Bölüm On Sekiz, Mirroball – Young The Giant

1590 Kelimeler
KISIM 2: Umursamaz Görünme, Umursamaz Ol İlk tartışmamız sahiden anlamsızdı ama üzerinde düşündüğümde ve Barış ile ilgili daha fazla şey öğrendiğimde bana neden çıkıştığını çok iyi anlamıştım, siz de anlayacaksınız. Birinci kısımda beni ve geçmişimi okudunuz; ikinci kısımda ise Barış’ı, geçmişini, şu anını ve bütün bunların bana etkisini okuyacaksınız. Faruk’u daha yakından tanıyacak ve Ecrin ile didişmelerini daha çok okuyacaksınız. Dördümüzün birbirimizi dünyadan nasıl koruduğumuza tanıklık edeceksiniz. Kahve içmeye en fazla ne kadar uzağa gidebilirsiniz? Biz yaklaşık 515 kilometre uzağa gitmiştik. Şunu açıkça söyleyebilirim ki sevgili okurlarım, kahve içmeye gittiğimiz yer Barış’la seyahate çıktığımız en yakın yerdi. Arabaya bindiğimiz an nereye gideceğimizi sormaya başlamıştım. Başlangıçta, vardığımızda göreceğimi söyleyerek beni susturmuş; saatler ilerledikçe daha çok yolumuz olduğunu ve istersem arka koltuğa geçip uyuyabileceğimi söylemişti. Bu cümlesine tepkim gözlerimi kısarak şaşkınlıkla, “Ne?” demek olmuştu. Bu onu o kadar güldürmüştü ki… Ne yalan söyleyeyim yazarken aklıma gelince ben de kahkahalarımı tutamadım. “Barış, nereye gidiyoruz?” sorusunu belki de ellinci kez sormuştum ve artık sabrım sınırının sonuna yaklaşmıştı. “Kahve içmeye…” diye mırıldanırken sanki dikkati yoldaymış gibi kısık gözlerle yola bakıyordu ama yol bomboştu! Barış bu dünyada görebileceğiniz en kolpacı, en oyuncu insan olabilir sevgili okurlarım, küçük bir çocuğun numaradan dudak büzüp ağlamasındaki sevimlilik vardı koskoca adamda ve bu bazen sahiden sinir bozucu ve zorlayıcı olabiliyordu. Öfkemi bastırmak istercesine gülerken dişlerimin arasından, “Sinirlenmeye başlıyorum Barış’cığım.” demiştim. “Aa…” şaşkınlık nidasını öyle sahte bir tonda çıkarmıştı ki ağzına bir tane yapıştırasım gelmişti. Bu satırları okuduğunda benim ne kadar şiddete meyilli olduğumla ilgili bir şeyler geveleyecek kesin… Neyse anlatmaya devam edeyim. O sinir bozucu şaşırma taklidinden sonra, “Umursamaz bir insana göre fazla öfkeli değil misiniz Perihan Hanım, kahve içmeye gideceğimizi zaten biliyorsunuz. Neden yeri kurcalayarak şu andaki eğlenme fırsatınızı tepiyorsunuz anlayamadım.” demişti. Kendimi savunma içgüdüsüyle, “Tepmiyorum, eğleniyorum.” desem de yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk. Yola çıkalı iki saat olmuştu ve İstanbul sınırlarından çıktığımız an tırnaklarımı yemeye, nereye gideceğimizle ilgili onu darlamaya ve kafamın içinde gideceğimiz yerde yaşayabileceğim şeylerle ilgili binlerce teori kurmaya başlamıştım. Yarını bilmeden yaşamak beni sahiden çok zorluyordu, imkânsızı bilmeyi arzulayarak yaşamak ne kadar yıpratıcı umarım okudukça anlıyorsunuzdur. Barış mutluluğu bulmak için çıktığım yolda ihtimallere bu kadar kafa yorarsam mutluluğu asla bulamayacağımı söylerken haklıydı. Mutluluk planlayarak ulaşabileceğimiz bir şey olsaydı bizi en çok sevindiren şeyler beklenmedik anlarda karşımıza çıkan küçük sürprizler olmazdı. “Sadece…” sözcüğüyle başlayıp, “Ev arkadaşlarım merak etmesin diye haber vermek istiyorum, o yüzden soruyorum.” cümlesiyle bitirdiğim bahanem Barış’ın bıyık altından gülmesine sebep olmuştu. “Birazdan Faruk’a haber veririm. O haber verir Ecrin’e.” diyerek bahanemi nakavt etmişti… Kollarımı göğsümün altında birleştirip arkama yaslanırken, “Peki.” demiştim. Ecrin haberi olduğu gibi beni arardı zaten düşüncesindeydim fakat hain kadın aramamıştı. Uzun bir süre sessiz devam eden yolculuğumuz Barış’ın radyoyu açmasıyla bozulmuştu. Biraz dinleyip biraz şarkılara eşlik ederek geçirdiğimiz birkaç saat çok güzeldi. İlerlediğimiz güzergâha dikkat ederek gideceğimiz yerle ilgili tahminler yapıyordum. “Kesin Ege’ye gidiyoruz!” diyerek iyice yaklaştığımda, “Evet, İzmir’e gidiyoruz. Kahve içmeye.” demişti. Bunu duyduğum an öyle bir gülmüştüm ki… Bu gülüş mutluluktan değildi, şaşkınlıktandı. “Sen delisin.” sözcükleri gözlerimdeki hayreti destekleyen bir ses tonuyla dudaklarımdan dökülmüştü. “İnsanın memleketini özlemesi delilik mi?” cevabıyla İzmirli olduğunu öğrenmiştim. Kahkaham bittikten sonra oluşan birkaç dakikalık sessizliğin ardından yumuşak bir tınıda, “Anlamıyorum gerçekten…” demiştim. “Neden yapıyoruz bunu? İstanbul’da kahve mi kalmadı?” “Meselenin kahve içmek olmadığının farkındasın. Bununla ilgili daha fazla konuşma ve düşünme. Bir kere sonucunu düşünmeden bir şey yap ve ne kadar iyi vakit geçirdiğini gör.” Enteresan bir şekilde uysallığım tutmuş olacak ki o an Barış’ın sözünü dinlemiş, bir kahve için İzmir’e gitmemin çılgınlığını ya da gittiğimde nerede kalacağımı, yanımda gerekli çoğu şeyin olmadığını, Barış ile bu yola çıkmamın doğruluğunu veya yanlışlığını düşünmemeye çalışmıştım. Elbette ki bütün bunlar, hatta daha fazlası aklıma gelip durmuşlardı. Zihnimin içinde fırtınalar koparmışlardı. Dikkatimi Barış’la absürt konulardan konuşarak dağıtmaya çalışmıştım. “Kostüm partisinde hangi kılığa girersin?” sorumu hiç yadırgamamış, gözlerini kısarak düşünmeye başlamıştı. Aynı anda ben de düşünüyordum. Aslında bu benim için birlikte gittiğim kişiye göre değişiyordu. Mesela Gökçe ile gitseydik Edward ile Bella olurduk. Ahu ile gitsem kendimi Şirin Baba, onu Şirine yapardım. Ecrin ile Gilmore Girls olmak isterdim fakat Ecrin bunu çok sıradan bulduğu için asla uzlaşamazdık. Ama tek başıma nasıl giderdim bilmiyordum zira ben çevremdeki insanlar olmadığında içime dönüyor ve sahiden dünyanın en depresif insanı oluyordum. Yazı yazarak bunu bastırdığımı, hiçbir şey yazamadığım o dönemlerde anlayabilmiştim. Yazmak benim için tedaviymiş sevgili okurlarım, dünyanın bulaştırdığı hastalığın tedavisi. “Gru olurdum.” dediğinde kahkaha atmıştım. Ona, “Hırsız sempatizanı avukat seni... Hırsız mı olmak istiyorsun?” diye takıldığımda verdiği, “Hayır, hırsız olmak istemiyorum Gru olmak istiyorum.” cevabının üzerinde düşündükten sonra anlamıştım ki o hırsız olduğu için değil Ay’ı çalmayı hayal etmekle kalmayıp buna cüret ettiği için Gru olmak istiyordu. Barış sahiden çocuk gibiydi, o dönemlerdeki bakış açısını hiç kaybetmemişti. Bu o kadar özel bir şeydi ki, bazen ona bu konuda çok imreniyorum. “Gru olman için biraz gövdeni kalınlaştırmamız gerekecek, bir de omzunu genişletmemiz. Ya da bacaklarını inceltmemiz.” “İstanbul’a döner dönmez çalışmalara başlayacağım.” diyerek uyum sağladığında kıkırdamıştım. “Animasyon sever misin?” diye sormuştum, Çılgın Hırsız üzerinde konuştuğumuz için. “Aslında yeğenim doğana kadar pek bilmezdim…” demişti dinlenme tesisine doğru girerken. “Şimdi hepsinin piriyim. Sen sever misin?” Başımı olumlu anlamda sallarken, “Evet.” kelimesiyle cevabımı desteklemiştim. Arabayı park ettikten sonra kemerini çıkarırken bana bakmış, “Peki, çorba sever misin?” sorusunu sormuştu. Açlığın da verdiği istekle başımı hızlıca aşağıya yukarıya sallamıştım. Çorba içerken ona en sevdiğim animasyonun Inside Out olduğunu söylemiş, muhakkak yeğeniyle izlemesini tembihlemiştim. “O bacaksız kesin izlemiştir.” derken öyle tatlı gülmüştü ki ufaklığa duyduğu sevgisini somut olarak görmüştüm resmen. Yeğeniyle ilgili sorular sorduğumda isminin Damla olduğunu ve yedi yaşına yeni girdiğini öğrenmiştim. Son zamanlarda iş yükü azaldığı için onlarla çok vakit geçirdiğini ve geçen haftaya kadar Damla’yla birlikte kaldığını anlatmıştı. “Ne kadar şanslı…” demiştim Damla için. “Dayısıyla çok güzel vakit geçirebiliyor.” “Ben de çok şanslıyım o olduğu için.” demişti gözlerinin içi parlarken. Ardından benim kardeşim olup olmadığını sormuştu. Birbirimizle ilgili ufak bilgiler öğrenerek yemeğe devam etmiştik ve onunla sohbet edip yemek yediğim sırada zihnimin arkasında dönen kaygı çarkı durmuştu sanki. Bana kendimi çok rahat hissettiriyordu, hatta o kadar rahat hissettiriyordu ki İzmir yoluna devam ederken kendimle ilgili anlatacaklarımı bitirmiş Ahu ile Gökçe’yi anlatmıştım ona. Dikkatlice dinleyip genelde esprili yorumlar yapıyor, onun da hissettiği veya yaşadığı bir şeyler söylediğimdeyse, “Bak ben de şöyle bir şey yaşamıştım…” diyerek kendi anısını anlatıyordu. Hani üniversitedeki ilk haftalarda birbiriyle tanışmaya çalışan, arkadaş olup olmayacağına karar vermek için uğraşan o insanlar vardır ya Barış ile o yolculukta bu kişilerden farksızdım. Daha doğrusu benim açımdan öyleydi, Barış’a sorsanız o İzmir yolculuğuna kadar çoktan beni tanımış olduğunu söylerdi. Çok da haksız sayılmaz ama bu yolculuktaki paylaşımlarımızın birbirimize daha farklı bakmamızı sağladığını da inkâr edemeyiz. Son iki saat dayanamayıp uyuyakaldığımı sabaha karşı Barış’ın omzuma dokunarak beni uyandırmaya çalışmasından anlamıştım. “Geldik mi?” diye sorarken doğrulmuş, uyku sersemliğinden kurtulabilmek için gözlerimi ovuşturmuştum. Yalnızca iki saat uyuduğum için gözlerimde o klasik batma hissi vardı. “Geldik…” derken sesinin yorgun çıkmasını engellemeyen Barış’ın uykusuz gözlerinin ne kadar ağrıdığını tahmin edemiyordum. “Hiç uyumadın.” demiştim, yavaş yavaş kendime gelirken. “Uyurum, hadi in arabadan. Geç kalacağız.” Kurduğu cümleyle ona boş boş bakmıştım. “Sabahın köründe nereye geç kalabiliriz, kahveciye mi?” “Güneş’e.” diyerek arabadan inmiş, birkaç adım ilerledikten sonra dönüp omzunun üzerinden bana bakmıştı. “Hadisene!” dercesine el kol hareketi yaptığında göz devirmiştim zira güneşin doğuşunu kaçırmamak için acele ettiğini anlayamamıştım. Hatta sürekli fotoğraflarını gördüğüm saat kulesinin önünde fotoğraf çektirmek istediğimde, “Vaktimiz yok, buraya tekrar geleceğiz o zaman çekinirsin.” dediğinde bile anlamamış, daha hiçbir kahvecinin açılmadığını söyleyerek memnuniyetsizce hayıflanmıştım. Neyse ki benim bütün oyalanmalarıma rağmen günün ilk vapuruna bindiğimizde hava henüz aydınlanmamıştı. Rüzgâr denizin soğuğunu tenimize çarpıyor olsa da dışarıda oturmuş, yediğimiz simitten birkaç parça martılara atarken çaylarımızdan yudumlayarak sessizce Bostanlı’ya gitmiştik. Tenimin açıkta kalan kısımları, özellikle burnum ve yanaklarım, sabah ayazıyla uyuşmuştu. Yine de bunu umursamamış, bu saatte neredeyse bomboş olan sahilde yürürken huzuru dibine kadar yaşamıştım. Vapurdan indikten sonra yaptığımız kısa yürüyüşün ardından geldiğimiz günbatımı terası sonunda güneşi izleyeceğimizi anlamamı sağlamıştı. Bir tepe üzerinden başlayıp denize kadar geniş merdiven basamakları gibi ilerleyen ahşap platformlarda uzanarak denizle birlikte parlayan güneşi izleyen insanların fotoğrafını sosyal medyada da görmüştüm, o an bu manzarayı doğrudan kendi gözlerimle görebilmek çok güzeldi. Sabahın erken saatleri olduğu için parmakla sayılabilecek kadar az kişi vardı; kimisi kitabını okuyor, kimisi yatmış gökyüzünü izliyordu. Bizse Barış’ın ısmarlamak için beni buralara kadar getirdiği kahveyi içerek denize en yakın ahşap platformda güneşle renklenen gökyüzünü izliyorduk. O an gözümde büyüttüğüm bazı şeylerin aslında ne kadar basit olduğunu düşünüyordum sevgili okurum. Bize neyin iyi geleceğini biliyor ama sürekli bir şeyi bahane ediyorduk; para, çocuk, okul, iş, mesafe… Aslında gerçek arzu bunların hepsini alt edecek kadar güçlü fakat biz öyle bir düzenin içine düşmüşüz ki tekdüzeliğe programlanmış birkaç kod gibi görünüyoruz. Bunun yanında mücadele etmek yerine şikayet etmek odaklı yetiştiriliyoruz. Bazı şeylerden memnun değiliz ama düzeltmek için parmağımızı kıpırdatmıyor sadece ağzımızı açıp dilimizi döndürerek homurdanıyoruz. Hayatın ne kadar zor ve yoğun olduğunu düşünüyor ve haksızlığa uğradığımız için ağlıyoruz. Bu dünyaya doğan kimsenin haksızlığa uğramama ihtimali yok ki… Haksızlıkların sizi sömürmesine, bu uğurda verilen mücadelenin de sizi yıpratmasına izin vermemelisiniz sevgili okurlarım. Bazen masumluğunuzu yalnızca sizin bilmeniz yeterli olur, kulaklarınızı tıkayıp kendinizi sevmeli ve boşuna kürek çekmek yerine dünyaya açılmayı tercih etmelisiniz. En azından ben öyle yaptım, Barış sayesinde. İzmir de benim dünya turumda indiğim ilk liman oldu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE