Gün Batımı Terasında uzun vakit geçirmiştik. Barış ahşap panellere sırt üstü uzanıp kolunu başının altına koyarak biraz uyumuştu. Ben de bu sırada telefonuma gökyüzünü betimlediğim kısa bir yazı yazmıştım. Yazarken dudaklarıma yerleşen küçük gülümsemenin anlamı hasretti, kelimelerimi sahiden çok özlediğimi o an hissetmiştim.
Birkaç saatin ardından Barış yerinde kıpırdandığında, “Orası çok rahatsızdır…” diyerek kendi kendime konuşmuştum. Tam o esnada uyanmış olacak ki, “Evet…” diyerek doğrulmuştu.
“Uykunu alabildin mi?” soruma cevaben başını belli belirsiz sallamıştı. Yüzünü uyku mahmuru görmek hoşuma gitmişti. Zaten sert bir mizacı yoktu ama dağınık saçları, hafif şiş yüzü ve kısık gözleriyle sahiden pandaya benziyordu. O an bunu düşünmek gülme isteğimi tetiklemişti fakat dudaklarımı birbirine bastırarak bunu engellemiştim. Nedense o an pandaya benzetilmekten hoşlanmayacağını düşünmüştüm, halbuki gülüp geçerdi.
“Sıkılmadın değil mi?” diye sorduğunda başımı olumsuz anlamda iki yana sallamıştım. “Sıkılmadım.”
Dudaklarını çok hafif kıvırıp başını sevindiğini gösterir gibi hafifçe sallayacağı sırada bir ağrı hissetmiş olacak ki yüzünü buruşturmuştu. Orada herhangi bir yerinin tutulmaması tuhaf olurdu zaten. Boynunu sırasıyla iki omzuna yatırıp tam tur döndürmeye çalışarak yaptığı egzersizlerle rahatlamaya çalışmıştı. Bu sırada gözümü dikip onu izlediğimin farkında mıydı bilmiyorum ama gayet doğal bir şekilde ayağa kalkıp, “Hareketlenmiştir sokaklar, gel hadi.” demişti.
Oturduğum yerden başımı kaldırıp gözlerine bakarken, “Nereye gideceğiz?” diye sormuştum fakat bu soru gerçekten dudaklarımdan istem dışı dökülmüştü, refleks gibi. Hatta bunun böyle olduğunu ellerini iki yana açıp, “Bak ya…” diyerek yürümeye başlayan Barış ile anlamıştım. “Hala nereye diye soruyor.”
Tepkisine gülerek yerimden kalkmış, yanına ulaşmak için koşmuştum. Sessizce sahilde yürüyerek iskeleye gitmiş, tekrar vapura binerek Konak’a varmış, saat kulesinin önünde fotoğraf çekinmiştik. İlk durağımız Arkeoloji müzesiydi ve orada yaklaşık bir buçuk saat vakit geçirmiştik. Oranın ardından Sanat Merkezini gezdikten sonra ziyaretçilerin düşüncelerini yazdığı defteri okumuş; defterde gördüğümüz, “Bazıları sanatın sanat için olduğunu söyler, bazıları da sanatın toplum için olduğunu. Biz arkadaşlarla sanatı fotoğraf için kullandık, teşekkür ediyoruz.” Notuyla yeni bir konuşma konusu bulmuştuk. İkimiz de sanatın toplum için olduğunu düşündüğümüz için uzun soluklu bir muhabbet olmamıştı, deftere ikimiz adına da bir not yazıp oradan ayrılmıştık. Sonraki durağımız Atatürk Müzesi olmuştu. Yakınlardaki meşhur bir fırına gidip boyoz ve yumurta yemeyi de unutmamıştık.
Bomba yiyebilmek için girmemiz gereken sırayı gördüğümde, “Bir kurabiye yemek için bu kuyruğu beklemeye değer mi gerçekten?” diye homurdanmış, “Bence çok seveceksin.” diyen Barış’a inanmamıştım. Küçük mekânda boş bir masa bulma şansını yakalayınca, daha doğrusu Barış hemen boş yere oturmamı söyleyince sıradan çıkıp onu beklemeye başlamıştım. Elinde bir tabak iki çatalla gelmiş, garsondan çay istedikten sonra da karşıma oturmuştu.
“Hamuru ne kadar inceymiş…” demiştim altındaki çikolatayı görebildiğim hamura bakarken, normal bir kurabiye hamuru değildi. Bir şey söylemeden çatalımı uzatmıştı. Çatalı bombaya batırdığım an akan çikolata gözlerimin iştahla parlamasını ve dudağımdan küçük bir mutluluk nidasının çıkmasını sağlamıştı. Akışkan ve sıcak bir çikolataya sahip her şeyi çok severdim ve elime yüzüme bulaştırarak yemekten hiç gocunmazdım. Barış’ın bunları bu kadar sevmediğini yalnızca bir çatal yemesinden anlayabilmiştim.
Tek kaşını kaldırarak, “Değer miymiş sırayı beklemeye?” diye sorduğunda gülerek onu onaylamıştım.
Yedikten sonra ben tam gaz gezmeye devam etmek isterken Barış biraz dinlenmek istediğini söylemişti. Onunla ne çabuk yorulduğuyla ilgili alay ettiğim için birkaç saat sonra üzülecektim. Sahiden yorgun olduğunu gördüğüm için çimlerde oturmayı kabul etmiştim. Barış yine uzanmış, hatta biraz uyumuştu. Uyandığında güneşin batmamış olmasına sevinmiş, “Hadi kalk, geç kalmayalım.” diyerek beni ayaklandırmıştı. Bu defa nereye gideceğimizi sormamıştım zira geç kalmak istemediği yerin güneş olduğunu anlamıştım.
O ana kadar yürüyerek gezmiştik, güneşin batışını izleyeceğimiz yere arabayla gitmiştik. Sürekli adını duyduğum tarihi asansöre binmiştik. Asansörle çıkarken izlediğim manzara ayrı, çıktığımız yerdeki manzara ayrı güzeldi. Gökyüzünün pembeliği denizin üzerinde dalgalanıyordu. Bu manzaraya karşı bir şeyler yiyip içerken sohbet ediyorduk.
Sonunda muhabbeti en merak ettiğim konuya getirmiş, “Çalışmayı neden bırakıyorsun?” diye sormuştum.
Sevgili okurum bu soruyu öyle olağan bir edayla sormuştum ki konuşurken yüzüne dahi bakmıyor, tatlımdan aldığım bir parçayı manzarayı izleyerek ağzıma götürüyordum. Ondan, “Hastayım.” cevabını duymayı, belki de bunu öylesi açık ve rahat bir tavırla ifade edebilmesini beklemiyordum. Bu yüzden başlangıçta algılayamamış kaşlarımı kaldırarak ona dönerken, “Nasıl yani?” diye sormuştum. “Ciddi bir şey mi?”
“Öyle denebilir.” derken hafif bir sırıtışı dudaklarına yerleştirmesi onu anlamamı güçleştiriyordu. Bir insan ölme ihtimalini anlatırken bile gülümseyemezdi, bir insan ölümü bile kucaklayamazdı ama Barış yapıyordu işte, kolları her şeyi sarıp sarmalayacak kadar geniş yüreği her şeyi kabul edecek kadar büyüktü. İçten içe korktuğunu çok iyi biliyordum ama o korkusunu bile sahiplenip sevdiği için canı hiç yanmıyordu.
Çatalımı bırakıp bütün dikkatimi ona verirken, “Tedaviye başlandı mı? Onun için mi bırakıyorsun? Yoruyor mu seni çalışmak?”
“İkisi de değil. Teşhiste çok geç kaldık, tedavi kalan vaktimi çalmaktan başka bir işe yaramıyor…” Kalan vaktim dediği an hissettiklerimi size anlatamam. Duygularım bedenime o kadar ağır gelmişti ki taşıyabilmek için oturduğum yerde bir yere tutunma ihtiyacı hissetmiştim. Sandalyeyi sımsıkı tutarken biraz geri çekilmiş, “Hayır…” diye çıkışmıştım, itirazım tedaviyi işe yarar hale getirebilecekmiş gibi.
“Bak sakın kandırma beni. Hasta gibi görünmüyorsun bile…” cümlesini devam ettirememiştim. Tanışmamızdan o yana çok da uzun zaman geçmemişti ama ona şöyle bir baktığımda ilk güne göre ne kadar zayıfladığını fark etmiştim, yüzündeki solukluğu gördüğümde boştaki elimi yumruk yapıp göğsüme bastırmam gerekmişti. Gözlerinin altındaki morlukla birlikte bakışlarındaki yorgunlukla yüzleşmek çok canımı yakmıştı. En acı vereniyse son zamanlarda önceye kıyasla ne kadar az güldüğünü fark etmem olmuştu, onu gülümsemek bile yoruyordu artık.
O gerçekten çok hastaydı.
“Hey, hey, hey…” diyerek yerinden kalkıp yanımdaki sandalyeye otururken, “Beni anlattığıma pişman etme.” diyordu. İçimde yaşadıklarımı ona yansıtmamayı sahiden isterdim ama bu neredeyse imkânsızdı. Hayatımdaki herhangi bir insandan bu haberi alsam çok üzülürdüm ama bu kişinin Barış olması benim için çok daha acı vericiydi zira o sıralarda kendime bile itiraf edememiş olsam da Barış çoktan benim için özel bir insana dönüşmüştü.
Garsondan istediği suyu bana içirmeye çalıştığı sıralarda ona sürekli sorular soruyordum. Hastalığının ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor, tedaviyi reddetmesini doktorunun onaylayıp onaylamadığını kurcalıyordum. Barış beklediği soğukkanlı tepkiyi bende bulamamış olacaktı ki söylediğine pişman olmuş gibi yeni sorularımı geçiştiriyor beni sakinleştirmek için işi şakaya vurmaya çalışıyordu.
Kolunun birini benim sandalyemin arkasına uzatıp diğerinin dirseğini de masaya yaslayarak üzerime doğru eğilmiş konuşmaya devam ederken, “Sen aptal mısın!” diye çıkışmıştım. “Bana öleceğini söylüyorsun, farkında değil misin?”
“Peri yapma…” demişti üzerime biraz daha eğilirken. “İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûm değil midir zaten?” alıntısını yapmıştı. (Victor Hugo-Bir İdam Mahkûmunun Son Günü)
“Gerçekten mi?” demiştim sesimin titremesine engel olamazken. “Bu mu senin ölüme bakışın…”
“Bu.” demişti yumuşak olduğu kadar net bir sesle. “Ölüm abartıldığı kadar trajik bir şey olsaydı insanları yaşamlarıyla değil ölümleriyle hatırlardık. Arkamdan, öyle bir yaşadı ki ölüm ona vız geldi tırıs gitti dediğiniz sürece hiçbir şeye üzülmem.”
“Arkanda bırakacakların? Ailen? Arkadaşların? Faruk? Ben?” derken gözümden bir damlanın akmasına engel olamamıştım.
Başparmağını gözyaşıma bastırıp silerken, “Onlar da güzel bir hayat yaşadığım için mutlu olsalar çok sevinerim.” demesiyle öne atılıp ona sarılmam ve sarsılarak ağlamam bir olmuştu.
Bu kadar özgür, bu kadar mutlu ve bu kadar rahat hissettiğim bir günün bu kadar buruk biteceğini hayal edemezdim. Ama yine de o gün, hayatımın en mükemmel günlerinden biriydi çünkü ben Barış’ın bana yaşattığı acıyı dahi hiçbir şeye değişmezdim. Her ne kadar şu an bile bütün bunların şaka olduğunu, Barış’ın “Kandırdım!” diyeceğini dört gözle bekliyor olsam da onun bana yaşattığı üzüntüyle bile çok sevinecektim çünkü benim hayatıma Barış’ın eli değmişti ve dünyama en güzel çiçeklerin tohumunu serpiştirmiş, bu çiçeklerin ancak gülümsemelerimle açacağını söylemişti. O çiçekleri soldurarak ona ihanet edemezdim.
Biraz daha sakinleştiğimde ayaklanmış, mekândan ayrılıp arabaya binmiştik. İstanbul’a dönüş yolunda çok sessizdik. Barış’ın arada bir havadan sudan açtığı konulara yorum yapıyor ama kendimi tam olarak veremediğim için birkaç kelimeden öteye gidemiyordum. İçten içe onun moralini düşürmemem gerektiğini kendime hatırlatsam da otokontrolümü sağlamakta çok zorlanıyordum. Bu kadar afallamamın en büyük sebebi ölümün Barış’a hiç yakışmıyor oluşuydu. Yaşamaya bu kadar yakışan bir insanın nasıl ölebileceğini düşünürken birkaç hafta önce patavatsızlık edip ona duyarsız olabilir misin diye sorduğumu ve “İstersen duyarsızlık diyebilirsin tabii ama yalnızca yaşamayı seviyorum.” Yanıtını aldığımı anımsamıştım. Boğazıma kadar dayanan hıçkırarak ağlama isteğini çok zor bastırmıştım. O an, yan koltuğumda araba kullanan adamın gülüşünü bir şeye benzetebilmiştim; gülüşü yaşama benziyordu yaşam kadar canlı, yaşam kadar heyecanlıydı.
İçimdeki ağlama isteğini daha fazla bastıramayacağımı anladığımda yakınlarda sesimi düz tutmaya çalışarak dinlenme tesisi olup olmadığını sormuştum. Şansıma yaklaşık beş dakika sonra dinlenme tesisine girmiştik. Barış’ın arabada biraz uyuduğu, benim de tuvalette ağlayarak içimdekileri boşalttığım ve kendimi toparladığım bir molanın ardından yolumuza devam etmiştik.
Yolculuğun kalanında sessiz değildim. Hatta, “Hiç korkmuyor musun?” diye sormuştum durumu kabullendiğimde. “Şimdilik erteliyorum korkmayı.” derken o kadar rahat bir tavra bürünüyordu ki sahiden şaşırıyordum.
“Peki…” diye mırıldandığımda sesim çok yumuşak çıkıyordu. Hafifçe gülümserken, “Yapılacaklar listen var mı?” diye sormuştum. Durumu kaldırabileceğimi fark etmesinden kaynaklandığını düşündüğüm bir gülüşü dudaklarına yerleştirirken bakışlarını birkaç saniyeliğine bana çevirmiş, tekrar yola döndükten sonra “Var, tek madde.” demişti.
“Merak ettim…” diye mırıldanarak söyleyip söylemeyeceğini belirtmesi için ona bakmıştım.
“Az düşünüp çok yaşamak.” diyerek listesindeki tek maddeyi söylediğinde kaşlarım gayri ihtiyari havalanmıştı. Bu tepkimi fark etmiş miydi bilmiyorum çünkü hevesle anlatmaya devam ediyordu. “Şunu kesin yap diyeceğim bir şey belirlemedim. Az düşünüp çok yaşama kuralına uysun yeter. Ne bileyim… Her şeyi bırakıp dünyayı gezerim, kafama göre yaşarım belki.” dediğinde bu konuyla ilgili düşünmemeye veya kafamın içinde herhangi bir yorumun oluşmasını engellemeye çalışarak, “Çok iyiymiş…” demiştim. “Sana bir fikir vereyim mi bununla ilgili?”
Bu yaklaşımım dudaklarının genişçe kıvrılmasına ve yüzüne yayılmasına sebep olmuştu. Bakışlarını tekrar kısa süreliğine bana çevirirken başını olumlu anlamda sallamıştı. “Eğer dünyayı gezeceksen gideceğin yerleri düşünerek de vakit kaybetme.” demem ilgisinin bütününü üzerime çekmemi sağlamıştı. “Havaalanına git ve ilk uçuş nereyeyse biletini alıp oraya uç. Gittiğin yeri tamamen gezdiğinde aynı şeyi tekrarla. Düşünmeden sadece yaşa, yakışıyor sana öyle yapmak.”
Cümlemi bitirdiğim an coşkuyla gülmüştü. “Harika fikir!” demişti hayretle. “Nasıl aklına geldi birden bire?” diye sorduğunda yeni düşündüğüm bir şey olmadığını söylemiş, geçmişte Ecrin ile konuşurken böyle bir şey yaptığımı hayal ettiğimi söylemiştim. “Hayalimi sana hediye ediyorum.” diyerek gülümsediğimde bana öyle bir bakış atmıştı ki… Minnettar mıydı, mutlu muydu, üzülmüş müydü inanın anlayamamıştım. Fakat sonradan anlamıştım ki o bakış haylaz planlar üzerinde çalıştığını bana apaçık ifade ediyordu.
Barış tam o saniyelerde bizim İlk Bilet maceramızı planlamış, uygulamaya koymak için gerekli altyapıyı zihninde tamamlamıştı bile.