Kendimi engelleyemeyip satırlarımda anneme seslenmemden anlayabileceğiniz üzere ailem, daha doğrusu geçmişim benim en hassas noktamdır. İnsanlar anneme saldırdığında neler yaşadığımı detaylıca anlatmamış olabilirim fakat bilin ki bu sürecin benim için en zor kısmı orasıydı. Onarmaya çalıştığım kırıklarım o küçük Perihan’ı hatırladıkça daha çok parçalanmıştı ve tam o sırada mahkeme tarihinin yaklaşıyor olması işleri benim için daha da zor hale sokuyordu.
Bunların hepsinin üstüne çok güvendiğimiz ve kesinlik niteliği taşıyan kanıtlarımızı karşı tarafın ustaca kelime oyunları ve sahtekârlıklarla dolu bahaneler ile çürümesi bizi mahvetmişti. Barış’ın terler dökmesine rağmen sabırla ve ince bir zekâyla karşı tarafın sahte olduğu anlaşılamayacak kadar güçlü delillerine karşı beni savunmuştu. Bense omuzlarımı düşürmüş bir şekilde onun yanında otururken Pelin Pelvin’in annesinin cumhuriyet başsavcısı olduğu bilgisini sindirmeye çalışıyordum. Ben ise keş bir adamın kızıydım. Size birkaç bölüm önce bahsettiğim adaletsizliği anlayabiliyor musunuz? Zamanında annem, şimdiyse ben bir mahkeme salonunda masumluğumdan ziyade sonumu bilerek bekliyordum. Size bu sahneleri daha önce seyrettiğimi söylemiştim.
Barış karşı tarafın yapacağı suçlamaların ve kullanacağı savunmaların bazılarını önceden tahmin etmişti. Mesela Pelin beni daha önce hiç görmediğini yani beni tanımadığını milyonlara duyurduktan sonra Barış’ın bana sorduğu ilk sorulardan biri Pelin ile nasıl iletişime geçtiğimdi. “Telefonla, genelde iletişime geçen kişi o olur, bir şey olduğunda bana yazar veya arar.” yanıtının üzerine düşmüş, benimle iletişimde olduğu hattın çok alakasız birinin üzerine kayıtlı olduğunu tespit etmişti. Beni tanımadığını iddia etmesi onunla irtibatta kaldığım her saniyeyi yalanlaması demekti ve böyle büyük bir yalan fazlaca çalışma isterdi. Hepsinin üzerinde biz de çalışmış, iddialarını çürütmek için hazırlanmıştık lakin mahkemede beklemediğimiz öyle iddialarla karşılaşmıştık ki bazı yerlerde kelimenin tam anlamıyla nutkumuz tutulmuştu.
Erteleme kararı ilk davadan aklanmayı bekleyen ben için çok ağır bir karardı. Sıktığım yumruğumu masanın altına saklayıp Barış’a yaklaşırken, “Pelin ile yüz yüze gelirsem çok kötü şeyler olacak.” diye fısıldamıştım. Zira beni kışkırtmaya çalışacağına üzerimde hissettiğim kibirli bakışlarından emindim, o an pimi çekilmiş bir bombadan farksız olduğum için patlamak için zaten kışkırtılmayı bekliyordum. “Sakın…” diye uyarmıştı Barış elini belime koyup beni dışarıya yönlendirirken. “Kendine hâkim ol.” ikazlarının yanında, “Uzaklaşacağız buradan.” vaatleriyle kulağımı Pelin’in imalı sözlerine tıkamamı sağlıyordu. Aynı şeyi Faruk’un da sinirden etrafı yumruklamaya çalışan Ecrin’e yaptığını göz ucuyla görmüştüm. Koridorda bekleyen Ahu ve Gökçe bizi gördüğünde merak ve heyecanla yanımıza doğru gelmişlerdi fakat ben elimi kaldırıp iki yana sallayarak konuşmak istemediğimi belli etmiş, “Ecrin anlatsın.” demiştim.
Sonunda adliyeden çıkıp arabaya binmiştik. Ben sıkışan kemerimi çekip bağlamak için uğraşırken Barış çoktan arabayı çalıştırmış, sürmeye başlamıştı. Oflayarak kemere bağırmaya başladığım esnada Barış’ın, “Sakin olursan yapabileceksin, nefes al.” demesiyle bendeki kayışlar kopmuştu. Zaten patlamaya yer arayan bir yanardağdım, alevlerimden nasiplenecek kişinin kim olduğunu umursamıyordum bile.
Barış, “Nasıl sakin olayım!” diye bağırmamı bekliyor olacaktı ki yüzünde mimik bile kıpırdatmadan oldukça sakin bir edayla arabayı kenara çekmişti. Bana ikinci kez bağırma fırsatı vermeden, “Sakin ol ve beni dinle, boşuna sinirleniyorsun.” demişti. Sesini bu denli yumuşak tutuyorken aynı anda bu kadar ikna edici olabilmesi mesleki deformasyon muydu bilmiyorum ama oldukça etkileyiciydi.
“Evet… Bizi terlettiler ama izledikleri yol onlara zamandan başka bir şey kazandıramayacak. Islak imzalı sözleşmeyi istedikleri kadar saklasınlar. Sözleşmedeki imzanın Pelin’e ait olduğunu biliyorsun, imza incelemeden geldiğinde hangi suçlamalarda bulunursa bulunsun kaçamayacak.”
“Ya sonucu bir şekilde değiştirirse? Sahte belge getirirse?”
Yüzüne tuhaf, belki biraz küçümseme gibi bir ifade yerleştirip başını iki yana salladığını hatırlıyorum. “Mahkemeyi kandırmak o kadar kolay değil.”
“Kolay.” sözcüğü dilimden öyle kendimden emin bir şekilde çıkmıştı ki o hiç hoşuma gitmeyen yüz ifadesi değişmişti.
“Öyle bir şeye izin vermeyeceğiz.” diyerek beni yüreklendirmeye çalışmış, hafif sinirli bir edayla, “Ayrıca…” demişti. “Olmamışa gözyaşı dökme, ihtimallere bu kadar ağlarsan hiçbir şeyi başaramayız.”
Barış’a kıyasla oldukça karamsar ve evhamlı bir yapım vardı, daima en kötüyü düşünür iyi bir şey olduğunda başardığıma değil de kafamda kurduğum o en kötü senaryoyu yaşamadığıma sevinirdim. Barış bazen içinden, parmaklarıyla dudaklarımı yukarı doğru gerdirerek, “Gül biraz!” diye bağırma isteğinin geldiğini; her karamsarlığımda beni kendime gelmem için hafifçe tokatlamayı düşündüğünü ilerleyen zamanlarda itiraf etmişti.
Aslında haklıydı, olmamışın stresini yaşayarak olacakları engelliyordum fakat o zamanlar bunun farkında olmadığım için, “Demesi kolay tabii.” diye homurdanmıştım.
Benimle inatlaşır gibi, “Yapması da kolay.” dediğinde şaşırmıştım. Ilımlı, naif ve anlayışlı bir yapısı olduğunu onu uzaktan görenler bile anlayabilirdi fakat o an bana karşı bi’ tık saldırgandı.
Ukala bir tavırla, “Hı-hım…” diyerek ben de inatlaşmıştım. “Sana kolay.”
“Bak…” derken bütün dikkatiyle birlikte bedenini de şoför koltuğunun el verdiğince bana çevirmişti. “Ne yaşadın bilmiyorum ama kolay şeyler olmadığı belli. Yine de bunları yaşayan tek kişi sen değilsin ve dünyanın en ağır yükü de senin omuzlarında değil.”
Bunları söylerken bana neden bu kadar öfkelenmişti bilmiyordum ama benim ayna nöronlarımın zayıf noktasının Barış olduğundan emindim, gülümsemesi nasıl bulaşıyorsa dudaklarıma siniri de öyle yerleşiyordu içime.
“Deme ya…” diye dalga geçmiştim. Kaşlarımı kaldırıp oturduğum koltukta bedenimi ona dönerken başımı hafifçe sağ omzuma yatırmıştım. “Sana mı kalmış bu yorumu yapmak?”
İç çekip başını iki yana sallarken bu defa gamzesi gülümsediği için değil, yüz kasları gerildiği için ortaya çıkmıştı. Şu an yazarken geçmişimizdeki bu tartışmanın ne kadar anlamsız olduğunu daha iyi anlıyorum. Tamam, kabul ediyorum… Ben hemen parlamışım ama sen de bana çıkışıp durmuşsun Barış, hayır bir de senden böyle bir şey beklemediğim için neye uğradığımı da şaşırmışım. Neyse yine de bu öfke için birbirimizden özür dilemeyelim çünkü bu kavga yaşayacağımız güzelliklerin başlangıç noktası sayılır.
Barış, “Nerede bırakayım seni?” derken arabayı çalıştırmış konuşmamızı da bitirmişti. Söyleyecek sözünün kalmadığını anlayınca, “Burada.” diyerek kapıyı açmıştım. Yorum yapmadan arabadan inmemi izlemiş, samimiyetsiz “İyi günler.” dileğime samimiyetsiz bir baş selamıyla yanıt verdikten sonra gaza basıp gitmişti.
Akşam eve gittiğimde herkesi oturma odasına toplamış, bir türlü anlam veremediğim bu saçma tartışmayı arkadaşlarıma anlatmıştım. Ecrin’in yorumu öfkelenince kontrolsüz bir aptala dönüştüğüm ve bunu törpülemezsem her konuda haksız ilan edineceğim yönündeydi. Gökçe, “Bence Peri haklı…” diyerek farklı bir bakış açısı sunmuştu. “O adam Peri’nin avukatı, nasihat dinleyeceği arkadaşı değil. Hadsizlik etmiş.”
“Deme öyle…” demişti Ahu. “Niyetinin iyi olduğunu hissedemiyor musunuz? Elli metre öteden alıyorum adamın güzel enerjisini. Bence söyledikleri de yanlış değil. Peri’mizin iyiliği için konuşmuş.”
“Ay aman…” diyerek abartılı bir şekilde iç çektikten sonra, “Peri’mizin iyiliği için konuşmak ona mı düşmüş?” sorusunu soran Gökçe, “Ayrıca iyi insanlara bu kadar zaafın varsa cennete git Ahu.” cümlesiyle konuşmasını noktalamıştı.
Ecrin sarılarak oturduğu yastığı Gökçe’ye fırlatırken, “Bir ölümümüzü dilemediğin kalmıştı, onu da yaptın!” diye çıkışmıştı.
“Ay sanki cehennemde yan dedim, iki güzel söz söylemeye de gelmiyorsunuz.” diyerek yastığı tekrar Ecrin’e fırlatmıştı.
“Bana odaklanır mısınız?” diye çıkıştığımda tekrar ciddileşmişlerdi.
“Tam olarak neyi dert ettiğini anlamadım.” demişti Gökçe. “Ayrıca ne ara sizin böyle bir tartışma yaşayacak kadar samimiyet kurduğunuzu da anlamadım.”
Ecrin kanepede ayaklarını toplayıp dizlerinin üzerine otururken, “Heh işte doğru noktaya parmak bastın!” cümlesiyle konuya tekrar dâhil olmuştu. “Barış senin sadece avukatın mı?”
“Değil sanırım…” sözcüklerini ağzımın içinde gevelemiştim. “Faruk ile arkadaş olunca onunla da biraz arkadaş gibi olduk.”
“Ne alakası var?” demişti Gökçe. “Ben seninle arkadaş olunca diğer arkadaşlarınla da mı arkadaş oluyorum?”
“Sen kimseyle arkadaş olmuyorsun, vampir.” diye takıldığımda kızlar gülmüştü.
“Doğru…” diyerek Gökçe tarafından onaylanmıştım. “Seninle de arkadaş değilim ama yine de çok kıymetli tavsiyelerimden faydalanmana izin vereceğim.” Yumruğunu dudaklarına yaklaştırıp boğazını temizler gibi yaptıktan sonra bahsettiği çok kıymetli tavsiyesini dillendirmişti. “Sen avukatınla tartışmamışsın, Barış ile tartışmışsın. Sorunu çözmek istiyorsan da avukatınla değil Barış ile çözeceksin. Ama önce Barış’ı neyin olarak gördüğünü kendine itiraf et yoksa verdiğin karar en başından yanlış olur.”
“Nasıl neyim olduğuna karar vereyim? Arkadaşım işte.”
“Yapma…” demişti Ecrin muzip bir tavır ve imalı bir sırıtışla. “Stresten geberirken bile Barış’ın yanından geldiğin zamanlarda hep gülüyordun.” Birden bir katilin kılığına girip karanlık ses tonuyla konuşmasını sürdürmüştü. “Üzerindeki bu etkiyi bir arkadaş yaratıyorsa ve o kişi ben değilsem seni boğazlarım.”
“Alakası yok.” demiştim. “Barış hep güldüğü için gülüyorum ben, bulaşıyor işte.”
Gökçe’den gelen, “Ahu manyağı da hep gülüyor.” cevabı gayrı ihtiyari Ahu’ya dönmeme sebep olmuştu. Gerçekten gülüyordu.
Ecrin gülerek, “Ay koskoca kadın oldun daha duygularını kendine itiraf edemiyorsun. Yıkıl karşımdan, kendinden emin olana kadar da geri dönme.” şeklindeki abartılı tepkiyi gülerek vermişti.
“Ancak bu kadar saçmalayabilirdiniz gerçekten. Hiç yardımcı olmadığınız için teşekkür ederim.” diyerek konuyu orada kapatmıştım ama bu konu zihnimde hiç susmamıştı.
O ana kadar Barış ile olan muhabbetimin çok kısa bir bölümünü okudunuz sevgili okurlarım. Doğrusunu söylemek gerekirse bunun sebeplerinden biri, her ne kadar harika vakit geçiriyor olsam da o dönemki duygu yoğunluğunda Barış ile geçirdiğimiz vakte tam olarak odaklanamıyordum. Bu yüzden o dönemki anılarımızı net hatırlamıyorum. Fakat hissettirdiklerini çok net hatırlıyordum. Bütün bu karmaşanın arasında, onun yanındayken huzurlu, dinlenmiş ve mutlu hissediyordum. Onunla kitap hakkındaki sohbetlerimiz, birbirimize takılmalarımız, hatta sadece bir nasılsın muhabbetini çevirmemiz bile bana çok iyi geliyordu. Onun gülümsemesi benim gülümsemeyi unutmamamı sağlıyordu.
Neyse ki bunları fark etmem fazla uzun sürmemişti. Tek müvekkili olduğum için iş konusunda oldukça rahattı, yalnızca benimle ilgileniyordu. Bu yüzden onu müvekkili olarak rahatsız etmekte bir sakınca görmeyip duruşmayı değerlendirmek istediğimi söylemiştim.
Ofisine gittiğimde kolilenmiş eşyaları ve boşalmış rafları görünce, “Taşınıyor musun?” diye sormuştum. Başını iki yana sallarken, “Kapatıyorum.” demişti. “Evden çalışacağım.”
“Mantıklı…” diye mırıldanmış ve sandalyeye konuşmuştum. Aramızdaki soğukluğa rağmen oldukça sakin ve verimli geçen görüşmenin ardından tartışmamızın konusunu açan kişi bendim.
“Aslında haklısın, stresliyken ne yaptığımı bilmiyorum. Sinirlenince en yakınımdakine patlıyorum. Ama bunları düzeltmeye çalışıyorum.”
Anlayışla başını salladıktan sonra, “Muhtemelen tekrar sinirlendireceğim seni ama…” derken ellerini masanın üzerinde birleştirmiş ve tüm dikkatini karşı tarafa yoğunlaştırdığı zamanlarda yaptığı gibi hafifçe öne eğilmişti. “Gerçekten bunları düzeltmek için bir şey yapıyor musun?”
“Evet…” demek için dudaklarımı aralayacakken durdum ve düşündüm. Aslında bu konularda çok dengesizdim çünkü sahiden mantık ve duygu kontrolünü sağlamakta berbattım. Hele ki dünyanın en stresli insanı olmama rağmen dışarıya umursamaz kız pozları vermeye çalışırken… Yine de kendi içimde düşündüğüm gerçekleri reddedip, “Evet.” demiştim. “Beni anormal bir zamanda tanıdığın için bu hallerime denk geldin. Normalde bu kadar stresi yaşayamayacak kadar umursamaz bir insanımdır.”
“Öyle misin gerçekten?” diye sorarken kaşlarını kaldırmış, çapraz bir gülücükle gamzesini belirginleştirmişti. Bana inanmadığını mimikleriyle o kadar net göstermişti ki nedenini bilmediğim bir kendini kanıtlama arzusuyla oturduğum yerde dikleşmiş çenemi kaldırdıktan sonra, “Öyleyim.” demiştim.
Rahat bir tavırla arkasına yaslanıp gülümsemesini genişletirken, “Doğrusu pek inandırıcı gelmedi ama bana bir şey kanıtlamak zorunda değilsin tabii…” demişti. Bu cümleleri beni gaza getirmek için bilerek kurduğunu o an anlayamamıştım. Küçük bir çocuk gibi oyununa gelip, “Kanıtlamak istiyorum.” demiştim.
Üç dakikada planladığı oyununda doğru yolda ilerliyor olmasından kaynaklı olacak ki yüzünde kendini beğenmiş bir gülücük yayılmıştı. “Kanıtlamak istiyorsan benimle, benim seçtiğim bir yerde kahve içmeye gel.” demişti.
Kaşlarımı çatıp başımı hafifçe geriye çekerken, “Kahve mi?” diye sormuştum. “Umursamazlığımı kahve içerek mi kanıtlayacağım.”
Kulağa ne kadar mantıksız geliyor değil mi sevgili okurum?
“Benim seçtiğim yerde içerek kanıtlayacaksın, ayrıca davayla ilgili hiçbir şey konuşmayacaksın ve kafanı o an yaşananlar hariç hiçbir şeyin doldurmasına izin vermeyeceksin. Gerçekten umursamaz bir insansan bunlar için çaba harcamana gerek kalmaz zaten, o yüzden zor bir şey istemiyorum.”
“Pekâlâ…” demiştim çantamı omzuma takıp ayaklanırken. O da kalktığında arabaya binmiş ve kahve içmek istediği yere gitmek üzere yola çıkmıştık.
İlk on yedi bölümde birinci kısmı okudun sevgili okurum; belki hatırlarsın ilk bölümün başında, birinci kısımdan hemen sonra acını yaşarken utanma yazıyordu. Siz bu on yedi bölümde üstü kapalı da olsa benim acılarımı okudunuz, onların beni nasıl yıprattığını gördünüz. Acılarımla kendime öyle işkence etmiştim ki bana destek olan arkadaşlarıma sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu fark edememiştim bile. Hâlbuki şanslarımızın farkında olup onları sahiplenmezsek en büyük acıyı kendimize yine biz çektiririz.
Acılarınızın sizi yıpratmasını istemiyorsanız onlardan korkmayın sevgili okurlarım ve şanslarınızı nasıl sahipleniyorsanız acılarınızı da öyle sahiplenin, ancak o zaman bu hayata yeterince güçlü tutunabilirsiniz.
Ben şimdiye kadar okuduğunuz satırlarda acı çekmekten hep korkmuş ve onlardan kurtulmanın tek yolunun kaçmak olduğunu düşünmüştüm. Acıdan ancak onu kucaklayarak kurtulabilirsiniz sevgili okurlarım.
Şimdi ikinci kısma geçiyoruz, acılarımı kucakladığım ve umursamamayı öğrendiğim kısma. Bu kısmı başlatan olayın Barış’ın ısmarladığı kahve olması benim için o kadar kıymetli ki… Sevgili okurum, umarım okuduğun bunca depresif satırın ardından kalbini sıcacık yapan bölümlerle dolu olur ikinci kısım.