Tehlikenin Boyutu

2567 Kelimeler
Doğan'ın Anlatımı  Ateş, elindeki tablete dokunduğunda benim önümdeki tablette açıldı ve ekranda Siraç’ın o her gördüğümde midemi bulandıran, suratı belirdi. “Tipini…” dedim içimden küfür savurarak. Bakışlarım ekrana kilitlenmişken, odadaki ciddiyetin ağırlığı ile bende tüm dikkatimi toparlamış, Ateş’in ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştım. Daha birkaç gün öncesine kadar ismini bile bilmediğim, sadece teröre yardım ve yataklık yapan bir it sandığım bu adamın, meğer her adımının arkasında nasıl bir canavar yattığını şimdi tek tek öğrenecektim. Ateş’in sesi odada yankılandığında, her şeyin sandığımdan öte, tehlikeli bir boyut aldığını daha iyi anlayacaktım. İçimdeki huzursuzluğu, bir asker disipliniyle bastırmaya çalıştığım o deli öfkem, Siraç’ın isminin yazdığı gizli dosyaları gördüğümde yerini buz gibi bir yemine bıraktı. Albay’ın dediği gibi, o anahtar da kilit de bendim. Ama bu karanlık labirentten Nida’yı sağ salim çıkarmak için, önce bu itin ruhunun en derinindeki o pisliği tek tek hafızama kazımam gerekiyordu. Düşmanımı yakından tanımam gerektiğini daha iyi anlamıştım. “Siraç Agir…” dedi Ateş tok sesiyle. Ekranımda açılan resim ve ardından gelen görüntüler ile Ateş konuşmaya devam ediyordu. Ekranımda para hareketlerinin olduğu bir sayfa açıldığında; “Siraç, uluslararası para aklaması ile bilinen bir sansar. En çok yaptığı iş bu. Bunu öyle ustalıkla yapıyor ki kimse illegal olmadığını ispatlayamıyor” dedi ve ekranda bir başka resim açıldı. İçinde peynir tenekelerinin olduğu bir tır görünüyordu. Resme dikkatle baktım ama bir sorun göremedim. “Burada her şey normal görünüyor öyle değil mi?” dedi bana bakarak. Aynı ciddiyetle “Evet. Bir sorun göremedim” dedim tekrar bakışlarımı resme çevirerek. “Ama içerisinde özel koku saklayıcı torbalarla uyuşturucu madde taşıyorlar. Peynirlerin ağır kokusu da uyuşturucuyu gizliyor. Her bir peynirin içine uyuşturucu gizlenmiş ve ustalıkla kamufle edilmiş. Özel köpekler bile bu kokuyu alamıyor” dediğinde, duyduklarımla tüylerim ürpermişti. Ekranda açılan diğer resimde ise, içinde un çuvalları olan bir tır göründü. Ben yine bir sorun göremedim. Sonra da bir tırın çizimi ve yapısını gösteren bir görsel geldi ekrana. Ateş, tekrar konuşmaya başladı; “Tırın tabanı normalden 15-20 cm daha yüksek inşa edilir. Dışarıdan bakıldığında tırın içi un çuvalları ile dolu görünüyor. Ancak zeminin altında hidrolik bir kapak var. Termal kameralarda fark edilmemesi için bu bölmelerin içi kurşun levhalarla kaplanmış. Dorsenin tavanı genellikle kontrol edilmez. Çift tavan arasına yerleştirilen ince ama uzun mühimmatlar, buraya saklanıyor. Bu nedenle de hiçbir denetimde göze batmıyor ve yakalanmıyor” dediğinde şaşkınlığım ikiye katlanmıştı. Benim ifadem, sert ve şaşkınlığı bir arada sergilerken Ateş konuşmaya devam etti. “En önemlisi ise bu gelen silahların çoğu terör örgütüne geliyor.” dedi. Bunu söylerken sesi buz gibiydi. Bir an ekrana bakakaldı ve yeni açılan görselde silahların seri numaraları çıktı. “Yani sizin son operasyonda yakaladığınız o silahlar, bir noktada Siraç’ın elinden geçerek onlara ulaşıyor” dediğinde her şey şimdi daha da dikkatimi çekmeye başlamıştı. Tek merak ettiğim şey ise Ateş’in bunları nereden bildiğiydi ve tüm bunlar bilindiği halde neden yasal olarak müdahale edilmediydi. “Tüm bunları nereden biliyorsun” dedim ciddi bir ifadeyle onun sert ve ciddi kara gözlerine bakarak. “Çünkü tüm bu yöntemler bize seçenek olarak sunuluyor. Oradan biliyorum” dediğinde anlamaz bir ifadeyle yüzüne bakmaya devam ettim. Alnım gerilmiş ve tek kaşım ciddiyetle havalanmıştı. “Nasıl yani” dedim istemsizce dilimden dökülen cümle ile Ateş, Yiğit albaya bakarak gülümsedi. “Kurtların, sırtlan postu giyerek onların bizzat içinde olduğunu sana söylemiştim” dedi Yiğit albay bakışlarını gözlerime dikerek. Ateş derin bir iç çekti. “Ben ve diğer dostlarım işte böyle bir pisliğin içerisindeyiz. Onlardan biri gibi davranmak ve güvenlerini kazanmak uzun zaman aldı. Bu uğurda görmezden gelmek zorunda kaldığımız durumlarla karşılaştık” dedi gözleri uzaklara dalmıştı. Sanki o zamanları hatırladıkça tekrar yaşıyor gibiydi. “Tüm bu çileye, onlar daha da palazlanmasın, şehit kanları üzerine daha fazla basılmasın diye katlanıyoruz,” dedi ve bakışlarını tekrar bana çevirdi. Derin bir nefes aldı. “Tilkiyi engellemezsen, her acıktığında tekrar tavuklara saldırır. Biz bu şekilde onların içinde olarak, tüm yöntemi öğreniyor ve onlardan bir adım önde ilerliyoruz” dedi ve sonra ekranı kapattı. “Sana anlatabileceğim nice yöntemler var ama şu an konumuz Siraç. İçinde bulunduğum toplulukta, bu bölgede kararları alan kişilerden biri benim ve Siraç’ın ismi buralarda profesyonelliği ve iş bitiriciliği ile biliniyor. Yani kusursuz iş yapıyor. Öyle kusursuz iş yapıyor ki seni öldüremeyen adamını, teslim olması için karakola kendi ayağı ile gönderecek kadar, onu gözden çıkarabilen biri” dediğinde hızla Mustafa döndüm. Mustafa’nın bakışları bana döndüğünde yine o “Rahat ol. Sonra konuşuruz” ifadeleri sinirimi bozmuştu. Bu ne demekti. Raşit’i bizimkiler yakalamamış mıydı? Raşit karakola kendi ayağı ile gelip teslim mi olmuştu. Bu ona Siraç’ın biçtiği ceza mıydı? Yoksa adamının konuşmayacağına emin bir şekilde bize meydan mı okuyordu. “Siraç’ın nasıl biri olduğunu az çok anlamışsındır” dedi ve önündeki mühürlü dosyayı bana uzattı. Açık kahverengi dosyanın üzerinde yine Zülfikar mührü vardı. Bu mühür, dosyanın kurtlar tarafından hazırlandığını gösteriyordu. Dosyaya uzandım ve açmak üzereydim ki “Şimdi açma. Onun da zamanı gelecek. Senin şu an görevinin detaylarını öğrenmen gerekiyor” dedi dosyayı açmak üzere olan elimi, eliyle durdurarak. Oturduğum sandalyede daha da dikleştim ve dosyayı yan tarafa doğru ittirdim. Sonra da Ateş’in gözlerine bakarak; “Seni dinliyorum” dedim büyük bir ciddiyetle. Ateş tekrar derin bir nefes aldı ve bakışlarını gözlerime çevirdi. “Bahsettiğim gibi, Siraç kusursuz çalışan bir adam. Tek zayıf noktası da anladığım kadarıyla Nida. Aşiret toplantısında bunu çok net anlamıştım ama asıl seni öldürmeye çalışarak bunu açık bir şekilde belli etti” dediğinde gülümsedim. “Sizlerden gelen zırh sağ olsun. Yoksa hazırlıksız yakalanmıştım” dedim hafif bir tebessüm ederek. “Sizin canınızdan değerli hiçbir şey yok. O yüzden tüm detayları planladıktan sonra sizleri bu işe dahil ettik” dedi ve sırtıma dostane bir şekilde vurdu. “Konumuza dönecek olursak, Nida Siraç için çok önemli ve onu elde etmek için her yolu deneyecektir. Bu sebeple de hata yapmaya başlayacak. Sen artık onların içindesin. Hem Siraç’ın damarına basacak hem de onunla ilgili tüm belgelere ulaşacaksın. Adamından belgelerin yerini öğrenmeye çalıştık ama adam hiçbir şey anlatmadı. Bizde onları nerede sakladığını bilmiyoruz. Bunu da ancak sen öğrenebilirsin. Bu nokta da en büyük yardımcın buraları çok iyi bilen ve buradaki herkesi tanıyan Mustafa olacak ama genel olarak sen yalnız çalışacaksın” dediğinde göz ucuyla Mustafa’ya baktım yüzünde güller açıyordu. Onun neden bizim ekibe dahil olduğunu da şimdi anlamıştım. “Şu an için kendi timine ihtiyacın yok ama istersen onları da yanına alabilirsin. İlerleyen zamanlarda onlarla koordineli bir şekilde çalışacaksınız ama şimdilik gerek yok. Bu kararı da sana bırakıyorum” dedi gülümseyerek. Tam o sırada Yiğit albay boğazını temizledi ve sohbete dahil oldu. “En önemlisi her ne olursa olsun duygularını işine karıştırmayacaksın” dedi gözlerimin içine bakarak. Bu ne anlama geliyordu. Normalde de işime duygularımı karıştıran biri değildim. Siraç’ın böyle biri olduğunu bilsem zaten albaya bilgi verirdim ama ben Siraç’ın benimle meselesi için beni öldürtmeye çalıştığını düşünerek hareket etmiştim. Şu an bunu bana söylemesinin altında mutlaka başka bir anlam yatıyordu ama ne. Ateş tekrar konusmaya başladı; “Bu senin için çok zor olabilir ama Siraç, Nida’nın etrafında dolansa bile sakinliğini korumalısın ve profesyonel olmalısın” dediğinde içimden “Başlarım böyle işe” diye bir cümle fırladı. O adamın Nida’nın yanına yaklaşmasını bırak, onunla aynı şehirde olmasına bile tahammül edemiyordum. Cevap veremedim. “Görev ne derse o” diyemedim. “Emredersiniz Albayım” diyemedim. Ateş ekranını kontrol ettiğinde yeni bir resim düştü önüme. Siraç’ın elinde çiçek buketiyle Nida’nın yattığı hastaneye giriş yaptığı anın kamera kayıtlarıydı. Saate baktığımda sabah saatlerini gösteriyordu. O saatlerde ben hastanedeydim ve Siraç odaya gelmemişti. Sonra ekrana yeni bir görsel geldiğinde yine Siraç ve elinde gül buketi ile hastaneye giriş yapıyordu. Saat ise 1 saat öncesini gösteriyordu. Yani ben hastanede yokken Siraç, Nida’nın yanına gelmişti. Delirmek üzereydim. Öfkeyle hızlı hızlı solumaya başladım ve istemsiz yumruk olan elimi masaya vurdum. Albay dikkatle beni izliyordu. “Doğan…Ahh Doğan. Bu görevi yapabileceğine inancım gittikçe zayıflıyor” dedi Albay gözlerimin içine bakarak. Benim içimde ise yanardağ patlıyordu. Öfkem hızla büyüyordu. İçimdeki endişe yükseldikçe yerimde duramıyordum. Şu an bana bunları söyleyen Albayın sözlerinden utanmam gerekirken ben sadece öfkeme odaklanmıştım. Mustafa hafifçe omuzuma dokundu. Aynı görsel onun ekranına da düşmüştü ve onun gözleri de öfke doluydu. “Sakin olmalısın Doğan. Düşmanın çok kurnaz ve eğer sakin olmazsan bundan en büyük zararı Nida görür. Onun gibi soğuk kanlı ve içten pazarlıklı olmalısın. Seni kışkırtmasına izin vermemeli ve bu kozu aksine ona kullanmalısın. İşte o zaman hata yapmaya başlayacak” dedi Ateş beni sakinleştirmeye çalışarak. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım ve içimden saymaya başladım. Bu eğitimlerde komutanımızın bize öfke kontrolü için öğrettiği bir teknikti. Taktik nefes dediğimiz teknik, nabzımızı düşürmemizi, ateş eden ellerimizin titrememesini ve daha sağlıklı düşünebilmemizi sağlıyordu. O an aklıma komutanımın bunları bize öğrettiğinde söylediği söz geldi. “Duygularını öldür ki sen yaşayasın. Öfkeni söndür ki çatışmadan sağ çıkasın” deyişi kulaklarımda çınladı. Kendimi çatışma içerisinde hayal edip, içimdeki öfkeyi nefes kontrolü ile yok etmeye çalışırken, zihnimin susması adına da sayı saymaya devam ediyordum. “4 saniye nefes al, 4 saniye tut, 4 saniye ver” Bu yöntem bende çok etkiliydi ve beni sakinleştiriyordu ama şu an işe yaramamıştı. Tekrar derin nefes aldım ve bu defa gözümün önüne Nida’yı getirdim. Onun bana gülümseyen masum yüzü, içimdeki öfkeyi kısa zamanda silip süpürmüştü. Gözlerimi açtığımda albay dikkatle beni izliyordu. Aynı eğitimlerden o da geçmişti ve benim zihnimi okuyacak tecrübeye ve bilgiye sahipti. “Görev senindir Doğan. Yüzümü kara çıkarma” dedi elindeki kalemle oynarken bakışlarını gözlerime dikmişti. Onun kara komutan lakabını almış bakışlarını şu an tam karşımda görüyordum. Öfkesini ve ciddiyetini bakışlarında saklayabiliyordu. Tıpkı benim sert bakışlarımın altına gizlediğim duygularım gibi. “Emredersiniz Albayım!” dedim coşkulu bir sesle. Cümlem bittiğinde Yiğit albay ayaklandı ve Ateş önüme flash belleğe benzeyen, küçük bir cihaz koydu. Benim cihaza şaşkın şaşkın bakmamdan dolayı. Cihazı tekrar eline aldı ve parmağı ile üzerine bastırıp yukarı doğru ittirdi. Küçücük cihazın içinde küçük bir hamam böceğine benzeyen bir şey çıktı. Merakla Ateş’in gözlerine baktığımda tebessüm etti. “Bu böceği Siraç’ın odasına bırak. Odada kameralar olduğu için ona göre bırakmalısın. Bu size verdiğimiz dronun bir üst versiyonu. Güneş ışığı ile kendini şarj edebiliyor ve bir böcek gibi saklanarak kamufle olabiliyor. Onu kameralara göstermeden bırakman yeterli. Gerisini biz hallederiz” dedi sırtıma hafifçe vurarak. Şaşırmamak elde değildi. Kendimi zır cahil gibi hissediyordum. Teknoloji bu kadar ilerlemiş miydi? Artık gizlilik namına hiçbir şey kalmamıştı. Böceği nasıl aktif edeceğimi bana gösterdikten sonra, çıkmak için kapıya doğru yönelmiştik. Mustafa’nın şifreyi girmesini beklediğimiz sırada Ateş’e doğru yaklaştım ve “Diğer kurtlarla ne zaman tanışabilirim” dedim gülümseyerek. Gülümsememe aynı şekilde karşılık verdi ve “Onlar seni bulur, merak etme” dedi dostane bir tavırla. Odadan çıktığımızda aklımda görevimden çok Nida vardı. O adam onun yanına gitmişti üstelik ben onun yanında yokken. Ya ona bir şey yaptıysa diye içim endişe ile kaplanmıştı. Onun yanından ayrıldığım için kendime kızmakla meşguldüm. Adımlarımı diğerlerinin temposunda attığım sırada Raşit’in olduğu odanın önünde durduk. Mustafa kapıyı açtı ve içeriye baktı. Gördüğüm manzara ile midem alt üst olmuştu. Benimde kendi yöntemlerim vardı ama Dişçi çok dağınık çalışmıştı. Önce adamın dişlerini sökmüş, yetmemiş cımbızla etinden parçalar koparmıştı. Raşit’e bakmamaya çalışarak, dişçiye baktım. Bizi görünce hemen kapıya doğru adımladı. “Konuştu mu it” dedi Mustafa, Raşit’e tiksinti ile bakarak. “Üzgünüm komutanım. Ne yaptıysam konuşmadı” dediğinde Ateş ile göz göze geldik. Ateş beni birkaç adım geriye doğru yönlendirdi ve kulağıma eğildi. “Siraç, asla onu gambazlayacak adamlarla çalışmaz. O yüzden her zaman, ondan bir adım önde olmalısın. Dosyayı dikkatle incele ve incelemen bitince onu yok et ve asla kimseye güvenme” dedi ciddi bir şekilde. Sonra da elini uzattı. “Tanıştığıma tekrar memnun oldum Doğan. Aramıza tekrar hoş geldin” dedi ve Yiğit albay ile başka bir odaya girip gözden kayboldular. Mustafa midesi bulanmış bir ifadeyle yanıma geldi. Benim albayın ve Ateş’in sorgu odasına girmesini anlamaz bakışlarıma baktı. “O odada sığınağa açılan bir geçiş kapısı var. Mafyanın içindeki bir adamın askeri bir karakola girerken kamera görüntülerinin ya da uydu görüntülerinin boy boy sergilenmesini istemezdik öyle değil mi?” dediğinde merakla gözlerine baktım. “Benim niye bu sığınaktan haberim yok” dediğimde güldü. “Çünkü senin bu karakolda geçirdiğin süre bunu öğrenmene yetecek kadar olmadı. Artık her karakolda bunlardan var. Gizli geçitler” dedi yüzüme kınar bir şekilde bakarak. “Ne bileyim. Hiçbir karakolu inceleyecek kadar kalmadım ki. Benim en uzun kaldığım karakolda da böyle bir şey yoktu. Gerçekten kendimi cahil hissettim. Yazıklar olsun bana” dedim Mustafa’nın omuzuna kolumu atarak. Mustafa ise öksürdü. “Bu ne samimiyet asker. Karşında binbaşı var!” dediğinde hemen esas duruşa geçtim. İçimden de “Ulan ben seni bin kere…” diye küfürler savuruyordum. Mustafa ise bu halimden çok eğleniyor ve kahkahalarla gülüyordu. “Tamam lan, şaka yaptım. Kimse yokken halam oğlu gibi davranabilirsin” dedi gülmesine devam ederken. Onu arkamda bırakıp hızla soyunma odasına doğru ilerledim. Dolabımı açıp telefonu elime aldım. Telefonun açılma süresi bana hiç bu kadar uzun gelmemişti. Ard arda gelen mesajlarla Cihat’ın ve Nida’nın beni defalarca aradığını gördüm. Mustafa’nın odasına gittim ve “Arabanın anahtarlarını ver” dedim acele etmesi adına elimi ona doğru sallayarak. “Doğan. Saçma sapan bir şey yapma” dedi gözlerime dikkatle bakarak. “Nida’ya bir şey olmuş olabilir. Beni defalarca aramışlar. Ver şu anahtarı hadi!” dedim yerimde duramıyordum. “Tamam. Bende seninle geliyorum” dedi Mustafa ceketini askıdan aldı ve çekmeceden eşyalarını alıp kapıya doğru yöneldi. Ben acele ettikçe zaman yavaşlıyor gibi geliyordu. Sanki hızlı hareketlerim bile yavaştı. Arabaya bindiğimizde hızla arabayı çalıştırdım ve tozu yerden kaldırırcasına hareket ettirdim. Mustafa sakinliğini koruduğu sırada, “Nida artık o hastanede kalamaz. İsterseniz bu akşam bizde kalın” dedi ciddi bir şekilde. “Doktoru ile konuşurum. Eğer durumu iyiyse konağa gideriz. Misafirliğin zamanı değil” dedim gözümü yoldan ayırmıyor ve arabayı hızla sürüyordum. “Konaktaki çalışanlara ne kadar güvenebilirsin Doğan. Hiç bu açıdan düşündün mü?” dedi bir yandan arabanın tutunma yerlerinden tutunup savrulan arabada sabit kalmaya çalışıyordu. Söylediği söz ile düşüncelerim birbirine karıştı. Olabilir miydi? Siraç gibi bir adamın konağa köstebek sokması muhtemel bir durumdu. Düşüncelerim birkaç gün öncesine gittiğinde bizim konağa geldiğimizi ve Nida’nın kaçtığını bilerek konağa baskın yapan Siraç değil miydi? Mustafa haklı olabilirdi ama onlarda kalmakta çözüm değildi. Ne kadar süre misafir olabilirdik ki. Aklıma gelen fikirle kararımı vermiştim. Önce konaktaki köstebeği ortaya çıkarmam gerekiyordu ve bunun için de Cihat’tan yardım isteyecek ve Nida’nın taburcu olmasının ardından birkaç gün Mustafa’nın evinde kalacaktık. “Tamam dayım oğlu. Eğer doktor Nida’nın taburcu olabileceğini söylerse bu akşam sizdeyiz” dedim göz ucuyla da Mustafa’ya bakıyordum. “Dur, ben hanımı arayıp haber vereyim. Başka türlü beynimi sever” dedi telefonuna bakarken. Sonra da telefonunu gözüme sokmaya çalışarak. “Görüyorsun demi, ne kadar da yavaş. Oysa bu elmalı telefon olsaydı, şimdiye çoktan aramıştım hatunu” dedi zevzeklikte sınır tanımayarak. “Tamam ulan. Akşam gelirken telefonunu da alır öyle gelirim” dedim artık bıkmış ve yakamdan düşmesini istercesine. Ne telefon sevdasıymış bitmek bilmedi. “Aslansın sen halam oğlu. Yalnız sen telefonu bana gizliden ver olur mu? Hanımın yanında verme” dediğinde “O niye lan” dedim merakla Mustafa’ya bakarak. “Var bir bildiğim, sen dediğimi yap” dedi keyfi yerine gelmişti. İşin yoksa bir de telefoncu ara dur. Bunca işimin arasında Mustafa’nın özel isteklerini yerine getirecektim. Ona çok kızsam da Nida ile kavuşmamın mimarı Mustafa’ydı. O yüzden de telefonu hak etmişti. Hastanenin önüne arabayı park ettiğim sırada endişem tekrar üst seviyelere tırmanmıştı. Anahtarları Mustafa’ya fırlattım ve adımlarımı hızlandırıp hastaneye doğru girdim. Üst kata nasıl çıktığımı bilmiyorum. Odanın kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım ve kapıyı yavaşça açtım. Nida’nın uyuduğunu gördüğümde içime bir rahatlık hızla yayıldı. Her şey yolundaydı ama dikkatimi çeken bir detay vardı. Nida’nın boynunda bir bant vardı. Bu bandın sebebi ne olabilirdi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE