Bölüm On Altı, “Beach House – Space Song”

1082 Kelimeler
Yüz sayfa boyunca acılarımın sizi ilgilendirmeyeceğini, bu kitapta duygulardan çok gerçeklerin ön planda olacağını söyleyip durduktan sonra on beşinci bölümün sonunda neler yazdım öyle… Üzgünüm sevgili okurum, geçmişim benim en hassas yanım. Kendime engel olamadım. Madem bize acılarını anlatma amacında değilsin sil o zaman dayanamayıp içini döktüğün kısımları diyebilirsiniz ama bu kitabı yazmaya başlarken hiçbir şeyi silmeyeceğimin sözünü vermiştim zira benim içime sığdıramadığım her şeyi yazmaya ihtiyacım var ve bu yazdıklarımı silersem kaçmaya çalıştığım her şeyi göğüs kafesimde hapsetmeye devam ederim. Bu kitap benden ibaret, ne eksik ne fazla… Eğer o iç döküş bu kitabın satırları olduysa o an buna ihtiyaç duyduğum içindir. Evet, çocukluğumdan ufacık bahsetmek istemiştim fakat bunun anneme seslenişe dönüşeceğini asla planlamamıştım. O satırları yazarken göğsüm her kelimede ağırlaştı. Kalbim hissettiğim özlemle büyüdü sanki ama tek bir damla yaş dökmedim. Gözyaşlarım soluk borumda birikti. İçimdeki her şeyi yazıp bilgisayarın ekranını kapattıktan sonra ise derin bir nefes vermiş, içimdeki her şeyi serbest bırakmanın rahatlığını iliklerime kadar hissetmiştim. Annemi çok özlemişim sevgili okurum, ona bu kadar ihtiyaç duyduğumun farkında değildim. Merak ettiğini biliyorum. Çoğu şeyi on beşinci bölümde yazdım ama merakını gidermek için kısaca geçmişimi anlatabilirim, böylece aklında soru işareti kalmaz. Doğduğum, yetiştiğim sokak tekin bir yer değildi. Babam tekin bir adam değildi ve babamın çevresindekiler belki de bu dünyanın en tekinsiz insanlarından birkaçıydı. Oturduğumuz ev de dâhil birçok tapunun sahibiydiler. Güçlü insanlardı; paraları çok, keyifleri gıcırdı. Babam da en güvendikleri adamlarından biriydi. İnanın neler yaşandı o kansız adam neden böyle bir şey yaptı bilmiyorum ama tahminim şu şekilde. Babam veya patronları yakalanmak üzereydi ve paçalarını ancak yeni kurbanlar bularak kurtarabilirlerdi. Bizim ev muhtemelen bilinen bir pazar alanı olduğu için baskın yemesi beklenen bir yerdi. Babam da emrinde olduğu adamlar da bunu bilecek kadar zeki olduğu için erken davrandılar ve polisi arayarak kendilerini ihbar ettiler. Daha doğrusu seçtikleri kurbanı, yani annemi ihbar ettiler. Öyle bir tezgâh kurmuşlardı ki babamın evde sakladığı paketlerdeki annemin parmak izinden ziyade hem benim hem de annemin kanındaki madde miktarı onun suçlu olarak yargılanmasına yetmişti. Bilmiyorlardı tabii bana hap içirmeye çalışan kansızı annemin nasıl engellemeye çalıştığını. Babam garantiye almak istemiş olmalı ki bir de cinayet suçlamalarını annemin üzerine yıkmıştı. Annemi cezaevine girdikten sonra bir daha hiç görememiştim çünkü o parmaklıkların ardında ölmüştü. Babam parayı bulmuştu, gününü gün ederken beni de kullanıyordu. Neyse ki bu uzun sürmemişti. Ecrin ve annesiyle o sefil semtten komşuyduk. Kendisi ve kızıyla birlikte beni o mahalleden aynı zamanda babamdan kurtaran kişi Nuran ablaydı. Hiç kolay olmamıştı, çok tehlikeliydi ama kızıyla kaçıp gitmektense benim için savaşmayı seçmişti. Anneme söz verdiğini söyleyerek bizi oradan kurtarmış, pek iç açıcı olmasa da eskisinden daha iyi olan bir mahalleye götürmüştü. Mükemmel veya rahat bir hayatımız olmamıştı. Aç uyandığımız gündüzlerimiz, üşüyerek uyuduğumuz gecelerimiz vardı. Çok az eşyamız vardı. Ecrin ile yan yana uyuduğumuz yatağa büyüdükçe sığmamaya başlamış, birbirimizin bacaklarına sarılarak ayakucumuza yatmıştık. Okula gitmek için bir buçuk saatlik yol yürürdük. Nuran abla bilmezdi ama biz yedi sekiz yaşlarındayken Ecrin ile artık çalışıp annemize yardım edecek kadar çok büyüdüğümüzü düşünmüş, parkta mendil satmaya başlamıştık. Hatta bir gün uzun boylu, fazlasıyla şık ve güzel esmer bir kadının oturduğu bankın karşısında, bir metre kadar ilerisinde satıyorduk mendilleri. Telefonda ne konuştuğunu duyacak kadar yakındık kadına. Bir çocuk esirgeme kurumuna yapacağı bağışla ilgili talimat veriyordu karşı tarafa. Hiç unutmuyorum; bağışın yapılacağı ismi özellikle vurgulamış, kendisinin çocukları ne kadar çok sevdiğini ve burada olmayı arzuladığını fakat ne yazık ki ayarlayamadığını özellikle belirtmesini istemişti. Kalbinin iyi olduğunu bir yetiştirme yurdunda kanıtlamaya çalışan bu kadın telefonu kapattıktan sonra ayağa kalkmış, yanımızdan geçmek suretiyle parktan uzaklaşırken bizi görmemişti bile. Arkasından bakarak, “Galiba sadece yetiştirme yurdunda kalan çocukları seviyor.” diye fısıldamıştım Ecrin’e. Ben o zamanlar çok pısırıktım ama arkadaşım kelimenin tam anlamıyla cadıydı. Ellerini beline koyarak, “Bizi de sevecek.” dedikten sonra bir hışım kolumu tutmuş, benimle birlikte kadının arkasından koşmuştu. Caddenin karşısına geçmeden onu yakalamış, önüne geçmiş, başını kaldırarak yüzüne bakmıştı. Elindeki mendilleri uzatarak, “Çocuklara yardım etmek istiyorsan biz buradayız. Bizi neden görmüyorsun?” demişti. Eminim kadın o gün hayatının en büyük şokunu yaşamıştı. Üniversite yıllarımıza kadar bu tarz delilikleri yapan hep Ecrin olmuştu, bense onun peşinde koşturmuştum. Nuran abla hastalanıp yataklara düştüğünde ve sancılı bir sürecin ardından bize veda ettiğinde Ecrin çok değişmişti. Daha kontrolcü bir insan olmuştu; hayatta kalabilmemizin ancak paraya bağlı olduğunu düşünmeye başlaması çok normaldi, ikimiz de biliyorduk ki eğer Nuran ablanın ilaçlarını alabilecek paramız olsaydı her şey çok farklı olabilirdi. Ecrin'in çok çalışmasını ve para konusunda her zaman çok temkinli davranmasını, kenarda birikmiş bir miktar kara gün parası bulundurmasını anlayabiliyordum. Onun değişmesi beni de çok değiştirmişti. Çılgın atılımları yapan taraf ben olmuştum. Aslında bu benim karakterime uyan bir şey değildi ama Ecrin’in içindeki bu deli dolu yanı bastırdığını biliyor, onu böyle şeylere teşvik edersem içten içe mutlu olacağına inanıyordum. Biz ufacık yaşta birbirimizin ailesi olmuştuk, birbirimizi bizden iyi tanıyan ve anlayan kimse yoktu bu hayatta. Bazen ben onun annesi oluyordum, bazen o benim annem oluyordu. Bazen ben yaramaz kız kardeş oluyordum, bazen o benim uslanmaz ablam oluyordu. İkimiz de her zaman birbirimizin elini sımsıkı tutabildiğimiz için şu anki hallerimize gelebilmiştik. Ben onun teşviki ile yeteneğimin üzerine düşmüştüm, o benim zorlamam ile liseden sonra hemen iş bulmak yerine ikinci öğretim de olsa üniversite okumaya başlamıştı. Bunu size söylediğim için bana kızacak ama onu ikna etmek için üniversite okursak bize burs verebileceklerini söylemiştim. Parayı duyunca hemen ikna olmuştu, gözlerindeki dolar işaretlerini görmeliydiniz, sevgili okurlarım! Şaka bir yana, sahiden aldığımız burslar olmasa muhtemelen ikimiz de okulu bırakırdık. Ecrin sürekli yarı zamanlı işlerde çalışıyordu, ben yazdıklarımı satıyordum, bunların yanında ikimizin de burs alıyor olması düzenimizi kurmamızı kolaylaştırmıştı. Bunun farkında olduğumuz için o günlerde, çok para kazandığımız zamanlarda en az üç öğrenciye burs vereceğimizin sözünü vermiştik kendi kendimize. Ecrin çok zengin olmayı beklememiş, ilk maaşının yarısını bir öğrenciye vererek başlamıştı. O ay ödeyemediğimiz fatura yüzünden kesilen elektriğimiz kavga konumuzdu. İşte sevgili okurum, benim geçmişim kısaca böyleydi. Hakkımda az da olsa bilgi sahibi olduğuna göre korkularımı ve öfkemi daha iyi anlamışsındır diye düşünüyorum. Anlamadıysan da canın sağ olsun; bu bölümü yazarken fark ettim de beni her şartta anlayan bir dostum zaten var bu dünyada, o hep yanımda olsun bana yeter. Tamam Faruk, söylenmeye başlama hemen! Sonradan girdin hayatıma ama sen de beni her zaman anlayan değerli bir insansın. Ahu ve Gökçe de öyle. Tabii Barış da öyle. Ama Ecrin’in benim için ne kadar özel olduğunu fark etmemeniz imkânsız. Ay, sevgi pıtırcığına döndüm yine. Kapatıyorum bu geçmiş konusunu. Güya on beşinci bölümden sonra İlk Bilet maceramıza başlayacaktık, uzattıkça uzattık yine. Merak etmeyin, artık istesem de uzatamam çünkü konu kalmadı, çok yaklaştık. Hadi, geçelim on yedince bölüme…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE