Fırıldak Mustafa

2689 Kelimeler
Doğan’ın Anlatımı Kapının eşiğinde öylece kalakaldım. Zaman o an durdu sanki, etraftaki sesler uğultuya dönüştü. Gözlerimi kıstım. Bakışlarım, Nida’nın boynuna yapıştırılmış o banda kilitlenmişti. O bant orada öylece duruyordu. Sanki Siraç’ın pis eli oraya değmiş gibi canımı yakıyordu. İçimde bir yerlerin öfkeden kudurduğunu, kemiklerimin ise un ufak olduğunu hissettim. Mustafa, arkamda içeriye girmemi bekliyordu ama ben kapıda donmuş kalmıştım. Cihat, benim içeri girmeden doğrudan o noktaya baktığımı, fark edince yerinden hızla fırladı. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim kadar ağır bir suçluluk ve ezilmişlik vardı. Hicran anneye baktığımda ise durumun vahameti kalbime bir bıçak gibi saplandı. Kadıncağızın gözleri kan çanağına dönmüştü. Başına bir yazma sarmış, ağrıyan başının acısını dindirmeye çalışıyordu. Cihat yanıma kadar gelip, “Enişte, biraz konuşalım mı?” dediğinde sesindeki o titremeden iyi şeyler olmadığını anlayabiliyordum. Nedenini de az çok tahmin ediyordum ama neler olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Tüm detaylarını bilmeliydim. Sesindeki o çaresizlik, bir abinin kardeşini koruyamamış olmasının verdiği ağırlıktı. Mustafa, göz ucuyla bana baktı "Sen git. Ben buradayım, merak etme" dedi ve odaya girip sandalyeye oturdu. Cihat ile birlikte, bahçeye indik ve en sakin, en kuytu yerdeki bir banka oturduk. Hava yeni kararmaya başlamış, akşam ezanı yeni okunmuştu. Benim içimdeki karanlık, akşam ezanından daha önce ortaya çıkmıştı. Nida’yı o halde gördüğümde, güneşim de onunla birlikte ışığını dağların arkasına sakladı. Yerini zifiri bir karanlığa bırakarak. Cihat’ın omuzuna elimi koydum. "Ne oldu? Her şeyi anlat" dedim, onu teselli etmeye çalışarak. Cihat başını öne eğdi. Bakışlarını toprağa sabitledi, sanki yer yarılsa da içine girsem diyordu. Yüzüme bakmaya utanıyordu. "Enişte senden çok özür dilerim. Büyük hata ettim. Kardeşime sahip çıkamadım" dedi. Sesi o kadar kısık, o kadar mahcup çıkıyordu ki. "Hayırdır Cihat?" dedim. Sesim biraz daha sert çıkmıştı ama ona kızdığımdan değil, içimdeki o volkanın patlamaya yer aramasındandı. Aslında her şeyi az çok biliyordum. Ateş’in bana izlettiği o kayıtlardan, Siraç’ın hastaneye geldiğini biliyordum. Gelir gelmez de doğrudan Nida’nın yanına gittiğini tahmin edebiliyordum. Ama Cihat’tan duymam gerekiyordu. O anın tüm detaylarını, o odada yaşanan her şeyi onun dilinden dinlemeliydim. Cihat derin bir nefes aldı, yüzünü elleriyle sıvazladı. Bakışları hala yerdeydi. Yüzündeki endişe ve utanç hiç eksilmemişti. "Sen gittikten sonra odaya genç bir erkek hemşire geldi," diye başladı anlatmaya. "Her zaman ki hemşirelerin konuştuğu gibi konuştu... Bize, doktorun ve başhemşirenin geleceğini, kontrollerin uzun süreceğini ve bu esnada refakatçilerin kesinlikle odada olmaması gerektiğini söyledi. Prosedür böyleymiş. Annem itiraz etti, odadan çıkmak istemedi ama adam ısrarla çıkmamızı söylediğinde bende annemi alıp bahçeye çıktım. Böyle bir şey olacağını bilemezdim. Bilsem, beni kesseler o odadan adımımı atmazdım” dedi neredeyse ağlamaklı bir ses tonuyla. “Cihat sadede gel. Nida’ya bir şey mi oldu?” dedim Cihat’ı omuzlarından tutmuş, yüzünü bana çevirmiştim. Korkum arttıkça öfkem yükseliyordu. Cihat, gözlerime baktı. Gözleri dolmuştu. “Biz bahçedeyken, aradan yarım saat geçti geçmedi, telefonum çaldı. Nida arıyordu...Telefonu açtığımda sesi titriyordu, o ses ömrüm boyunca kulaklarımdan gitmeyecek. “Abi acilen gelir misin? “ dedi ve telefonu kapattı. Sesinden anlamıştım. Bir şeyler olmuştu. Annemin görmesini istemedim. Onu bahçede bıraktım " dedi ve derin bir nefes aldı. Cihat bunları anlatırken ben yumruklarımı o kadar sıkmıştım ki, tırnaklarımın avucumu battığını hissedebiliyordum. "Sonra?" dedim dişlerimin arasından. "Sonra ne oldu?" "Odaya bir koşuşum var ki, merdivenleri kaçar kaçar çıktım bilmiyorum. Kapıyı açtığımda...Yerde cam kırıkları ve kan vardı. O kanı gördüğümde beynime bir bıçak sapladılar sanki. Nida yatağın ortasında büzülmüş, elinde bir peçeteyle boynunu tutuyordu. Serum yerinden kan sızıyordu, yatağın içi hep kandı. Panikle yanına koştum. O boğazındaki kesik... Küçük ama derindi. Hemen hemşireyi çağırdım, serumunu tekrar taktırdım. Hemşirenin söylediğine göre, serumunu sert bir şekilde çekip çıkardığı için kanaması olmuş. Hemşire, Nida’nın boğazındaki kesiği gördüğünde duraksadı. Hemen kesiğin üzerine bir bant yapıştırdı. Çıkarken de “Hasta intihara meyilli. Boğazını kesmek istemiş. Psikoloji servisine yönlendirmeliyim' dedi. O an gözüm döndü. “Sakın” dedim, “Sakın bu olay buradan dışarı çıkmayacak! Aksi taktirde siz zararlı çıkarsınız” hemşire bu sözümle ikna olmuş gibi görünse de emin değildim ama o anda Nida’nın hıçkırarak ağladığını görünce hemşireyle sonra konuşmaya karar verdim ve Nida’nın yanına oturdum. Ona sarıldığım sırada, odayı temizleyip gittiler. Nida ile odada yalnız kaldığımızda “Anlat güzelim. Ne oldu sana anlat hele” dedim saçlarını okşayarak. Nefesini zor düzenledi ve konuşmaya başladı. “Abi o buradaydı” dedi. Siraç iti gelmiş enişte. Bizim dibimizdeki odaya rahatça sızmış. Elini kolunu sallayarak odaya girmiş" Nefesimin kesildiğini, göğüs kafesimin daraldığını hissettim. Cihat’ın omuzlarına tekrar yapıştım, onu hafifçe sarstım. "Nida'ya bir şey mi yaptı? O mu kesti boğazını? O mu incitti onu!" Baştan anlat demiştim ama bu kadar da değil. Ağır çekimde dinliyordum olayları. Nida’ya zarar veren ellerini kırmam gerekiyordu ve bu nedenle de acilen bunu öğrenmem gerekiyordu ama Cihat, lafı uzattıkça uzatıyordu. Cihat kafasını sağa sola salladı. "Hayır, o dokunmamış. Siraç odaya girip “Eğer Doğan’la evli kalırsan, onu öldürürüm” demiş. “Sen dul kalırsan aşiret kararıyla benimle evleneceksin” demiş. Kısacası Nida’yı seninle tehdit etmiş. "Kesik nasıl olmuş peki" “Nida ondan kurtulmak için, kırık cam parçasını boğazına dayamış. Fazla bastırdığı için kesilmiş. Siraç, o şekilde odadan çıkıp gitmiş. Yani Siraç, Nida’ya dokunmamış. Nida’yı bu kadar üzen şey, Siraç’ın sana zarar verecek olmasıymış. Bana dedi ki” dedi ve sustu. Söyleyip söylememekte kararsız kalmıştı. “Bunu söylediğimi bilmesin enişte. Aramızda kalacaksa söyleyeyim. Bilmek hakkın” dediğinde. “Şüphen mi var” dedim tek kaşımı kaldırarak. Bu sözüm onu rahatlatmış olacak ki derin bir nefes alıp konuşmasına devam etti. “Nida, sırf Siraç sana zarar vermesin diye senden boşanmayı düşünüyor” dedi. Bunu bir çırpıda söylemişti. “O it bana ne yapabilir de böyle saçma bir karar alıyor. Onca teröristin, piçin içinde sağ kalmışım. Kıçı kırık Siraç mı bana zarar verecek” dedim öfkeden sinirim alt üst olmuştu. Ne demek boşanmak. Ne demek…Asla. Ben Nida olmadan bir gelecek hayal edemem. Üstelik, Siraç’ın korkusundan boşanacakmış. Bu kız hastalanınca olan aklını da kaybetti. O doktorun verdiği ilaçlardan mı düşünemiyor. Benim asker olduğumu ve her an ölümle burun buruna yaşadığımı bilmiyor mu? Onun gözünde, ben bu kadar kolay ölecek yetenekte biri miyim? “Nida, “Ben şimdi ne yapacağım” diye sayıklarken sinir krizi geçirdi. Sakinleştirici yaptılar, ancak öyle uyudu. Uyandığında sana boşanmadan bahsederse onu vazgeçir. Gerekirse benim anlattığımı söylemekten çekinme. Yeter ki vazgeçsin bu saçma düşünceden. Onu bir tek sen vazgeçirebilirsin,” dedi gözlerime bakarak. “Eyvallah!” dedim sırtına hafifçe vurarak. “En doğrusunu yaptın. Gerisini ben hallederim” dedim sakin bir ses tonuyla. İçim öfke kusuyordu ama dışım sakin görünmeliydi. Cihat, Siraç’ın nasıl bir adam olduğunu benim kadar bilmiyordu. Bu nedenle de olaydan kendini sorumlu tutuyordu. Aklıma gelenle tekrar Cihat’a döndüm. “O, size odadan çıkın diyen hemşire nerede. Onunla konuşmam lazım” dedim banka yaslanarak. “Konuşamazsın. Nida uyuyunca başhekime çıktım. Durumu anlattım. Ama adam, bizimle konuşur konuşmaz, istifa dilekçesini verip kayıplara karışmış. İş arkadaşlarına, Azad ağanın hastanesinde işe başlayacağını söylemiş. Yani adamı arıyorsan, Siraç’ın hastanesine gitmelisin” dedi hala gözlerinde mahcubiyet vardı. “Gideriz, iadeyi ziyaret lazım demi” dedim boynumu sağa sola kıtlatarak. Sinirden tüm kaslarım gerilmişti. “Kardeşimi koruyamadım enişte... Çok özür dilerim," dedi tekrardan. Cihat’ın sesi ağlamaklı bir hal alınca, hafifçe sırtına vurdum. Öfkem hala diriydi, hem de hiç olmadığı kadar... Ama Cihat’ın bir suçu olmadığını, Siraç’ın her boku yiyebileceğini biliyordum. "Özür dileme Cihat. Asıl suçlu benim. Onu yalnız bırakmamalıydım. Seninle alakalı değil," dedim. Cihat, reddedecek oldu onu elimle susturdum. Daha fazla vicdan yapmasına gerek yoktu. Aklıma gelen diğer detayları ona anlatmalıydım. Bu konuda güvenebileceğim tek kişi Cihat’tı. “Hastane Nida için güvenli değil. Bugün bunu daha iyi anlamış olduk” “Tamam enişte. Hemen konağa geçelim. Özel doktor getiririz” “Olmaz. Konakta güvenli değil” dedim “Nasıl olur!” dedi Cihat şaşkınlıkla. “Konakta köstebek var Cihat. O köstebeği bulmadan da konağa dönemeyiz” dedim. “Emin misin enişte? Konak çalışanları yıllardır bizimle çalışırlar. Hiçbir yanlışlarını görmedim. Hepsi bize sadıktır” dedi Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. "Para her şeyi değiştirir Cihat. O it parayla her şeyi yaptırabilir. İnsan oğlu çiğ süt emmiş. Kimseye güvenemeyiz. O köstebek ortaya çıkmadan, Nida'yı konağa götüremem. Ben ve Nida birkaç gün Mustafa'da kalacağız. Senden tek isteğim, o köstebeği bulman” “Nasıl olacak. Nasıl bulabilirim” dedi Cihat, merakla ağzımdan çıkacak cümleleri bekliyordu. “Yalan söyleyeceksin. Bu yalanı sadece sen ve ben bileceğiz. Konaktakiler, hatta Hicran anne bile öyle bilecek. Onlara Diyarbakır’a dedenizin evine gittiğimizi söyleyeceksiniz. Bir süre orada kalacağımızı bilecekler. Bu haberi Siraç’a ilk uçuran kişi köstebektir. Ya da herhangi bir köstebek olup olmadığını, dedenizin evinin etrafındaki Siraç’ın adamlarıyla da anlayabilirsiniz” dedim kendimden emin bir şekilde. “Haklısın enişte. Öyle yapalım da sen nasıl anladın konakta bir köstebek olduğunu” “Konağa geldiğimizde Azad ağanın ve Siraç’ın konağa damlamasından, Nida’nın kaçtığını konak dışında kimse bilmezken, Siraç’ın haberi olmasından ve Nida’nın hastanede olduğunu, benimde onun yanında olduğumu bilmesinden” “Ben nasıl bunu düşünemedim. Evet, hiç aklımıza gelmedi” “Üstelik, beni öldüremeyen adamını bizim karakola göndermiş ve teslim olmasını istemiş” “Buna şaşırmadım. O göndermese Raşit kendi cezasını kendisi keserdi. Onun için başarısız olmak ölüm sebebi. Siraç, böyle adamlarla çalışır. Aslında bu olay dışında bizim işlerimize hiçbir zararları olmadı. Bizim girdiğimiz ihalelerden gönüllü olarak çekildiler. İşi biz alalım diye ama işte doğru yolda değiller” “Biliyorum. Siraç’ın attığı her adımı, yaptığı tüm pislikleri biliyorum. Siz, Berat ile Dilan'ın düğün ziyaretini daha fazla ertelemeyin. Nida ve ben, doğrudan Azad ağanın konağına geliriz. Hem konakta onunla görülecek küçük bir hesabım var.” Dedim uzaklara bakarak. Cihat başıyla onayladı ve “Nasıl istersen enişte. Komutan sensin” dedi gülümseyerek. “Neyse, Nida’yı görmem gerekiyor. Siz de konağa dönün. Biz buradan, Mustafa’ya geçeceğiz” dedim ellerimle dizlerime hafifçe vurup ayaklanarak. Cihat’la konuşmamızın ardından, odaya girmeden Nida’nın doktoruyla konuştum. Gerekli işlemleri yapmasını, ilaçlarını ve saatlerini bildirmesini, Nida’yı acilen taburcu etmesini söyledim. İlk önce reddetse de durumun bir güvenlik açığından gerekli olduğunu söyleyip, askeri kimliğimi gösterdim. Bu nedenle de zorluk çıkarmadan onay verdi. Nida’nın yanına gittiğimde Cihat ve Hicran anne ayaklanmış, gitmek için hazırlanıyorlardı. Onlarla vedalaştıktan sonra, Mustafa’yı da arabaya gönderdim. Nida ile yalnız kalmam gerekiyordu. Herkes gittiğinde yavaşça yatağın kenarına oturdum. O kadar masum uyuyordu ki. Melek gibiydi. Onun benim için endişelenmesi ve beni korumaya çalışması içimdeki hisleri daha da körüklemişti. Kalbimin benden önce Nida’yı seçmesi ve onun için çırpınmasının ne kadar da doğru olduğunu şimdi daha da iyi anlıyordum. O benim ilkim ve sonumdu. Ömrüm ve can yoldaşımdı. Birbirimizi tanıdıkça daha da köklenen bir bağımız olacaktı. Ama şimdi onu bu saçma düşüncelerinden vazgeçirmem gerekiyordu. Elimi yanağına götürdüm ve hafifçe yanağını okşadım. “Ceylan gözlüm. Uyan hadi. Ben geldim” dedim kulağına yaklaşarak. Nida gözlerini yavaşça açtığında, beni doğrudan yatağının başında beklerken buldu. Beni net bir şekilde görünce, gözleri anında buğulandı, o siyah gözlerinde korkuyu ve acıyı gördüm. Ama bakışlarını hızla benden kaçırdı. "Ben annemle kalmak istiyorum Doğan. Sen konağa dön, burada durma daha fazla," dedi sesi buz gibi soğuk çıkarken, derinlerde bir yerde titriyordu. Beni kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Beni korumak için, canımı o itin ellerinden kurtarmak için. “Ben senin kalbini yerim güzel gözlü sevdiğim” dedim içimden. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Kaçırdığı bakışlarını gözlerime kenetledim. "Her şeyi biliyorum ceylan gözlüm," dedim en yumuşak sesimle. "Ben senin için korkarken, sen benim canımı mı dert ediyorsun kendine? Etme…" Gözleri gözlerimdeyken, duyduklarıyla saklamaya çalıştığı yaşlar süzüldü yanaklarından. Devam ettim, "Ben ne operasyonlardan geçtim ne ölümlerden döndüm. Üstümde taşıdığım bu üniformanın hakkını vermek için Azrail ile kaç kere pazarlık ettim biliyor musun? O it bana hiçbir şey yapamaz, ama ben onun nefesini keserim. Ben seni de kendimi de daha yeni yeşeren aşkımızı da korurum. Sana namusum üzerine söz veriyorum. O şerefsiz asla bize dokunamayacak. Yeter ki sen benden yüz çevirme. Yeter ki onun istediği o ayrılığı, o mutluluğu ona verme. İşte ben asıl o zaman ölürüm güzel gözlüm. Ama sen ve ben bir olursak, senin için dünyayı bile karşıma alırım." Nida daha fazla dayanamadı, hıçkırarak boynuma atıldı. Öyle bir sarıldı ki, kemiklerimin sızladığını, kalbinin benimkiyle aynı tempoda, delice çarptığını hissettim. "Çok korkuyorum Doğan... Sana bir şey olmasından, seni benden koparmalarından çok korkuyorum," diye fısıldıyordu hıçkırıklarının arasından. "Korkma ceylan gözlüm. Ben koskaca Türk askeriyim. Siraç gibi ne çakalların leşini serdim önüme. O sadece havlar, diş geçiremez bize," dedim kokusunu içime çekerken. Mustafalar'da kalacağımızı söyleyince Nida biraz duraksadı ama itiraz etmedi. Şehir merkezine geçtiğimizde, gözüm bir telefoncu dükkanına takıldı. Arabayı aniden durdurdum. “Birkaç işim var. Siz arabada bekleyin” dedim ve telefoncuya girip söz verdiğim telefonu aldım. Kartımı patlatan Mustafa’ya söverek. Sonra, tatlıcıdan tatlı aldım ve önünden geçtiğim çiçekçide gözüme takılan bir buketle çiçekçiye girdim. Nergis ve papatyaların özenle yapılmış buketine baktım bir süre. Sonra masaya doğru yaklaştım ve “Bu buketi almak istiyorum” dedim. “O başkasının siparişi, dilerseniz size hemen yenisini hazırlayabilirim” dedi satıcı kız gülümseyerek. “Hayır. Vaktim yok. Siparişiniz acil değilse ben bunu alsam, nasıl olur” dediğimde kız siparişin detayları için masadaki evrağa göz gezdirdi. Sonra da gülümseyerek. “Tamamdır. Bir saat sonrasında teslim alınacakmış. Sizin nasibinizmiş” dedi buketi biraz daha süsledi ve bana uzattı. “Teşekkür ederim” dedim ve parayı uzatıp, arabaya doğru ilerledim. Nergislerin ve papatyanın o muhteşem kokusu ciğerlerime dolarken, aklıma yaylada geçirdiğim o huzurlu günlerim ve çocukluğum geldi. Bir an geçmişe gidip, tekrar şimdiki zamana ışınlandım. Arabaya geldiğimde, arka kapıyı açıp Nida’ya buketi uzattım. “Benim için mi?” dedi şaşkınlıkla gözlerime bakarken. “Evet, Mustafa’ya alacak halim yok ya” dedim gülümseyerek. Mustafa hemen atıldı. “Aman, sakın bana çiçek alma. Yanlış anlaşılır halam oğlu. Maazallah” dedi pis pis sırıtarak. Nida, çiçekleri kokladı ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana sarıldı. Yanağıma ufak bir öpücük kondurup, “Teşekkür ederim kocam” dedi kulağıma yaklaşarak. Ne! Nida bana “Kocam mı?” demişti. Kulağına doğru eğildim. “Bir daha söyle” dedim gülümseyerek. “Kocam!” dedi bu defa daha içten daha samimi bir şekilde. İçimde bir şeyler kıpırdandı. Tüm vücudumu sıcak bir ürperti sardı. Aynı anda ikisi nasıl oluyor diye sormayın, ben de ilk kez yaşadım. Kalp atışlarım hızlandı. “Rica ederim karıcığım” dedim kulağına eğilerek. “Flörtleşmeniz bittiyse gidebilir miyiz? Yemekler soğuyacak” dedi Mustafa arkaya doğru dönerek. “Sus lan. İki dakika huzur vermedin” dedim Nida’dan ayrılıp arabanın ön kapısını açarak. Koltuğa oturduğumda da aldığım tatlıyı ve telefonu kucağına bıraktım. Poşetin içerisine şöyle bir baktı ama çıkarmadı. “Keşke hediye paketi yaptırsaydın” dedi telefona bakıp burun bükerek. “Kartımın içinden geçti. Hediye paketi eksik olsun” dedim sitemkâr bir şekilde. “Neyse, teşekkür ederim halam oğlu” dedi Mustafa sırtıma vurarak. “Yeter ki o çenen kapansın. Verdiğim paraya acımıyorum” dedim ve arabayı hareket ettirdim. Mustafa’nın evinin önüne geldiğimizde, Zeynep yengem bizi kapıda o sıcak gülümsemesiyle karşıladı. Nida’yı görünce hemen koluna girdi, "Hoş geldin canım, çok geçmiş olsun" diyerek içeri buyur etti. Mustafa ise kasılarak, elindeki paketleri mutfağa götürdü. İçeri girdiğimizde, banyoda ellerimizi yıkadık. Salona geçtiğimizde, Zeynep yengem orduya yetecek kadar enfes yemekler hazırlamıştı. Sofraya oturduğumuzda, tam yemeğe başlayacakken Mustafa, Zeynep'e dönüp gülümsedi. "Hatunum, sana bir sürprizim var," dedi ve az önce benim aldığım o paketi, büyük bir ciddiyetle çıkarıp karısına uzattı. Şaşkınlıkla Mustafa’ya bakakaldım. Zeynep yengem paketi heyecanla açıp o son model telefonun markasını görünce bir sevinç çığlığı attı, Mustafa’nın boynuna sarıldı. Mustafa ise oskarlık bir performansla, sesini hafifçe titreterek devam etti: "Bunu almak için aylardır para biriktiriyorum hatun. Gece gündüz demedim, kuruşu kuruşuna ekledim. Üstüne borçlandım ama karıma helali hoş olsun ama bak bir yıl benden hediye falan isteme, hepsini peşinen aldım sana, bu telefonla. Cebimde beş kuruş para kalmadı valla. Ama karıma değer." Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, Mustafa’nın bu pişkinliğini, bu dolandırıcı halini, bu duygu sömürüsünü izliyordum. Nida bile şaşırıp benimle bu performansı izledi. Bana bakıp kıs kıs gülüyordu. "Ulan fırıldak Mustafa... Ulan sen nasıl bir mahluksun! Benim aldığım telefonla, benim verdiğim parayla yengeme hava atıyor, bir de duygu sömürüsü yapıyor ya! Utanmadan “aylardır biriktirdim” diyor. Yalana da bak. Bir de sonrasını da düşünmüş. “Bir sene hediye isteme benden” diyor. Ulan bari gözümün önünde yapma. Kandırıldığımı bilmeyeyim demi. Niye şaşırıyorsam. Bunu ondan bekler miydim? Tabii ki de beklerdim. Tam Mustafa'lık bir hamle. Seni bana akraba eden, genlerimi seveyim emi... Yine yaptın yapacağını fırıldak Mustafa!" dedim içimden. Mustafa bana bakıp göz kırpınca, “Görüşeceğiz seninle” bakışı gönderdim. Elbet elime düşersin. Nasılsa telefonun faturası bende. Yengeme “telefonu bana ödetti” dersem, onu bir hafta eve almaz. Elime düştün Mustafa, inşallah bana başka yanlış yapmazsın. Yaparsan yenge kartımı oynarım. O zaman sen düşün başına gelecekleri…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE