Bölüm On Üç, Whispers – Halsey

1209 Kelimeler
Bu bölümde size anlatacağım olay çok güzel başlayan bir günün çok kötü bitmesine sebep olmuştu. O dönemde stresten olsa gerek uykuya dalmakta güçlük çekiyordum. Az ve verimsiz uykularım yüzünden hep farklı bir saatte uyanıyordum. O gün Ahu çakralarımı açacak egzersizi yapmam için beni uyandırdıktan sonra tekrar uyuyamamıştım. Özellikle yeni uyandığım zamanlarda kokusundan nefret ettiğim yumurtanın kokusu eve hâkim olduğu için soğuk havayı umursamadan balkona çıkmış, apartmana giren postacıyı da o esnada görmüştüm. Çok geçmeden zil sesi duyuldu. O esnada aklımdan bin bir türlü senaryo geçmişti ve üç saniyede stresten komaya gireyazmıştım, sevgili okurum. Hemen ardından Ahu’nun çığlığını duymuş olmam da bu stresimi arttırmıştı tabii. Ben oturma odasındaki balkondan, Ecrin odamızdan, Gökçe ise mutfaktan koşturarak çıkmış; kapının önünde diz çöken Ahu’nun yanına gitmiştik. “Ne oluyor sabah sabah?” diye homurdanan kişi elbette ki Gökçe’ydi. Henüz uyumadığı için üzerinde ekoseli jile elbisesi vardı. Muhtemelen gece yaptığı makyajı silinmeye başlamıştı ya da yüzü uykusuzluktan solgun görünüyordu. Bu kızın biyolojik saati hüngür hüngür ağlıyor olmalıydı. Ecrin ile arkadaşımızın yanına diz çöktüğümüzde şapşal bir sırıtışın yüzüne yerleştiğini görmüş, böylelikle kötü bir şey olmadığını anlayabilmiştik. “Ne oldu, kimdi kapıyı çalan?” sorusu Ecrin’den gelmişti. “Postacı…” diyerek Ahu’nun yerine cevap verdiğim sırada kafamın içinde bir şimşek çakmıştı. Ahu’nun eline baktığımda bir zarf görmem ise bu şimşeğin ışığını daha parlak hale getirmişti ve bunu da kısa bir şaşkınlık çığlığı olarak dışa vurmuştum. “Ya konuşsanıza ne bağırıyorsunuz!” diye öfkelenen Gökçe ellerini beline koymuş üstten üstten bana hitaben konuşmuştu. Ahu, “Mektubuma cevap yazmış…” dediğinde herkes olayı anlamış olsa da, “Hani aşk mektubu göndermişti ya…” açıklamasını yapma ihtiyacı hissetmiştim. Bunun üzerine Gökçe’nin uykusuz gözleri aralanırken dudaklarından, “Oha.” sözcüğü dökülmüştü. Beni omuzlarımdan dürtüp, “Peri çabuk okuyup cevap yaz, Ahu beceremez.” diyerek konuşmaya devam ediyor, heyecanını gizleme gereği duymuyordu. Ecrin ise, “Of bir şey oldu sandım ya…” demiş, bizim yüzümüzden işe geç kalacağı ile ilgili cümleleri kurarken hazırlanmaya gitmişti. Her yere en az bir saat erken gitmek gibi saçma bir huyu olduğu için aslında geç kalacağı falan yoktu ama ona laf anlatamazdınız. Yere Ahu’nun karşısına otururken, “Açsana ne bekliyorsun.” demiştim. Gökçe de yanımıza dizlerinin üstüne oturduğunda, “Çok heyecanlıyım…” diyerek zarfı açmıştı. Merhaba Ahu, Şu devirde adresime kişisel mektup geleceğini düşünmezdim, mektubun senden olacağını ise hiç tahmin edemezdim; bu duruma şaşırdığım kadar çok sevindim. Yazdıklarını okurken cümlelerinden hiç değişmediğini anlayabildim, o tükenmeyen enerjini hissettim ve beş yıl öncesine gittim. Mektubunda yazdıklarını yüz yüze konuşmaya ne dersin? Cuma akşamı sekizde aşağıya adresini yazdığım kafede seni bekliyor olacağım. Umarım lisedeki gibi her teklifimi reddetmeye devam etmez, en azından benimle bir kahve içersin. Sevgiler, Yiğit. Bu tatlı mektuba ilk yorum Gökçe’den gelmişti. “Zamanında çocuğu ne kadar usandırdıysan aşk ilanı yapan sen olmana rağmen buluşmaya gelmen işin yalvarmış.” “Daha on sekiz bile değildim, küçücük çocuktum.” diyerek kendini savunan Ahu’ya, “Hı-hım… On yedi buçuk yaşında küçücük bir çocuktun.” cümlesiyle sataşmaya devam etmişti Gökçe. Onlar tartışırken mektubu alıp bir kere daha okuduktan sonra, “Bence beyimiz sana yeşil ışık yakmış.” demiştim. “Ya da karaktersiz, aslında ilişkisi var ama bir anda bonus olarak gelen saf bir kıza hayır demiyor.” Gökçe’nin moral bozucu yorumuna Ahu, “Yiğit öyle biri değil bir kere! Çok iyi bir insan” diyerek hemen savunmaya geçtiğinde gülmüştüm. Gökçe umursamaz tavrıyla konuşmasını sürdürmüştü. “İyiyse cennete gitsin.” Ahu’nun omzunu sıvazlayarak, “Seni sinirlendirmek için yapıyor.” dediğimde bildiğini ama yine de gıcık olduğunu belirten birkaç cümle kurmuştu. Gökçe ise bunlara rağmen vazgeçmeyip, “Hep beklemediğimiz insanlardan yemez miyiz darbeyi?” diyerek kızcağızı demoralize etmeye devam etmiş, neyse ki çok uzatmadan gönlünü almayı da bilmişti. “Lisedeyken çok koşmuş peşinde, sen de hoşlanıyormuşsun. Neden reddettin çocuğu?” “Hatırlamıyorum ki ne düşündüğümü, küçüktüm diyorum ya.” cümlesiyle kendisini ifade ettiğinde saçını karıştırıp gülerken, “Tatlı şey.” demiştim. Giderken hediye götürmeli mi, kafeye önceden gidip yerini öğrenmeli, ne tarz giyinmeli şeklindeki soruların hepsini uzun uzun konuştuktan sonra dolabının karşısına geçmiştik. Kızcağız salonda uyuduğu için dolabı odanın en köşesindeydi ve küçücüktü. Gökçe bütün kıyafetlere baktıktan sonra, “Bilirsiniz Peri’yi sevmem ama kıyafetleri fena değil, keşke bedenleriniz uysaydı.” diye mırıldanmıştı. Ahu benden daha kısa ve daha zayıftı. Ecrin’in dolabındakiler de hem beden ölçülerinden hem de Ecrin’in gündelik hayatta bile çok resmi giyinmesinden dolayı işimize yaramıyordu. Gökçe ile de tarzları hiç tutmuyordu. “Benden bir şey denesin ya, katlar tutturur bir şey yapar hallederiz.” önerisinde bulunduğumda omuzlarını düşünerek, “Neden kendi dolabımdan giyinmiyorum ki?” diye sormuştu. Gökçe bir şey demeden odama koşturduğunda Ahu’nun omzuna dokunarak sarf ettiğim, “Hayatım elbiselerin ve tulumların çok tatlı ama ilk buluşma için pek uygun değil gibi.” sözcükleriyle onu ikna etmeye çalışmıştım. Dolabımın içinde öyle bir keşfe çıkmıştı ki orada olduğundan bi' haber olduğum kıyafetlerim ortaya çıkmıştı. Bir de... Varlığını unuttuğum çok kıymetli eşyalarım. Gökçe, "Bu ne kadar eski kız, ipi tiftiklenmiş rengi solmuş resmen. Kaç yıllık bu?" diyerek kırmızı hırkayı dolaptan çıkarttığında ve tek parmağında salladığında neye uğradığımı şaşırmıştım. Geçmişim suratıma öyle sert bir tokat indirmişti ki yutkunamadığım için öksürmeye başlamıştım. Gözlerime yerleşmiş ürkek bakışların titrediğini hissediyordum fakat ne sırtıma, "Helal, helal..." diyerek vuran Ahu ne de hırkayı parmağının ucunda sallamaya devam ederken, "Toz bezi yapılır mı ki bundan?" diyen Gökçe fark etmişti bu bakışları. Ecrin olsa saniyesinde anlardı ve ben o an arkadaşıma çok ihtiyaç duymuştum. Yine de hırkayı bir hışımla Gökçe'den çekip almama rağmen hatta, "Mahvettin eşyalarımı, alacağını al çık şu odadan." diye bağırmama rağmen küçük bir kavganın ardından kızlara hiçbir şey çaktırmadan durumu toparlamıştım. Hırkayı Ecrin'in dolabına saklayıp tuvalete gitmiş, elimi yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalışmıştım. O hırka annemindi ve benim için çok önemliydi sevgili okurlarım. Bu yüzden toparlanmam uzun sürmüştü ama tekrar odaya döndüğümde gayet normal davranmayı becerebilmiştim. Gökçe’nin Ahu’nun dolabından aldığı kot pantolon ile benim dolabımdan bulduğu cropu arkadaşımıza giydirmeye çalışması çok komikti. Crop tahmin ettiğimiz gibi bol olmuştu, iğneyle arkadan tutturmak istediğinde Ahu, “Yaslandığımda sırtıma batar.” diyerek onu reddetmişti. En son tel tokalarla arkadan tutturmaya çalışıyordu ama Ahu sürekli bu tokaların en küçük kıpırtısında çıkacağını söylüyordu. Gökçe’nin, “Kıpırdamazsın o zaman!” diye bağırması evin içinde mini bir kavga krizine sebep olmuştu ve her nasıl olduysa on beş dakika gibi kısa bir sürede üçümüz de kendimizi alışverişe gitmek için dışarıya atmıştık. Durağa yürürken Gökçe’nin elini alnına koyarak güneşten korunmaya çalışmasına gülerek, “Vampir sokakta.” diye dalga geçmiştim. Bana yalnızca göz devirdiğinde kolumu omzuna atarak, “Sıfır uykuyla ayaktasın, değil mi?” diye sormuştum. Huysuzlanarak başını salladığında ona acıyıp uğraşmayı bırakmıştım fakat otobüse bindiğimizde kulağına yaklaşarak, “Vampir otobüste.” deme isteğimi bastıramamıştım. Sabahın köründe kendimizi sokaklara vurduğumuz için önce kahvaltı yapmıştık. Oturduğumuz yerde de uzun süre oyalanmış, saat öğlen biri bulduğunda ayaklanmıştık. Gezdiğimiz ikinci mağazadan sonra Ahu’nun, “Beni Gökçeyle bırakma!” yakarışlarına rağmen onlardan ayrılmış, bir kitapçıya girmiştim. Şu ana kadar gayet güzel bir gün okumuştun sevgili okurum, değil mi? Arkadaşımın mutluluğuyla mutlu olmuş, heyecanıyla heyecanlanmış, sevdiğim insanlarla güzel bir güne başlamıştım. Hatta haftalar sonra ilk defa iş, ev ve Barış’ın bürosu dışında bir yere gitmiştim. Zaten olanlar da orada olmuştu. Bu zamana kadar yazdığım kitaplar kendi adımla yayınlanmıyor dahi olsa hiçbirinde tecavüz güzellemesi, şiddet gibi onaylamadığım olaylara kınarken bile açıkça yer vermedim. Şimdi de aynısını yapacağım. Uğradığım şiddeti değil, hissettiklerimi anlatacağım. Yine de etkileneceğinizi düşünüyorsanız on dördüncü bölümü okumadan geçebilirsiniz.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE