Bölüm On İki, Sunsetz – Cigarettes After s*x

2004 Kelimeler
Haberler yayınlandıktan sonraki süreç hayatımın en yorucu ve yıpratıcı süreçlerinden biriydi. Tuhaftır ki aynı zamanda hayatımın en düzenli dönemleri de bu zamanlardaydı. Mesela Ecrin’in, “Stresini atmak için sahilde boş boş yürüyüp deli danalar gibi koşacağına bir işe gir, enerjini de orada harca, kafanı da orada dağıt.” tavsiyesini dinleyip çalışmaya başlamıştım. Daha önce hiçbir işte uzun soluklu çalışamamamın sebepleri, maymun iştahlı ve tembel olmamdı, bunların dışındaysa kitap yazmaya başladığım zaman tüm dikkatimi kitabıma vermemdi; günlerce odadan çıkmaz, sadece yazardım. Uzun bir süre kitap yazmaya gücüm olmayacağından mütevellit çalışmak için hiçbir engelim yoktu. Bu yüzden üç öğrenciye özel Türkçe dil bilgisi dersi vermeye başlamıştım. Aslında dört öğrencim vardı fakat birinin Pelin Pelvin hayranı olması ikimiz için de işleri zorlaştırıyordu bu yüzden ilk dersten sonra, daha doğrusu kız benim yüzümü gördüğü ilk andan sonra, onunla yollarımızı ayırmanın doğru bir karar olduğunu düşünmüştük; umarım sınavı iyi geçmiştir. Haftanın üç günü ikişer saat bu çocuklara ders vermek bana iyi geliyordu. Öğrencilerim için ders dokümanları hazırlayarak oyalanıyor, onlara ders vermediğim zamanların dışında da onlar için bir şeyler hazırlıyordum. Tam da o dönemlerde Voltaire’in “Candide ya da İyimserlik” romanında okuduğum, “Çalışmak, bizden üç büyük kötülüğü uzak tutuyor: can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu.” cümlesi sahiden doğruydu. İşe başladıktan sonra bu olaylara daha az kafa yormaya başlamış, stresimi bir nebze de olsa azaltmıştım. Aa, bakın yazarken aklıma ne geldi... Biliyor musun sevgili okurum, kitaplar ruhumuzun neye ihtiyacı olduğunu sahiden biliyor ve bize en ihtiyacımız olan dönemlerde geliyor. Normalde haftada iki kitap bitiren biriyimdir fakat o dönemde yalnızca bir kitap okumuştum, Candide. Bu dönemde bana kesinlikle iyi gelen bir kitaptı, beni kendi bahçemle uğraşmaya* teşvik edip stresimi azaltmıştı. (*Herkesin kendi bahçesiyle uğraşması Candide romanının sonunda geçen bir metafor.) Bu kitapla tanışma hikâyem de ayrıca özeldi. Barış ile ikinci kez görüşmeye gitmiştim. Odasında onu beklerken orta sehpada bulduğum romandı Candide. Voltarie’i biliyordum fakat hiç okumamıştım, bu yüzden incelemek istemiştim. Tam elime almış sayfalarını karıştırıyordum ki Barış içeri girmişti. Evrak çantasını masasının üzerine bırakırken, “Hoş geldin…” demişti. “Kusura bakma çok beklettim, bir önceki görüşmem planladığımdan uzun sürdü.” “Hiç önemli değil.” demiştim formalite icabı bir gülümsemeyle. Ceketini çıkarıp odanın köşesindeki ayaklı askılığa asarken çenesiyle elimdeki kitabı göstermiş ve, “Okudun mu?” diye sormuştu. Başımı olumsuz anlamda iki yana sallarken cevabımı, “Hayır.” sözcüğü ile desteklemiştim. “Eminim şu an çok büyük acılar yaşadığını ve dünyanın berbat bir yer olduğunu düşünüyorsun.” demişti ve bu beni yine sinirlendirmişti. Onunla ilk zamanlarımızda sanki beni ve yaşadıklarımı küçümsediğini hatta bu davayı eğlence olarak gördüğünü hissederdim ki bu bazı zamanlar onu boğazlama isteği uyandırırdı içimde, aslında Barış’ın öyle bir niyeti olmadığını sonradan anlayacaktım tabii ki. Yine de o an duygularımı saklamadan, “Avukat mısınız psikolog musunuz Barış Bey?” diye sormuştum alayla. “Sadece bu kitabın şu an size iyi gelebilecek bir kitap olduğunu söylemek istemiştim.” demişti her zamanki gülümsemesiyle. Anlamıyordum bu adamın nasıl sürekli gülümseyebildiğini. Gamsız mıydı, dertsiz tasasız mıydı bilmiyordum ama içimden, “Kaymak tabaka hep gülümser tabii.” diye geçiriyordum. “Dilersen o kitabı alabilirsin. Okuduktan sonra konuşuruz.” demişti. Davayla ilgili konuşup avukatlık vekâletimi ona teslim ettiğim o günden sonra bürodan ayrılırken kitabı almış ve o gece okumuştum. Voltaire bu romanında, akla gelebilecek bütün kötülükleri yaşamış olmasına rağmen bu dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğunu savunan felsefi iyimserci Pangloss ve onun dünyayı dolaşarak kötülüğün her yerde olduğunu, herkesin de bu kötülükten nasibini aldığını gözlemleyen öğrencisi Candide’i anlatıyordu. Başlangıçta hocası Pangloss gibi düşünen Candide öyle zor hayatlar yaşamış insanlarla tanışıyor, aynı zamanda kendisi de öyle kötü şeyler yaşıyordu ki bu kadar kötü bir dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğuna artık inanmıyor, “Mümkün dünyaların en iyisi burası ise ötekiler kim bilir nasıldır?” düşüncesine kapılıyordu. Zamanla iyimserliği, insanın dert içinde iken her şeyin iyi olduğunu iddia etmesi hastalığı, olarak tanımlıyordu. Romanın sonunda bu dünyanın kötü olmasının sebebinin insanlar olduğunu, bir insana kötülük yapan tek şeyin bir başka insan olduğunu çıkarmıştım. Kötülük biz insanların içindeydi ve bunu ancak bir uğraş bulup kendi işimize bakarak dizginleyebilirdik. Bir sonraki görüşmemizde Barış’a, “Üstat Pangloss…” diye hitap ettiğimde öyle bir gülümsemişti ki, gözlerinin güneşten daha parlak gamzesinin samanyolundan daha derin ve sonsuz olduğuna yemin edebilirim… “Demek iyimserci olduğumu düşünüyorsun, bunu sana ne düşündürdü?” diye sormuştu ellerini masada birleştirip hafifçe öne eğilirken. “Gülümsemen.” demiştim dudaklarını işaret ederken, elbette o anda da gülüyordu. “Yani sana göre gülümseyen herkes iyimserci mi?” “Her sokağa çıkışında mendil satan bir çocuk gördüğüne eminim, haberlerde hafta bir yerin bombalandığı ile ilgili manşet görüyor olmalısın, sosyal medyada her gün öldürülen bir kadının adını görüyorsundur. Böyle kötü bir dünyada bu kadar çok gülümseyebilmenin sebebi iyimserci olmandan başka ne olabilir ki?” Tek kaşını kaldırıp alnının kırışmasına sebep olmuştu. Derin bir nefes aldıktan sonra, “Yalnızca kendi işime bakıyor olamaz mıyım?” “Olabilirsin ama yine de bu kadar çok gülümsemek normal değil. Acaba biraz duyarsız mısın?” Patavatsızca sorduğum sorunun sonradan farkına varmış hatta biraz utanmıştım fakat Barış bunu hiç umursamadan kahkaha atmıştı. “İstersen duyarsızlık diyebilirsin tabii ama yalnızca yaşamayı seviyorum.” yanıtını verdikten sonra, “Neyse… İşimize bakalım.” diyerek işini yapmaya başlamıştı. Ah, yine Barış’tan söz etmeye başladım. Ne diyordum… Evet, hayatımın aynı anda hem en zor hem de en düzenli zamanı olduğundan bahsediyordum. Çalışmak hayatıma belli bir disiplin getirmişti fakat esas düzeni getiren Ahu’ydu. Aşırı stresin çakralarımı kapatacağından endişelendiği için her gün yedide beni uyandırıyor, Tibet’in beş ayini denilen çakra açma egzersizlerini bana uygulatıyordu. Ardından sağlıklı bir kahvaltı ediyorduk. Odamda sürekli adaçayı veya tütsü yakmayı da ihmal etmiyordu. Başlangıçta hepsinden nefret etsem de özellikle egzersizler alışkanlık haline geldiğinde benim için çok faydalı olmaya başlamıştı. İnsanların hakkımda konuştuklarından uzak kalmak için günümü dolu dolu geçirmeme yardımcı olan bir diğer isim elbette ki Gökçe’ydi. Krizi fırsata çevirip yemek yapma sorumluluğunu tamamen bana yüklemişti. Çalıştığım günler dışında mutfağı bana bırakıyordu. Başlangıçta itiraz edip bana iş yıkmaya çalıştığını söyleyerek ona çok bağırmıştım fakat ellerini omuzlarıma bastırıp alnını alnıma dayayarak, “Mutfak senin için terapi gibi olacak, güven bana…” demişti. İlk günler bundan da nefret etmiş hatta sürekli söylenmiştim fakat yemek yapmanın bana sahiden iyi geldiğini ve bir şeyleri düşünmemi engellediğini fark etmiştim. Candide’te o dönem altını çizdiğim alıntılardan biri şuydu: "Haydi çalışalım." dedi Martin, "Fazla düşünmeyelim, hayat ancak bu şekilde dayanılır hale gelir." Kendimi sürekli bir şeylerle meşgul edip olabildiğince az düşünerek süreci kendim için dayanılır hale getirmeye çalışıyordum. Hikâye çok depresif ilerlediği için bu bölüme süreç içinde arkadaşlarımın yardımıyla kendimi nasıl tedavi ettiğimi anlatarak başlamak istemiştim lakin tabii ki böyle güllük gülistanlık bir süreç geçirmemiştim. Oldukça yıpratıcı bir dönemdi. Her gün bana saldıracak yeni bir konu buluyorlardı. Önce mezun olduğum okula saldırmaya çalışmış fakat İstanbul Üniversitesi’nde kötüleyecek bir şey bulamadıkları için işsizliğime dem vurmuşlardı. “İşsiz olduğu için saracak yer arıyor.” cümlelerinden tutun da “Kolay yoldan para kazanmak için her şeyi yapar bu kadın.” ithamlarına kadar birçok şey işitmiştim. Ecrin bunları o insanların yanına bırakmamam için benimle her gün konuşuyor ve davacı olmaya ikna etmeye çalışıyordu. “Tamam, oluruz…” dedikten sonra, “Ama ilk önce şu asıl davayı bir halledelim.” eklemesini yapıyordum. Okulum ve işsizliğim fazla ilgi çekici olmamıştı fakat nasıl ortaya çıktığına anlam veremediğim bir konu çok ses getirmişti. Akay Yazılım’a girip çıkarken çekilen fotoğraflarımla birlikte paylaşılan, “Bir de Akay Yazılım’ın çıkaracağı yazı yazma platformunda çalışmaya başlayacakmış, kim bilir ne dedi patrona?” türevindeki yazılar bana sahiden kafayı yedirtmişti. Pelin Pelvin’in evini basmaya kalkıştığım günkü gibi bir delilik yapmamı engelleyen kişi, “Biz cevabımızı mahkemede vereceğiz.” diyen Barış’tı. Yine de Faruk’un benim üzerimden ona sıçrayan çirkin ithamlara maruz kalması canımı sıkıyordu. Onu arayıp özür dilediğimde, “Benimle dalga mı geçiyorsun?” demişti. “Özür dileyecek ne yaptın ki? Bir de bunu takma kafana.” Ne yazık ki işler umursamazlık edemeyeceğimiz kadar büyümüş ve benim yanımda Faruk’a da zarar vermeye başlamıştı. Faruk’un yapacağı açıklama ile ilgili Barış’a danışacağını öğrendiğimde bu görüşmeye kendimi de dâhil etmiştim. Olaylar nasıl gelişmişti bilmiyorum ama benimle birlikte Ecrin de o görüşmeye katılmıştı. Öğle yemeği için sözleştiğimiz yere gittiğimizde iki kuzenle selamlaşmıştık. Faruk’un her zamanki bol tişörtünün rengi o gün yanlış hatırlamıyorsam griydi ve siyah pantolonuyla kombine etmişti. Elindeki keskin olmayan metal bıçağı baş parmağının üzerinde döndürüyordu. Barış ise takımlarından birini giymişti fakat o gün bir tık dağınıktı. Gömleğinin iki düğmesi açıktı mesela, saçları taranmayıp doğal haline bırakılmış dalga dalga alnına kadar inmişti. Daha dikkatli baktığımda gözlerinin altında şişlik görmüştüm. Çalışarak sabahladığı için yorgun olduğunu düşünmüştüm, hâlbuki biliyordum işi bırakmayı düşündüğünü ve benden başka müvekkili olmadığını. Belki de o an kafa yormak isteseydim derdinin ne olduğunu tahmin edebilirdim fakat kestirip atmayı tercih etmiştim. Neyse, bunları daha sonra konuşacağız… Faruk ile iletişimimiz uzun bir süre telefondan ibaret olduğu için beni gördüğünde göz kırparak, “N’aber?” diye sormuştu. İnanın bu samimiyete ne ara gelmiştik hiçbir fikrim yoktu ama hiç rahatsız olmayıp uyum sağlamıştım. “Bildiğin gibi…” demiştim omuz silkerken. “Sen?” “Bildiğin gibi, iş güç falan.” dedikten sonra yanımda oturan arkadaşıma dönmüş ve düşmanca bir saldırıya karşı tetikte bekler gibi gözlerini kısarak, “Siz nasılsınız Ecrin Hanım?” diye sormuştu. Faruk’un bu tavrını fark edip göz devirse de gülerek, “Sağlığınıza duacıyım Faruk Bey…” demiş ve hepimizin bıyık altından gülmesine sebep olmuştu. Dördümüzün yemek yiyip bu konuyla ilgili konuştuğu, arada bir de birbirimizle ilgili yeni şeyler öğrendiği birkaç saatti ve bu birkaç saat İlk Bilet maceramızın zeminini oluşturmuş, aramızdaki samimiyetin temellerini atmıştı. “Ben dürüstlükten yanayım, bildiğim her şeyi anlatayım basına. Bu konuyu Pelin Pelvin’in ağzından öğrendim. Tanığım ben.” “Evet, seni mahkemede kullanacağız.” diyerek daha önce konuştuğumuz konuyu hatırlatmıştı Barış. “Mahkemeden önce benim lehime bir şey söylersen sana da çok yüklenmezler mi? Sosyal medyaya birçok iş yapıyorsun, zarar görebilirsin.” dediğimde Faruk cevap vermek için dudaklarını aralamıştı fakat Ecrin önce davranıp, “Gerçekten uzak bir şey söylerse de mahkemedeki tanıklığıyla zıt düşer, olduğu gibi anlatmalı her şeyi.” yorumunu yapmıştı. Ecrin elbette ki benim çıkarlarımı koruma odaklı davranıyor ve yalnızca beni koruyacak fikirler sunuyordu fakat ben Faruk’un da sıkıntı yaşamasını istemiyordum. Bu yüzden Barış’a dönüp fikrini almak istercesine, “Acaba sessiz mi kalsa?” sorusunu sormuştum. Barış, “Siz bu işi bana bırakın, ben ikinizi de koruyan bir metin hazırlayacağım.” cümlesini kurarken kullandığı kendinden emin ses tonuyla hepimize güven vermişti. Zaten avukatımıza güvenmeyip kime güvenecektik? “Bir karara bağlayamadık mı yani?” diye sormuştu Ecrin. “Bağladık işte, Barış halledecek.” demişti Faruk elindeki peçeteyle oynarken. “Sen elinde bir şeylerle oynamadan duramıyor musun?” sorusunu gülerek sormuştum. Başını iki yana sallayarak sanki bu durumdan dertliymiş gibi Faruk adına, “Duramıyor…” diyen kişi tahmin edeceğiniz üzere Barış’tı. O yemeğe dair çok net hatırladığım bir başka şey, işe gitmesi gerektiği için erken kalkan Ecrin’e, “Ama daha sade kahvemizi içecektik…” diye takılan Faruk’un muzip suratıydı. “Borcunuz olsun…” dedikten sonra çantasını omzuna takmış ve iyi günler dileyerek yanımızdan ayrılmıştı. Bu bölüme şöyle bir göz attım da, döktüğüm gözyaşlarını anlattıktan sonra oldukça pozitif görünen şeyler yaşadığımı sanacağınız bir bölüm olmuş. Elbette bu kadar kolay toparlanamadım. Sadece bazı şeyleri üstü kapalı anlatırken, iyileşmemde etkili olan fakat bir süreç içinde gerçekleşen her şeyi tek seferde anlattım. En başında da dediğim gibi, bu kitabı yazmaktaki amacım yaşadığım acıları anlatarak gözyaşlarınızı akıtmak, bana üzülmenizi sağlamak değil. Zaten bu hikâyede üzülmeniz gereken kişi ben değilim, bana bunları yaşatan zavallılara üzülmelisiniz. Tekrar belirtmek isterim ki bu kitabı yazma amacım o dönemleri bir de benden dinlemeniz gerektiğine inanmam, bana neler yapıldığını hatta belki de bana neler yaptığınızı görmenizi istemem. Dijital zorbalık sahiden çok yıpratıcıydı. Bende büyük travmalar yarattı. O dönemlerde sildiğim sosyal medya hesaplarımı bir daha asla yüklemedim. Hatta şahsi numaramın yayılmasıyla birlikte telefonuma gelen taciz mesajları akıllı telefon kullanmayı bırakmama ve numaramı değiştirmeme sebep oldu. Evet, o dönemden beri akıllı telefon kullanmıyorum. Karşıma çıksalar yazdıkları uzun mesajların iki kelimesini yüzüme söyleyecek cesareti olmayan insanlar klavyelerini kullanarak canımı yakarken haklı, güçlü ve özgüvenli olduklarını sanıyordu. Oysa olayı tek taraftan dinleme yanılgısına düşecek kadar toy, manipülatif insanların güdümüne kolayca girebilecek kadar sorgulamaktan yoksunlardı. Böyle insanların bana verebilecekleri en büyük zararın attıkları mesajlar olduğuna inanıyordum ama bu iş çok geçmeden çığırından çıkmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE