar eşlik edip çantamızı taşıyan Bellboy’a beş dolar bahşiş verip kendimi odanın ferah ve orman kokulu havasına bıraktım.  Aare nehrini gören odamızın iki kişilik krem ve beyaz rengi tonlarına sahip olan ve rahatlığından şüphe etmediğim yatak adeta beni çağırıyordu ama bu halde yatağa giremezdim. Çiyayla soluğu yarım oda genişliğindeki banyoda aldık. Onu güzelce köpükleyip yıkarken siyah ve beyaz tüyleri kendisini suyun akışına bırakıp büyük bir uyum içerisinde dans ediyorlardı. Çiyayı yıkayıp kuruladıktan sonra oyuncak çiğneme kemiğini verip banyodan çıkardım artık duş alıp rahatlama sırası bendeydi. Jakuzinin suyunu değiştirip girdim. İlk olarak ayaklarımla buluşan su sanki ayaklarımda açılan bir yarıktan, yorgunluğumu çekip alıyor gibiydi. Okyanus ve orman kokulu iki farklı duş jelini jakuziye boşaltıp suyu iyice köpürttüm boynuma kadar suya gömüldüm. Yayılan ferah kokular huzur aşılarken banyonun ışıklarını kapattım. Jakuziden yayılan mavi ışıklar banyoya hem loşluk katıyor hem de suyu tavana yansıtıyordu. Tavandaki su yansımasını seyrederken gözlerimi yavaşça kapatıp kendimi bir okyanusun kenarındaymışım gibi hayal ettim. Yoksa yeni bir bilinçaltı yolculuğa mı çıkıyordum.? Sahi çıkmayalı ne kadar zaman olmuştu.?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE