Hikâye ne kadar depresif ilerliyor, değil mi? Merak etmeyin, bütün bu yaşadıklarımızla dalga geçtiğimiz ve güldüğümüz dönemler de oldu ve onları da yazmak niyetindeyim. Aslında İlk Bilet'i yazmaya başlarken bu kısımların bu kadar uzayacağını düşünmüyordum. Yüz sayfayı aştık ama henüz kitabın isminin anlamını öğrenemediniz bile...
Sahiden İlk Bilet bir roman mı, otobiyografi mi, sohbet mi, neyin nesi ben de anlamıyorum. Sadece yazmak istiyorum ve yazıyorum. Buraya kadar beni okumaya devam ettiğin için teşekkür ederim sevgili okurum, tertemiz kalbinden kocaman öpüyorum.
O gün içinde Barış'tan randevu alabilmiştim. Benimle birlikte geleceğini bildiğim için Ecrin'e adresi ve saati söylemiştim. O esnada yanımızda olan Ahu da gelmek istediğini belirttiğinde gerek olmadığıyla ilgili bir şeyler söylemiştim fakat pek umursanmamıştım.
Sonunda evden çıktığımızda Ecrin'in biz hazırlanırken çağırdığı taksiye binmiştik. İki günde taksiye dünyalar kadar para ödemiştik... Hatta sizinle bir sırrımı paylaşayım, zamanını tam hatırlamıyorum ama tam da bu olaylar yaşanırken parasız kalmıştım ve taksi ücretini ödeyebilmek için yüz lira kredi çekmiştim... Zor günlerdi.
Barış'ın odasına hep birlikte girmek istemediğimi söylediğimde Ahu dışarıda beklemeyi kabul etmişti. Sekreteriyle kısa bir konuşmanın ardından odaya girmiştik. Hoş bir odası vardı, Faruk’un odası kadar büyük değildi. Avukat odası dendiğinde kafamda kahverengi tonunun ağırlıkta olduğu bir mekân canlanıyordu fakat beklediğimin aksine odaya açık renkler hâkimdi. Duvarlar açık griye boyanmıştı. Klasik siyah deri koltuğunun arkasındaki, duvar boydan boya kitaplıktı ve Hasan Ali Yücel Klasikleri ile doluydu. Bizim girdiğimiz kapının tam karşısında bir kapı daha vardı ve odada hiç dava dosyası olmadığı için oranın arşiv odasına açıldığını düşünmüştüm. Kapının hemen yanındaysa üstten açılmış küçük ama odayı aydınlatmaya yeten bir pencere vardı.
Formalite icabı tokalaşıp merhabalaştıktan sonra karşılıklı oturmuştuk. Barış gülümseyerek, “Ne ikram edelim size?” diye sorduğunda ilk defa gamzesini görmüş ve bu kadar küçük bir gülümsemeye nasıl bu kadar belirginleştiğini düşünmüştüm.
Ecrin’e kahve, ikimize de çay söyledikten sonra ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, hafifçe öne doğru eğilip, “Evet…” diyerek söze başlamıştı. “Bu davada birlikte olacaksak bana her şeyi en başından anlatmanızı rica edeceğim.”
Yutkunduğumu ve Ecrin’e baktığımı hatırlıyorum. Beni rahatlatmak ve onaylamak için gözlerini yumup açmıştı. Derin bir nefes çektikten sonra, “Son haberleri gördünüz mü bilmiyorum ama asıl iftira atan kişi o.” diyerek söze başlamıştım.
“Size güveniyorum ama iyi bir savunma istiyorsanız sizin de bana güvenmeniz gerekiyor. Eğer bana yanlış bir bilgi verirseniz işler sizin için kötü sonuçlanabilir. Şimdi en başından anlatmanızı istiyorum.”
Yumuşak üslubu ve ilgili bakışları dilimin çözülmesini sağlamıştı. Pelin Pelvin ile tanışmamdan ilk işimizi yapışımıza, oradan da şimdiye kadar ki sürece, özellikle de bu olaylardan önce son kitabımla ilgili ettiğimiz kavgaya kadar her şeyi anlatmıştım.
Bana bu davanın çok zor ve karmaşık olacağını açıkça ifade etmiş, uluslararası ödül almış bir kitabın yazarının sahte olduğunu kanıtlayan belgelerinin varlığının çok ses getireceğini dolayısıyla işimizin zorlaşacağını özellikle belirtmişti.
“Pelin Pelvin’in dışında dünden beri size tehdit ve hakaret içerikli mesaj atanlar için de suç duyurusunda bulunabiliriz.” dediğinde Ecrin, “Evet, kesinlikle” dese de bu fikri onaylamamıştım. O an sadece bir davayı kaldırabilirdim. Zaten bir sabah uyanmıştım ve hayatımın kaydığını öğrenmiştim, oysa önceki gece her şey çok normaldi. Hayat, söylerken ağzı dolduran, oldukça dolu ve güçlü görünen bir kavramken, nasıl bu kadar kolay tepetaklak olmuştu? Garipti ve bana hiçbir şeyin garantisinin olmadığını anımsatıyordu.
Barış ile ilk görüşmemiz ana hatlarıyla bu şekildeydi. Detayları anlatmadım ama o gün Barış içimi oldukça rahatlatmıştı; önce bana güvendiğini göstermişti ki bu iftiracı olarak anılan biri için sahiden çok değerli bir şey, ardından bu davayı kazanacağımıza dair ona güven duymamı sağlamıştı zaten işinin ehli olduğunu yaptığınız kısa çaplı bir araştırmadan anlayabilirsiniz.
Görüşmenin ardından biraz yürüyerek kafa dağıtmak istediğimi söylemiştim. Ahu da Ecrin de başlangıçta buna izin vermeyecek gibi olsalar da onları dünkü olaydan sonra artık aklımın başında olduğuna ve Barış ile görüştükten sonra içimin bir nebze olsun rahatladığına inandırmıştım.
Deniz beni her zaman rahatlatırdı, karmaşık hissettiğim her an hareket etmek de bana iyi gelirdi. Bu yüzden soğuk havaya rağmen ayakkabılarımı çıkarıp kumsalda yürümek iyi hissettirmişti. Ne kadar yürümüştüm bilmiyorum ama denizin soğuk suyu ayağımın uyuşmasına sebep olmuştu, Güneş batmıştı ve artık bacaklarım ağrıyordu. Bu yorgunluk eve gider gitmez kendimi yatağa atmama ve sonunda uyumama yardımcı olmuştu.
Erkenden uyuduğum için gecenin üçünde uykumu almış bir şekilde uyanabilmiştim. Evdeki lezzetli koku karnımı acıktırmıştı. Mutfağa bir şeyler atıştırmak için gittiğimdeyse kavga ettiğimiz günden beri görmediğim Gökçe’yle karşılaşmıştım. Şimdi size biraz Gökçe’den bahsetmek istiyorum. Susun, hemen homurdanmaya başlamayın! Merak etmeyin olayları hızlı geçmeye karar verdim, zaten bütün dava sürecini size anlatamam. En geç on beşinci bölümden sonra başlayacağız İlk Bilet kavramının ne olduğunu öğreneceğimiz kısımlara. O zamana kadar kafama göre takılmama izin verin. (Aslında o kısımdan sonra da kafama göre takılacağım. Hoşuna gidiyor mu bilmiyorum ama bu kitabın olayı bu sevgili okurum, şu an sayfalarında dilediğimce fink attığım karalama defterimi elinde kitap olarak tutuyorsun.)
Gökçe bizi kolay kabullenememişti. Hatta ilk zamanlarda birlikte ev tutma yoluna gittiği Ahu’yu bile sevmediğini düşünüyordum. Zamanla bunun sevmemek değil de sevmeye ihtiyaç duymamak olduğunu fark etmiştim. Gökçe çocukluğundan beri her şeyi kendi başına yapmıştı ve bu onu kimseye ihtiyaç duymadığı için insanlarla muhatap olmayı da saçma bulan birine dönüştürmüştü. Birini sevecekse sevgiyi en çok hak edenin kendisi olduğunu düşünüyor ve kendisini seviyordu, birine minnettar olacaksa kendisine teşekkürler yağdırıyordu, bu yaşına kadar tek başına geldiği için kendisine hayrandı bu yüzdendir ki olumsuz duygularını kendisine layık görmeyip dışarıya vuruyor ve her şeye homurdanıyordu.
Kalabalıktan kaçındığını zamanla fark etmiştim ki bu iletişim güçlüğü çeken biri olduğunu düşünmeme sebep olmuştu fakat öyle değildi; o iletişimi tercih etmiyordu. Bilmiyorum, belki de iletişim onun için birkaç kelimeyi dilinde döndürmekten ibaret değildi. Bence o fazlalıklardan kurtulup kendi başına kendi dünyasını oluşturmak istiyordu, gecesini gündüzü haline getirip herkes uyurken yaşamayı tercih etmesinin sebebi de bu olmalıydı.
Onunla ilgili size sayfalarca çıkarım yaparım ama gerçekte onun hissettikleri, istedikleri nedir asla bilemem. Bu bağlamda kelimenin tam anlamıyla kilitli bir kutudur. Bu yüzden bizimle açık öğretimde işletme okuduğunu fakat ailesine tıp okuduğunu söylediğini anlattığında şaşırmıştık. Bu bizimle ilk paylaşımıydı. Belki de herhangi bir insanla ilk paylaşımıydı.
Bizi sahiden seviyordu, hatta o kadar seviyordu ki gizlemeye çalışmasına rağmen sevgisini hissedebiliyorduk. Bana o gün çıkışmasının sebebi de sevgisiydi. Kendisiyle ilgili bir şeyleri anlatacak kadar çok güvendiği ve sevdiği arkadaşının da kendisine aynı şekilde açık olmasını bekliyordu. Belki de sevgi onun için bu anlama geliyordu ve onu sevmediğimi sanıp korkmuştu. Onu anlamaya çalıştığım zaman kendi bakış açısından haklı olabileceğini düşünüyordum fakat ben belki de o zamana kadar ki en korku dolu anlarımı yaşarken kendi derdine düşüp bana bunu nasıl söylemezsin triplerine girmesi, onunla konuşacak gücümün dahi olmadığını görürken bana bağırıp çağırması bencilliğin dibiydi. Sonrasında gelip benimle bunu konuşsa hatta yine kavga etse o haklı olabilirdi fakat olay tazeyken bunu yaptığı için onu bu konuda hiçbir zaman haklı göremedim. Bazı şeylerin yeri ve zamanı sahiden çok önemlidir.
Mutfağa girdiğimde evdeki enfes kokunun fırından henüz çıkmış kekten yayıldığını anlayabilmiştim. Gökçe keke çikolata sosu dökerken geldiğimi fark etmemişti bile. Birkaç saniyeliğine odama geri dönmeyi düşünsem de omzumu kapı pervazına yaslamış, sessizce beni fark etmesini beklerken onu incelemeye koyulmuştum. Yanlış hatırlamıyorsam üzerinde siyah badi ve açık kahverengi kadife eteği vardı. Siyah ten çorabını bile üşenmeyip giymiş, hafif bir makyajla birlikte salaş bir topuzla saçlarını da yapmıştı. Kulağına büyük halka küpelerini bile takmıştı. Onun gecenin bir vakti böyle süslenmesini aşırı saçma ve delice bulurdum ancak onun için dünyanın en mantıklı ve normal şeyiydi.
Sonunda yüzüme bakmasa da beni fark ettiğini belli etmek için, “Yiyeceksen içeri gir, yemeyeceksen beni dikizlemeyi kesip kaybol.” demişti.
“Hamuruna zehir koymadıysan yiyeceğim.” diye mırıldanırken mutfağa girmiş, sırtımı duvara dayayacak şekilde sandalyeye yan oturmuştum.
Keki tepsisiyle masaya koyup bıçağı önüme bırakmıştı. Ben keki dilimlerken o da tabak ve çatal çıkarmıştı. “Koy şu tabakları, bulaşık çıkarma.” diyerek çatalı almış ve keki ortadan yemeye başlamıştım. Soğutmayı beklemek yerine sıcak sıcak yemenin cezasını dilim çekiyordu.
Gökçe kendi kekini tabağına alırken ne kadar görgüsüz olduğumla ilgili homurdanıp duruyordu. Kekten ufak bir dilim alıp kibarca ağzına götürürken, “Bıçak da vereyim mi hanımefendi, keserek yemek istersiniz belki.” diye dalga geçmiştim.
Cevap vermemişti. Bir süre mutfaktaki gürültü çatal sesleri ve sıcak keki üfleyerek soğutmaya çalışırken ki seslerimizden ibaretti. Kaşlarıyla boynumu işaret edip, “O ne?” diyerek konuşan ilk kişi Gökçe olmuştu. Ahu’nun kaşla göz arasında taktığı kolyenin hala boynumda olduğunu o göstermese hatırlayamazdım.
Dallarında yedi farklı doğal taş olan hayat ağacı kolyesine dokunurken, “Ahu’nun işleri işte…” demiştim. “Çakraları açıyormuş bu taşlar. O yüzden taktı.”
Kıkırdarken, “Hayret…” diye mırıldandı. “Bu kolyelere ondan başkası dokunabiliyor muymuş?”
Gülüşüne katılırken, “Vermeden önce nötrlemişti herhalde.” demiştim. Hiçbir şey olmamış gibi başladığımız konuşmanın uzun bir sessizlikten sonra asıl konuya geleceğini biliyordum. Gökçe ile hep böyle olurdu. Ancak ikinci uzun sessizliğimizi, “Özür dilerim.” diyerek bölen kişinin o olacağını düşünmüyordum.
“Ben de…” derken bulmuştum kendimi. “Ben de özür dilerim.”
“Hayır, hayır… Hiç sırası değildi gerçekten. Sonra hesap sormalıydım.”
“Evet, aptal. Aklım başımdan kaçıp gitmişken bir de seninle uğraştım.” diyerek takıldığım noktayı söylediğimde içimin soğuyacağını düşünmüştüm fakat, “Yaşadığım stres yetmezmiş gibi evin içinde seninle karşılaşmaktan kaçıp durdum, üzüleceğim bin tane mesaj alırken bir de seninle küstüğüm için üzüldüm, kafama vurup kendime gelmem için bağırmanı beklerken bana nasıl söylemezsin safsatanı dinledim.” cümlelerinin ağzımdan çıkmasına engel olamamıştım.
“Safsata falan değildi.” diyerek kendini savunmuştu. “Nasıl bu kadar büyük bir şeyi bana söylemezsin? Söylemiş olsaydın…”
“Söylemiş olsaydım hiçbir halt olmazdı, sen de biliyorsun.” diyerek bölmüştüm onu. “Sen benim çok değer verdiğim bir insansın ama bu bambaşka bir olay. Birçok kitabımın gizlilik sözleşmesini sen daha hayatımda değilken imzalamıştım Gökçe. Ne o an hayatımda olan herhangi bir insan ne de sonrasında hayatıma giren herhangi bir insan bundan haberdardı çünkü ben o sözleşmelere imza atarak bunun sözünü veriyordum. Ecrin’in bilme sebebi de ufacık çocukken bu işlere onunla bulaşmış olmamdı. Sen beni bu konu için yargılayamazsın ama kırılabilirsin. İstemeden de olsa kırdım, özür dilerim ama sen beni daha çok kırdın. O televizyonda adımı bas bas bağırarak söylerlerken ihtiyacım olan şey elini omzuma koyup merak etme bir şey olmayacak demendi fakat sen her zamanki bencilliğini konuşturup kendi derdine düştün.”
Alayla gülüp, “Bencil mi oldum şimdi?” demişti.
“Bencil olduğunu kendin de biliyorsun.” Bu cümleyi kurduğum an hiç beklemediğim bir şey yapmıştı. Tabağının yanındaki kek bulaşmış spatulayı almış ve kafama vurmuştu. Ona çemkirmeme fırsat vermeden, “Evet bencilim ama sana hiçbir zaman bencillik yapmamıştım!” diye bağırmıştı.
Karşı atağa geçip, “Evet, yapmamıştın! O sabaha kadar.” diye bağırmıştım.
“Özür diledim ya!”
“Tamam, ben de affettim.”
“Ben de seni affettim.” derken sesinin tonunu düşürmüş, normal bir sesle konuşmaya devam etmişti. Ona uyum sağlayıp bağırmayı bırakırken, “Ben bir şey yapmadım.” demiştim.
“Bence konuşmayı keselim. Tekrar küsmek istemiyorum.”
Sunduğu makul teklifi, “Anlaştık.” diyerek kabul ettiğimde üçüncü uzun sessizliğimiz başlamıştı. Bu esnada bir tepsi keki bitirmiş, hatta birer kupa kahve yapmıştık. Kahvelerimizi içerken Gökçe, “Tenezzül edip de şu yazarlık meselesini en başından anlatabilir misiniz artık Perihan Hanım.” dediğinde tüm olayları en başından anlatmıştım.
Pişmiş pişmiş sırıtırken, “Bence de iftiracısın, senin yazdığın kitabı kim okur ki?” dediğinde hiç tereddüt etmeden kupamın dibindeki soğumuş kahveyi üzerine dökmüştüm. Ağzı açık bir şekilde bir badisine bir de bana bakarken bunun intikamını çok fena alacağına dair bir şeyler geveliyordu. Islak mendille üstünü silerken ise bana güvendiğini ve bu süreci en iyi şekilde atlatabileceğimi söylüyordu. “Ayrıca aptal mısın?” demişti. “Madem bu kadar iyi yazıyorsun niye bu yeteneğini başkasına atfediyorsun? Yazdıklarından elde etmek istediğin şey para mı yoksa kalbine dokunabildiğin insanların teşekkürü mü, karar ver. Öyle ya da böyle mademki bu ortaya çıktı, sonucu ne olursa olsun yazdıklarının arkasında dur.”
“Sonra da tazminat öde ya da hapse gir diyorsun.”
“İyi de, sen ihlal etmedin ki sözleşmeyi. Sana nasıl bir zararı dokunabilir bunun?”
İç çekmiştim. “Bu işler öyle yürümüyor işte.”
İçi şişmiş gibi, “Ayy…” derken eliyle boynunu yelliyordu. “Şu dramatiklik, şu karamsarlık ancak bir yazarda olur zaten. Daha önce nasıl anlayamadıysam...”
Ara sıra bu tarzda sinirlerimi hoplatacak şeyler söylüyor, ardından beni rahatlatacak teselliler veriyordu. O gün Barış’tan sonra özgüvenimi yerine getiren ikinci isim Gökçe’ydi. “Seni magazinlerden mi toplayacaktım, rezil…” diyerek takıldıktan sonra gözlerinin içinin parladığını gizlemeden, “Olsun ama bu da bir başarı, seninle gurur duyuyorum.” demesi bana hem çok güzel şeyler hissettirmişti hem de başarılarımın ödülünü başkası alırken seyirci olmanın ezikliğini tekrar tekrar hissetmeme sebep olmuştu ve o gece içimden bir söz vermiştim. Benimle gurur duyan herkes için ama en çok da kendim için kelimelerimin arkasında duracaktım çünkü Gökçe’nin de dediği gibi, yazdıklarım ancak benim ismimle birlikte tamamlanabilirdi zira onlar benim duygularımın ve hayallerimin ön izlemesiydi.