Onlar Yanlış Biliyor

2567 Kelimeler
“Ne işin var burada?” dedim karşımda durduğunda. Üstünü değiştirmişti, dişlerinde bilin bakalım ne var? Kürdan! Et mi yiyor da bu kadar çok kürdan kullanıyor anlamıyorum ki! Ben Bulut’u komple anlayamıyorum aslında. “Randevuma geldim.” Gözleri saçlarıma ve önlüklü pis üstümde gezindi ve yine gözlerimde durdu. “Seninle.” Benimle mi? “Randevuya böyle mi çıkıyorsun sen?” Ne randevusundan bahsettiğini anlamak için etrafa baktım ama ortada randevuya benzer bir şey göremediğim için yeniden ona döndüm. “Ne saçmalıyorsun yine?” Kolunu omzuma attı ve beni iki kişilik masalardan birine götürürken şaşkınlıktan onu durduramıyordum. Ne oluyor burada yahu? “Seni randevuya çıkartıyorum,” dedi omuzlarıma bastırarak sandalyeye oturturken. Yerine oturmadan üzerimi süzdü yine. “Kıyafetlerin pek uygun değil ama tarzın buysa demek ki.” Karşımdaki sandalyeye oturdu ve menüyü aldı. O menüyü yavaş yavaş incelerken ben yeni idrak etmeye çalıştığım gerçeğin şokuyla yüzüne bakmaya devam ediyordum. Çoğu kişi bizi birlikte sanmıştı büyük ihtimalle ama gerçeğin farkında olan Masal ve Sina dehşetle bize bakıyorlardı. Bende sizinle aynı duygular içerisindeyim dostlar. Hakkınız var yani. “Saatlerdir bir şey yemediğini düşünürsek, bir oturuşta vali kebabı yiyebilirsin. Vali kebabı burada olmayacağından, hamburger?” Başını kaldırıp mavi gözleriyle sorarcasına baktığında dudaklarım aralandı. Sesimi bulup kaşlarımı çatarak tepkimi ortaya koymam birkaç dakika sürdü. “Beyninin nasıl çalıştığını hala çözemedim Bulut ama tek anladığım yeryüzündeki en dengesiz ve iç dünyasında yaşayan insan olduğun. Benden habersiz benimle randevuya çıktığının farkında mısın?” “Haberin yok muydu?” Elimi masaya çarptım sinirle. “Ne demek haberin yok muydu? Sormadın bile!” “Benimle yemek yemek istediğini söyleyen sendin, bende buradayım işte.” “Çıldırtma beni çocuk! Ben sadece, bak dikkatli dinle sadece elmamı yediğini ve bana elma borçlu olduğunu söyledim. O küçük işgüzar beynin konuyu yemeğe kadar çekti ve inan bana benim öyle bir düşüncem yoktu.” “Dediğin gibi Evren, yok-tu. Artık var demek istiyorsun galiba.” Resmen benimle eğleniyordu. İçimin sıkıştığını, midemin sinirle guruldadığını ve dişlerimin kırılacağını hissediyordum. “Rahat bırakmayı düşünmüyorsun değil mi? Beni sinir etmek hoşuna gidiyor.” Güldü. Toplum içinde güldüğü ilk andı belki de. Masanın üzerinden bana doğru eğilirken yakınlığı nefesimi durduracak kadardı. “Senin yanında olmak çok eğlenceli,” dedi ve yanağımdan makas alarak geri yaslandı. “Senden başka gidecek yerim yok.” O an için bu cümleyi dikkate alamadım. Ama ileride düşündüğümde ne kadar dürüst olduğunu anlayacaktım. Onun benden başka gidecek yeri yoktu ve ben bunu göremiyordum. “Senin için çok güzel bir yer biliyorum,” dedim yapmacık bir gülümsemeyle. Eliyle garsonu çağırırken, “Neresiymiş bakalım?” diye sordu. Başımı yana eğip ellerimi çeneme koydum ve masum bakışlarım eşliğinde, “Cehennem,” dedim. Ne? Cennet dememi mi bekliyordu? “Beni düşündüğünü bu kadar belli etme Martı.” Bana Martı dedi. Bana resmen Martı dedi. Hiç bu kadar garip bir lakap duymamıştım. Martı mı? Gerçekten mi? Acaba kaşlarımın ortası mı uzadı? O yüzden mi buldu bunu? Çaktırmadan işaret parmağımla kaşlarımı kontrol ettim. Turuncu olmanın en kötü yanı yüzünüzde çıkan tüylerin de turuncu olmasıydı şüphesiz ama hayır, kaşlarım normaldi. “Bilmiyor muydun? Senin için ölüm planları hazırlamaktan uyuyamıyorum.” “Bende diyorum üzerimdeki ilgi hissi nereden geliyor. Sendenmiş.” “Karar verdiniz mi?” Bakışmamızı bölen sese baktık aynı anda. Açlığımı hatırladım yine görüyor musunuz? Gerçi, açlık nasıl unutulabilir ki? “İki hamburger, çift boy olsun. İçecek?” diye bana döndüğünde onunla birlikte yiyip yememek arasında kalmıştım. Çok acıkmıştım, onunla uğraşmak istemiyordum ama eğer yersem de çenesinden kurtulamayacaktım. Aklıma gelen fikirle gözlerim parıldadı ve soruyu es geçip bizi izleyen Masal ve Sina’ya baktım. Yakalandıklarını anlayınca gözlerini kaçırdılar ama ben elimi havada deli gibi sallayınca yeniden bana baktılar. “Masal, Sina gelsenize bizimle birlikte oturun.” Bulut kaşlarını attı teklifim üzerine. “Ne yapıyorsun?” dedi kısık sesle. “Yemek yemek için arkadaşlarımı davet ediyorum. Bir sakıncası mı var?” “Evet,” dedi direkt gocunmadan. “İyi o zaman tek başına otur ye yemeğini,” diyerek kalkmaya yeltendiğimde bileğimi tutarak durdurdu beni. “Otur şuraya tamam.” Derdinin ne olduğunu anlamasam da boş verip güldüm ve ikiliye odaklandım. Gelmekle gelmemek arasında kalmışlardı ama üstün ısrarlarım ve kafeyi rahatsız edecek potansiyeldeki cırtlak sesimle sonunda iki kişilik masan kalkmış dört kişilik masaya geçmiştik. Siparişler gelene kadar masaya hâkim olan sessizlik rahatsız ediciydi ama umursamadım. Telefonumu çıkarıp Masal’a son çekildiğim fotoğrafları gösteriyordum. Instagrama atacağım fotoğrafı seçmek o an için daha mantıklıydı çünkü. Bulut’un öfkeli gözlerini umursamamaya çalışmakta çok yorucuydu zaten. Mavi göz oğlum, boru mu? “Afiyet olsun gençler.” Hamburgerlerimizi masaya bırakan Nehir teyzeye gülümseyip titreyen ellerimle hamburgeri tuttum ve ağzımı yırtılana kadar açıp büyük bir ısırık aldım. Boğazıma kadar uzanan bir lokmaydı bu. Köfte ve peynirin efsanevi tadını her zerremle hissederken gözlerimi kapadım. “Teşekkürler anne,” dedi Masal artık git dercesine. Nehir teyze homurdanarak kızının yanağını sıktıktan sonra bizi yalnız bıraktı ama ben çoktan hamburgerime gömüldüğümden ona el sallayamadım. El sallamaya da gerek yoktu zaten. “Bak burada yediğin hamburgeri başka yerde yiyemezsin, çok özel tariftir.” Sina’nın hamburgeri göstererek söylediği iltifatların bir önemi yoktu. Hamburger kötü bile olsa ben yerdim. Ama ne yalan söyleyeyim lezzeti gerçekten harikaydı. Hamburgerimin yarısını bırakıp patatesleri ketçap mayoneze banarak yemeye başladım. Arada kolamdan yudum alıyordum ki boğazıma yapışmasın, rahat rahat insin mideme. “Nehir!” kafenin içinde yankılanan kadın sesiyle istemeyerek başımı kaldırıp bağırana baktım. Siyah kısa saçları ve mavi gözleriyle kafenin ortasında dikilmiş direkt bana bakan kadın, gözlerini benden ayırmadan Nehir teyzeye sesleniyordu. Sesleri duyan Nehir teyze koşarak kadının yanına geldi. “Deniz?” “Burada sana benzeyen biri var!” dedi kadın parmağıyla beni göstererek. Ağzımın sağ tarafında biriktirdiğim patates kızarmasını sol tarafındaki hamburgere karıştırıp zorla çiğnerken anlamayarak onlara bakıyordum. “Nefes almadan yiyor kız resmen, bu performansı bir sende gördüm bir de bu kızda.” Sen bir de annemi gör teyze. “Yine abartma günündesin anlaşılan Deniz. Kızı rahat bırak.” Arkadaşının kolundan tutarak onu bizden uzaklaştırmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Kadın masamıza kadar geldi. “Seni tebrik etmek istiyorum,” dedi elini bana uzatarak. “Nehir’in yeme rekorunu kırabileni daha önce görmemiştim.” “Siz bir de annemi görün,” dedim başımı iki yana sallayıp uzattığı elini sıkarken. Lokmamı yutmam iyi olmuştu yoksa konuşurken yemeğim yüzüne fışkıracaktı. Yemeğim bunu hak etmiyordu. “Onunla da tanışmak isterim,” dedi Deniz teyze arkadaşının çekiştirmelerini önemsemeden. “Adı ne?” “Deniz, ayıp oluyor ama lütfen. Kusura bakma Evren, kendisi benimle uğraşma çıtasını o kadar yükseltti ki artık insanlara da sarmaya başladı.” “Önemli değil, bu arada adı Alarçin.” Nehir teyze annemin ismini söylediğim anda Deniz teyzeyi çekiştirmeyi bırakırken durdu ve bana döndü. Saçlarımı ve yüzümü incelerken çatık kaşları inmişti. Yemeğime devam etmek istiyordum ama bana bakarken pek mümkün değildi bu. “Nehir, Deniz? Ne yapıyorsunuz burada?” Yanlarına gelen kumral saçlı kadınla birlikte üzerime sabitlenmiş gözlerden kurtuldum. Deniz teyze arkadaşının durgunluğundan habersiz diğer kadına döndü. “Nehir’in rakibini buldum Irmak.” “Rakip mi? Ne rakibi?” Bu kadın daha sakin görünüyordu diğer iki arkadaşına göre. Yan yana durduklarında aralarındaki görünmez bağların sıkılığını görebiliyordum. Uzun süreli dostlardan olmalılardı. “Yemek yeme rakibi.” “Tamam, hanımlar,” dedi Nehir teyze konu uzamasın diye ellerini çırpıp arkadaşlarının kollarına girerek. “Bırakalım da çocuklar yemeklerini yesinler, fazla rahatsız ettik.” Onlar gittiği gibi kıpkırmızı olmuş Masal mahcup gözlerle bana döndü. “Evren gerçekten, gerçekten özür dilerim. Kusuruma bakma onlar hala çocuk gibiler büyütemiyoruz.” “Masal saçmalama özür dilenecek ne var? Çok tatlı insanlar, enerjileri bana enerji kattı. Şimdi hamburgerimi daha iştahlı yiyeceğim,” dedim ve yarım hamburgerimi elime alıp ısırdım. “Bak, nasıl güzel yiyorum ama.” Surat ifadem komiğine gitmiş olacak ki minnettar bir şekilde güldü. Hamburgerim bittiğinde patateslerime geri döndüm. Kolamdan büyük bir yudum alırken önüme koyulan hamburgerle gözlerim Bulut’a döndü. “Neden bana veriyorsun, sen yesene.” “Öğleden beri açsın, sen ye.” “Senin yüzünden aç kaldığım için vicdanını rahatlatmaya mı çalışıyorsun?” “Bir kez daha açlıktan bayılmanla uğraşamam,” dedi ben hamburgeri elime alırken. “Sandığın kadar hafif değilsin.” Isırığım havada kalırken gözlerimi yüzüne diktim. “Kemiklerim ağır bir kere benim.” “Hı hı, tamam ye.” Gözlerimi devirip hamburgere gömdüm kendimi boğulmak istercesine. Gönül isterdi ki Bulut’u da böyle boğayım ama hamburgere kıyamıyorum. Yemeklerimiz bittiğinde bu sefer Ocak ayında yapılacak olan balodan konuşuyorduk. Konuşuyorduk dediğim, üçümüz konuşuyor Bulut arada yorum yapıyordu ve yorumları genel olarak ‘çok saçma, gereksiz, boş iş’ tarzıydı. Anladık rahatsın, serserisin, balolar sana göre değil. “Sen geleceksin değil mi?” Masal’ın sorusuyla kafamda kısa bir plan yaptım ve hesaplamalarıma göre Ocak ayında baloya gitmemem için hiçbir sorun olmadığını gördüm. “Tabii ki geliyorum. Şimdiden kafamda liste yaptım bile.” “Muhabbet kız kokmaya başladı abi,” dedi Sina Bulut’a dönerek. “Birazdan Barbielerini çıkartıp oynamaya başlarlar.” Ona göz devirip birbirimize döndük iyice. Kesinlikle Bulut’la tek başıma oturup sinirlenmekten daha eğlenceliydi hep birlikte oturmak. “Elbiselerimizi annem yapabilir,” dedim hemen. “Tasarımı ve hayal gücü harikadır.” Dünyayı gezmemizi sağlayan da yeteneğiydi. Eğer tasarım yapmasaydı, birçok ülkeye gidemezdik. “Tasarımcıydı değil mi? Harika olur o zaman. Hem herkesten farklı giyinmiş oluruz.” “Hangi renk giyineceğimizi kararlaştırmamız gerek. Ten rengimizle uyumlu olmalı.” “Sende biliyorsun herhalde bu tasarım işlerini.” “Bende yetenek yok,” dedim yüzümü buruştururken. “Doğduğumdan beri yanımda tasarım yapıyor, oradan biliyorum.” “Sende benimle aynı dertten mustaripsin desene. Görüp özümsemek ama faaliyete geçirememek.” “Peki, çok iyi yaparım dediğin bir şey var mı?” diye sordu Sina. Düşünmeye başladım. Benim yerime tüm yetenekleri annem toplamıştı resmen. Çizimi, hayal dünyası ve dikişi güzeldi, dans edebiliyordu ki bunun hayatını değiştirdiğini söyler durur, menemeni harika yapıyor, yemekleri lezzetli ama şekilsiz, sesi çirkin ama şarkı söylemediği sürece sıkıntı yok. Yani ailemizin yetenek başarısı annemden anlaşılıyor olmalı. Ben ondan gördüklerimi canlandırmak dışında bir şey yapmıyorum. “Sanırım yok,” dedim omuzlarım düşerken. Allah’ım yeteneksizliğin canımı bu kadar sıkacağını tahmin etmezdim. “Yeteneksizin tekiyim.” “Kendine haksızlık etme,” dedi Bulut sessizliğini bozup bizi şaşırtarak. “Sakarlık konusunda çok yeteneklisin.” Bende güzel bir şey diyecek sandım ama hata bende. Huylu huyundan vazgeçer mi? Hele Bulut? Asla. “Siz?” dedim onu duymamış gibi yaparak. “Sizin yetenekleriniz ne?" Bakıyım tek yeteneksiz ben miyim? “Ben yazı yazıyorum,” dedi Masal önemsizmiş gibi omuz silkerek. “Harikayım demiyorum ama kendimce giderim var.” “Ben yüzüyorum,” dedi Sina. “Annem bir çocuk için en temiz uğraşın yüzme olduğunu düşündüğünden altı yaşındayken beni yüzmeye verdi.” “Yarıştın mı hiç?” “Birkaç madalyam var,” dedi. Masal gözlerini devirip güldü. “Yalan konuşuyor, yüzden fazla madalya aldı yüzmede.” “Mütevazılıktan bayılırsan şaşırma sakın, yüzden fazla madalya nedir? Ben bir kere parayla aldım o da Portekiz’de kayboldu.” Tamam, kaybolmadı sattım ama önemli olan madalyamın olmaması. “Madalyanın özelliği kazanmaktır Evren, parayla almanın hiçbir anlamı yok.” Biz bilmiyoruz sanki Bilge Bulutios! “Senin ne yeteneğin var?” diye sordum bilge sözlerinin umurumda olmadığını belirtmek istercesine. “Güzel dövüşürüm,” dedi kürdanı dişlerinin arasına yerleştirirken. “Yumruğum da sağlamdır.” “Bu bir yetenek değil,” dedim kaşlarımı çatarak. “Hatta meziyet de değil.” “Yerine göre değişir,” dedi. Gözleri dün olanları hatırlatmak ister gibiydi. Annem babasına yumruk atmıştı ve o yumruk işe yaramıştı. Babasını susturma açısından. Tam cevap verecektim ki alkışlar dikkatimi dağıttı. Başımı çevirip sahnedeki Nehir teyzeye ve eşi Ayaz amcaya baktım. “Şarkı mı söyleyecekler?” “Normalde sadece annem söylüyor ama babam da arada katılıyor ona.” Karşılıklı sandalyelere oturduklarında, mikrofonu ayarladılar. Ayaz amca gitarın akortlarını ayarlarken Nehir teyze heyecanlı gözlerle onu bekliyordu. Aşkları, binlerce kilometre uzaktan bile fark edilebilirdi. Sinsi ve hadsiz bir imrenme oturdu içime. Annemi babamla yan yana canlı görmek için nelerimi vermezdim ki? Onun da babama aşkla bakmasını, babamın da anneme seni seviyorum demesini isterdim. Onların sevgisiyle büyümek isterdim. Mutluklarıyla mutlu olmak istedim. Şükredilmesi gereken onca şey varken insanlar nasıl bu kadar nankör olabiliyor insanlar? Kimsesiz de olabilirdim ama annem yanımda ve bence bu şükredilmesi gerekilen bir şey çünkü o olmadan, yaşayabileceğimi sanmıyorum. İlk ezgiler gitardan kopup mekânda dolandığında, eskilerden bir şarkıyla geldiklerini anladım. Şimdiki şarkılar çokça basit ve manasızdı. Oysa eski şarkılar, sözleriyle insanı içine hapsediyor ve boğup boğup yaşatıyordu. İlk Ayaz amca başladı söylemeye. “Puslu soğuk hava..." Gitarı çalmaya devam ederken bu sefer Nehir teyzeyle birlikte söylemeye başlamıştı. O esnada garsonlardan biri ben sipariş etmeden bir dilim limonlu turtayı önüme koydu. Gözlerim istemsizce Bulut’a kaydığında onun da ilk karşılaşmamızı hatırladığını anlayıp utandım ve çatalımı elime alırken şarkıya odaklandım. Nehir teyze tek başına devam ettiğinde sesinin gerçekten güzel olduğunu fark edip hayran kaldım. Gözlerini kapamış sanki uzaktaki anılarına gitmiş gibi hüzünlü bir gülümseme konmuştu dudaklarına. Herkesin gerçekleşmiş bir acısı ve cezası vardı demek ki. Mutluluğa giden yolda hüzünlerle karşılaşmasaydı, limanına varabilir miydi insan? Gözlerini açtı ve kocasına bakarak gülümsedi. İçim bumbuzken sımsıcak oldu bir anda. Başkasının mutluluğuna mutlu olmayı seviyordum. "Onlar yanlış biliyor..." Son kez birlikte söylemeye başladılar. İkisi de birbirine bakıyor, gülümsüyor ve zihnimi yerli yersiz bir sürü düşünceyle dolduruyorlardı. O an fark ettim annem yalnız olduğunu. Evet, yanında ben vardım ama elini tutacak, yan yana olacağı, şakalaşıp, kavga edeceği, sevdiğini bas bas bağırarak söyleyeceği kimsesi yoktu. Eşi yoktu. Annemin aşkı fotoğraflardan ibaretti ama yalnızlığı somut bir gerçekti. İçim acıdı, yüreğim sıkıştı. Nefes almak istedim alamadım. Tek yapabildiğim kendime hâkim olup gülümsememi yüzümden sıyırmamak oldu. Annem bir hayaleti seviyordu. Ben bir hayaleti bekliyordum. İkimizde acı içerisindeydik çünkü vazgeçemiyorduk. Alkışlara uyum sağlamak için ellerimi çırptım. Mavi gözlerin ağırlığı üzerimdeydi, ona bakmadım. Bakarsam derinliğinde kaybolurum, dilim çözülür sustuğum her kelimem firar eder kalbimden dudaklarıma. Başımı ondan terse çevirdiğimde birkaç masa öteden başka bir gözle bakıştım. Çarpıştığım çocuk, ona baktığımı fark ettiğinde gülümsedi ve el salladı. Kafamdaki düşüncelerden sıyrılmak için gülüp el salladım ama ne kadar samimiydim bilmiyorum. Yeniden önüme döndüğümde yanlışlıkla Bulut’la göz göze geldim. Şarkılar değişiyordu, alkışlar artıyor, azalıyor duruyordu ama ben gözlerimi gözlerinden ayıramıyordum. Yorgunluğum külçe külçe artıyordu baktıkça. Müzik sesi bile anlamsız geliyordu o an. Dünya uğultudan ibaretti, uzayın boşluğunda yıldızların arasında uçuyordum sanki ve nedendir bilinmez Bulut’un yanımda olması artık tuhaf gelmiyordu. Sandalyemi geri ittirdim güçlükle. Hava iyice kararmıştı ve ben karanlıkta yolumu bulmakta zorlanıyordum. Ayrıca telefonumun şarjı bitmişti. Annem daha fazla meraklanmadan eve gitmem hem onun için hem de kendim için harika olacaktı. Kalktığımı fark eden Masal benimle birlikte ayaklandı. “Gidiyor musun?” “Geç oldu. Annem meraklanmasın daha fazla.” Sina’ya yarın görüşmek üzere veda edip Bulut’a hafifçe el salladım ve Nehir teyzeye benim adıma teşekkür etmesini tembih ederek çıktım kafeden. Hava iyice soğumuştu, rüzgâr sert bir şekilde esiyordu. Üzerimdeki hırka ince olduğundan kollarımla kendimi sardım. Meydanın ortasında bir göl ve gölün üzerinde köprü vardı. Karşıya geçerken durdum ve kenara yaklaşıp suyun akışını izledim bir süre. Kulaklarıma insanların kuru gürültüsü vurunca müzik çalarımı çıkartıp kulaklıklarımı takarak kendimi yeni ezgilere bıraktım. Ellerimi cebime koyup yumruk yaparak durağa doğru ağır adımlarla yürürken insanlar bir anda kaçışmaya başladı. Bir dakika… Kaçışmaya mı? Durup etrafıma baktım ve o an da fark ettim çıkan fırtınayı. Rüzgâr öyle deli esiyordu ki adımlarımı yere sağlam basmasam uçabilirdim. Başımı göğe çevirdim. Bu gece yıldızlar yoktu. Gece bulutlarla kaplanmıştı. Derin bir nefes hapsettim ciğerlerime. Yüzüme çarpan ince damlalar aniden artınca iyice boşalmış kaldırımda hızlı adımlarla yürümeye başladım. Bir kez daha ıslanırsam, çok fena hasta olacaktım. Derken yağmur beni duymuş gibi şiddetini arttırdı ve saniyesinde sırılsıklam oldum. Ne yapacağımı bilemeden etrafıma bakarken birden yağmur kesildi. Başımı kaldırdım tereddütle. Sadece benim üzerimdeki bulut gitmiş olamazdı değil mi? Olamazdı tabii ki. Bulutların genel olarak benimle bir problemi vardı ve peşimi bırakmaktansa takip etmeyi tercih ediyorlardı. Yağmuru durduran siyah şemsiye de bunun bir kanıtıydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE