Dünyadaki acıları görmek insanların düzelmesini sağlamıyor. Ne yazık ki bencillik merhametin ve vicdanın önünde yer almayı her zaman başarıyor. Bazen duyguların kontrol edildiği bir panel olduğunu ve bütün kötü duyguların tuşunun takılı kaldığını düşünüyorum; kapatamıyorlar egoyu, nefreti, öfkeyi.
Bu kitabı yaşarken bana duygularım yön verdi fakat yazarken kalemimi realitenin mürekkebine batırdım. Acılarım sizi ilgilendirmiyor, size acılarımı anlatsam iki gün üzüldükten sonra unutursunuz. Siz bana yapılan zorbalığa odaklanın zira bu zorbalık hayatınızın herhangi bir döneminde size de yapıldı. Belki farkına varmadınız, belki farkına vardınız ama sesinizi çıkaramadınız, belki sesinizi çıkardınız ama susturdular, belki de küçük bir kısmınız bütün zorbalıklara rağmen susmadı ve kendini kurtardı. Fark etmez, en nihayetinde bu zorba dünyada herkes her gün zorbalığa uğruyor.
Dijital zorbalık, sözlü şiddet ve fiziksel temastan sonra başka bir şey yaşamamışsındır artık, davayı anlatacaksın herhalde bu bölüm diyebilirsiniz. Hayır, davadan önce son bir şey daha var. On dördüncü bölümün sonunda bahsettiğim şey, geçmişim.
Davadan önce en son geçmişime saldırmışlardı.
“Annesi de cezaevine girmiş zaten.”
“Babası uyuşturucu satıcısı olan bir kızın düzgün olmasını bekleyemeyiz ki.”
“Annesi mahkûm, babası keş, kendisi iftiracı...”
“Çocuklarınızı doğurup atıyorsunuz sokaklara sonra bunlar gibi hırsız oluyorlar.”
“Suç işlemek gibi ilgi o***su olmak da Güneş ailesinde irsî galiba.”
Kendi sosyal medya hesaplarımı kapattığım için bunlar ve türevindeki yorumlardan Barış aracılığıyla haberdar olmuştum. Ofisindeydik ve karşılıklı oturuyorduk. Yorumları okuyup telefonunu orta sehpaya bırakırken nasıl bir yüz ifadesine sahiptim bilmiyorum ama karşımdan kalkıp mini buzdolabından bardak şeklindeki sulardan almış, ağzını açıp bana uzatırken yanımdaki sandalyeye oturmuştu.
Sudan bir yudum alıp sehpaya koyduktan sonra iç çekmiştim. Cevap vermezsem vazgeçeceklerini umdukça daha çok yüklenmeye başlıyorlardı. Bunun sebebinin Pelin Pelvin’in alttan alttan okurlarına gaz vermesi olduğunun farkındaydım.
Onun yazdığı, “Birilerinin kendini gündemde tutabilmek için beni kullanıp durmasından bıktım.” veya “Hesaplaşacağımız gün yüzü kızarmadan bana bakabilecek mi merak ediyorum.” Şeklindeki tweetlerin muhatabının ben olduğumu tahmin etmek kimse için zor değildi. Katıldığı programlarda, verdiği röportajlarda da sorulan isim ben olduğum için gündemden hiçbir şekilde düşmemiş, her geçen gün yeni suçlamalarla adımdan söz ettirmeyi başarmıştım. Oysa ben sadece dümdüz duruyordum…
Ona karşı sessiz kalmak o an benim için çok zordu, hesap sormayı çok istiyordum. Şu an bu isteğimi frenlememi sağlayan bütün dostlarıma teşekkür ediyorum. O süreçte verdiğim en doğru karar bu olabilir.
Barış’ın omzuma dokunarak, “İyi misin?” sorusunu sormasıyla sessizliğimi bozmuştum.
“Avukatım olarak mı soruyorsun?”
“Arkadaşın olarak soruyorum.” cevabını vermesiyle, “Değilim…” diyerek gözyaşlarımı akıtmaya başlamam bir olmuştu. Hayatta her zaman kararlarınızın, tercihlerinizin bedelini ödersiniz; yalnızca aile bu kuralı bozar. Seçemediğiniz insanların çektirdiği acıdan kaçabilme şansınız ne yazık ki çok düşük.
Oturduğu sandalyenin ucuna kayıp bedenini tamamen bana döndükten sonra sehpanın üzerindeki peçeteyi uzattı. O an ağlamam yalnızca birkaç damla ile sınırlı kaldığı için mutluydum, orada hüngür hüngür ağlamak isteyeceğim son şeylerden biri olurdu.
“Annen cezaevinde mi?” diye sormuştu yumuşak bir dille.
Uzattığı peçeteyle iki damla yaşımı sildikten sonra, “Ölmeden önce öyleydi.” yanıtını vermiştim.
“Başın sağ olsun…” derken omzumda olan elinin baş parmağıyla omzumu okşamıştı. “Yeni mi kaybettin.”
Başımı iki yana sallarken, “Küçüktüm.” demiştim.
“Ben de annemi küçükken kaybetmiştim, babamı da iki yıl önce.” Aynı acıyı yaşayan birinin varlığını bilmek üzüntümüzü azaltmazdı belki ama acı yaşayan tek kişi olmadığımızı hatırlatırdı.
Derin bir nefes alıp konuyu kapatmaya hazırlanmadan önce, “Senin de başın sağ olsun.” demiştim.
Bu Barışla özel diyebileceğimiz konularla ilgili ilk muhabbetimizdi. Aramızda daha önceden oluşmaya başlayan samimiyeti bir üst boyuta taşımış, belki de güzel bir aşkla taçlanmasına zemin hazırlamıştı. Aslında ona her şeyi anlatmak isterdim zira anlatınca rahatlatacağımı bilirdim fakat yapmamıştım. Onun yerine davayla ilgili konuşmaya dönmüştük. Barış vakit kaybetmeden avukatım olarak kişisel haklarımı ihlal eden herkes için hukuki işlemi başlatacağının haberini basına vermiş, bundan sonra konuşacağımız tek yerin mahkeme olacağının altını özellikle çizmişti.
Zaten mahkeme tarihi o dönemlerde bi’ hayli yaklaşmıştı. Oldukça kuvvetli delillerimiz olmasına rağmen içimdeki korkuyu bastıramıyordum. Etrafımdaki insanların güçlü olması beni de güçlendiriyordu, onların bana güvenmesi kendime olan güvenimi arttırıyordu, onların gülümsemeleri benim dudaklarıma taşınıyordu ama damarlarımda susmak bilmeyen bir vesvese dolanıyordu. Bu vesvese geçmişimle birlikte öldürdüğüm bir kız çocuğunun fısıltısıydı, küçük Perihan’ın güçsüz çığlıklarıydı.
Küf kokan soğuk bir eve, karanlık bir gecede doğmuşum ben. Ay, ışığını bulutların ardına saklamış; milyarlarca yıldızdan bir tanesini bile o gece benim için parlamamış. Yalnızca yıkık evimizin önündeki sokak lambasının cılız sarı ışığı sızıyormuş pencereden içeriye. On beş yaşında küçük bir çocukken yazdığım ilk hikâyede sokak lambalarından bahsetmem tesadüf değildi, doğduğum gün milyarlarca yıldız sırt çevirirken bir sokak lambası kucaklamıştı beni. Bir de annem tabii...
Hatırlamıyorum ama eminim, doğduğum gece annem benden daha yüksek sesle ağlamıştı. Yeşil gözlerinin çevresi belki de en çok o zaman kızarmıştı, burnu en çok o zaman sızlamış ve kalbi en çok o zaman kırılmıştı. Beni doğurarak bana en büyük zararı verdiğine inanıyordu, onun kollarının arası canından bir parça için en tehlikeli yerdi. Yanılıyordu. Onun kollarının arası benim nefes alabildiğim tek yerdi, en çok onun kucağındayken gülerdim. Onun kollarının arası benim en korunaklı kalemdi, güvenin tadına yalnızca orada bakabilmiştim. Onun kollarının arası benim en değerli kalp kırığımdı; göğsüne sokulup yumruğumun içine kumaşı yıllanmış kırmızı hırkasını alır, iç çekerek ağlardım. Hırkasının kolunu avcunun içine kadar çekip yanaklarımı siler, masallardaki peri kızları kadar mutlu olmam için adımı Peri koyduğunu, ağlayarak onu çok mutsuz ettiğimi söylerdi. Ağlamayı bırakır; büyüdüğümde gerçek bir peri kızı olacağımı, öğrendiğim sihirle bizi o evden kurtaracağımı söylerdim.
Üzgünüm anne, o sihri öğrenemedim. Akıttığım her gözyaşımın güzel kokulu bir çiçeği soldurduğunu söylerdin, özür dilerim anne ama sen gittikten sonra çiçekler benim için o kadar da güzel kokmamaya başladı ve ben hepsinin solmasını istedim.
Sen anlattığında sahiden inanırdım peri kızı olduğuma. Sen yeryüzünün en güzel perisiydin, sarı saçlarınla aynı renk kanatlarının yalnızca güneşin doğuşunda ortaya çıktığına inanırdım. Benim kanatlarım yoktu çünkü küçüktüm. Benim kanatlarım çıktığında ikimiz birden o evden gidecektik, yıldızlara kadar uçacak, onlardan aldığımız tozları ikimizin yaşayacağı evin duvarlarına serpiştirecektik.
Bizim evimize babam giremeyecekti.
Ben büyümeden önce babamın bizi ayıracağını nereden bilebilirdim ki anne. Ben çok küçüktüm, daha kanatlarım bile yoktu ama senin vardı, boynuna sarılsaydım beni taşıyamaz mıydın? Niye uçmadık anne? Niye kaçmadık? O ruhu bozuk adam daha dört yaşımdayken ağzıma hap sokmaya çalıştığında neden önüme geçip dayak yemek yerine beni kucağına alıp ondan kaçmadın anne? O ruhu çürük adam yüzünden evimizi basan polislere yatağın altındaki hapları satanın sen değil de kocanın olduğuna neden ikna edemedin anne? Neden o katilin işlediği cinayetin üstüne kalmasına izin verdin anne? Yetimhanede o adamdan uzak yaşamamın daha iyi olacağını mı düşünmüştün, bana orada daha iyi bakacaklarını mı? Maalesef bunu tecrübe edemedim anne, o vicdanı sızlamayan adam sana iftira attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi evine dönmüştü ve ben onunla baş başa kalmıştım.
Senin peri kızını posta güvercini olarak kullanıyorlardı anne. Cebime paketleri sıkıştırıp beni müşterilerine gönderiyordu. Kim beş yaşındaki bir çocuğun cebinden paket paket uyuşturucu çıkacağını düşünürdü ki? Beş yaşındaki çocukların cebinde annelerinin sıkıştırdığı leblebiler, çikolatalar olmaz mı? Eğer yanımda olsaydın benim cebimde de onlardan olabilirdi anne.
Bu süreçte ne yapacağımı bilememiş, sürekli dengesiz tepkiler vermiştim. Çünkü senin yaşadıklarını yaşamaktan korkmuştum, anne. O küf kokulu evden ve o kalpsiz adamdan kurtulup kendime tertemiz bir hayat kurmuşken dört duvar arasına hapsedilmekten korkmuştum, çok çalışıp kazandığım ufak konforun elimden kaymasını ve yalın ayak koşturduğum o sokaklara geri dönmek zorunda kalmaktan çok korkmuştum anne. Zira oraya tekrar dönseydim ve yanımda sen olmasaydın ben hayatta kalmayı beceremezdim.
Çok çalışmıştım anne. Kendimi mutlu edebilmek için çok uğraşmıştım. Ağlarsam üzüleceğini söylediğin için hep beni gülümsetecek şeyleri yapmaya odaklanmıştım; yazmıştım, sürekli yazmıştım. Ağlayamadığım her şeyi yazmıştım. Ağlamamıştım ama mutlu da olamamıştım çünkü sen yoktun yanımda.
Beni izlediğini biliyordum. Bu yüzden her zaman mutluymuş gibi yapmıştım, umursamıyormuşum gibi davranmıştım. Sen bana söylemeye fırsat bulamadığın için bilmiyordum çocukların annelerini kandıramayacağını, bunu büyünce öğrenmiştim. Yine de umarım kanmışsındır anne, beni izlediğin yerde mutlu olduğuma inanmışsındır.