2. Dayak- Bana teslim ol.

1503 Kelimeler
“Senin olmayacağım!” diye bağırdım gür bir sesle. “Bu iğrenç fikri aklından çıkart.” Daha fazla yaklaştı. Her adımı içime bir ok gibi saplanıyordu sanki. Sırtımı duvara biraz daha yasladığım an Azem Börü tam karşımda durdu. Biraz daha yaklaşsa bedenimiz bütünleşecekti ama yapmadı. “Senin için namusuma bile laf getirdim Zehra!” dedi bu defa daha sakin bir sesle. “Düğün günümüzde seni oraya götürmekle en büyük hatayı yapmıştım zaten ama artık bu hataya düşmeyeceğim. Bu yatakta kendini bana teslim edeceksin, yoksa ben bunu senin canını yakarak yaparım.” Kulaklarım uğulduyordu. Dediği her cümle nefretimi, öfkemi harladı. Daha önce dokunmaya yeltenmişti, her seferinde bir kaçış yolu bulmuştum ama şimdi bulamıyordum. Çünkü Azem Börü hiç olmadığı kadar ciddiydi. “Lütfen,” dedim ağlamak üzereyken. “Dokunma bana.” Yumruğu kafamın solundan duvara çarpınca irkilerek ellerimi daha sıkı birleştirdim önümde. Gözlerim sıkıca kapanmış ve gelecek olan diğer hamlesini bekliyordum. “Şimdi değil,” dedi. “Ama karım olman çok yakın Zehra, sana doya doya dokunmama az kaldı. Hazır olman için bir kaç gün veriyorum, yok yine ağlayıp zırlamaya devam edeceksen, işte o an benden merhamet bekleme.” Gölgesi üzerimden uzaklaştığı an gözlerimi daha sıkı kapattım. Bir kaç saniye sonra kapı kapandığında duvarın köşesine çöktüm. Öyle bir çökmeydi ki, bi an ruhumun beni terk ettiğini sandım. Ağlamak istedim olmadı, yakıp yıkmak istedim oda olmadı. “Benide götürseydin yanında,” diye mırıldandım. “Yanında bana hiç mi yer yoktu Akif’im?” Sevdamı özlemiştim, rüyalarıma girmesi bile artık beni telkin etmiyordu. Sahi, rüyalarımda bile bana hep öfkeli değil miydi? . ‘Neden?”diyordu, cevap vermek istiyordum ama yapamıyordum. Sadece bakıyordum ona. Dokunmak istediğimde ise bir anda yok oluyordu. Akif… Gözlerimi kapattım ama yüzü gitmedi “Mezarına gelemiyorum diye…” dedim dudaklarım titreyerek, “seni sevmediğimi sanma…” Boğazım düğümlendi. “Seni benden alanın canını alıp yanına geleceğim…” diye fısıldadım. “Söz veriyorum sevdam…” Gözlerimden bir damla bile yaş akmadan sindiğim duvarın önünden kalktım. Her şey bana yabancıydı, en çokta o adam. Yatağa ilerlediğim an kapı bir anda gürültüyle açıldı. Öyle sert açıldı ki yerimden sıçradım. Başımı kaldırdığımda karşımda onu gördüm. Kevser Hanım. Gözleri yine alev alevdi. “Orospu!” Söz yüzüme çarptı. Daha ne olduğunu anlayamadan üzerime yürüdü. “Senin yüzünden rezil olduk biz!” diye bağırdı. “Sokağa çıkamaz olduk fahişe.” Saçlarıma öyle bir yapıştı ki çığlık attım. “Ahh!” Başım geriye savruldu. “Kalk!” diye bağırdı, saçlarımdan çekerek beni zorla ayağa kaldırdı. “Sürünerek gireceksin o yatağa anladın mı!” “Bırakın…” dedim ellerimle bileğini tutup çekmeye çalışarak. “Canım acıyor…” “Acıyacak!” diye tısladı. “Daha çok acıyacak!” Eli yanağımla buluşunca başım yana savruldu. Tokadın şiddetiyle kulaklarım uğuldadı. Dengemi kaybedip tekrar dizlerimin üzerine düştüm. Ama bırakmadı. Saçlarımdan tekrar çektiğinde kökünden koptuğunu anlayabiliyordum. “Daha girmedin değil mi oğlumun altına ha!” diye bağırdı yüzüme. “Sana ne dedim ben, gireceksin demedimi!” Başımı iki yana salladım. “Hayır—” “Gireceksin!” diye bir tokat daha indirdi. Bu kez dudağımın kenarı patladı. Ağzıma kan tadı yayıldı. “Yıllardır çarşaf beklerim senden!” dedi dişlerini sıkarak. “Yoksa doğru mu dedi yengen ha!” Kalbim sıkıştı. “O ölüp giden herife mi açtın bacaklarını!” İçimde bir şey koptu. “Sus!” diye bağırdım istemsizce. Elimle onu itip bir anlık boşluk yakaladım. Ama bu daha kötüydü. Gözleri delirdi. Saçımdan tutup bu kez yere savurdu beni. Sırtım sertçe zemine çarptığında nefesim kesildi. Daha toparlanamadan üzerime çöktü. “Düğün gecesi gelinlikle konaktan çıktı derler utanmaz!” diye bağırdı yüzüme. “Bırakın!” diye haykırdım. Ama o durmadı. Bir tokat daha. Gözlerim karardı. “Namuslu bildik aldık seni!” diye bağırıyordu. “Kırık mı çıkacaktın başımıza ha!” Saçlarımı tekrar kavradı. Başımı yerden kaldırdı zorla. “Konuş!” dedi. “Onunla mı oldun! Söyle!” Gözlerim doldu ama bu kez korkudan değildi. Öfkeydi. Acıyla karışmış, içimi yakan bir öfke. “Elini… çek…” dedim dişlerimin arasından. Daha da sıktı. “Ne dedin sen!” Bu kez tüm gücümle bileğini tuttum. “Çek elini dedim!” diye bağırdım. Bir an sendeledi. Nefes nefese kaldım. Yüzüm yanıyordu. dudaklarım kanıyordu. saç diplerim sızlıyordu. Ama gözlerimi kaçırmadım. “Ben…” dedim titreyerek, “istediğin şeyi yapacak bir kadın değilim! Çok meraklıysan oğlunun altına birini yatırmaya, git başkasını bul. Çünkü ben hiç bir zaman onunla olmayacağım.” Yanağıma bir tokat daha indiğinde tamamen yere kapaklandım. Gücüm yoktu, küvettim yoktu. Karşı koymaya zorlanıyordum. “Seni geldiğin yere göndermesini bilirdim ama oğluma şükret! Rezil! Kahpe! Kim bilir kaç kişiye açtın bacaklarını. Revin doğru derdi, vazgeç o kız size olmaz dedi. Dinlemedim.” Saçlarımı yine kavradığında acıyla inledim. Kafamı kaldırıp yüzüme eğildi. “Bu konağı sana zehir edeceğim! Bizi rezil ettin elaleme, bir oğlum vardı yüzümüze bakamaz oldu utancından. Gör bak daha neler ediyordum sana orospu! Beklede gör.” Saçlarımı sertçe itip geri çekildi. Bu ondan yediğim ilk dayak değildi. Buradaki üçüncü ayım dolar dolmaz başıma üşüşmüştü. Sürekli aynı şeyleri haykırıyor gururumu yerle bir ediyordu. Bu konaktan kan dökmedikçe gitmeyecektim. Sırf bu yüzden ölümden vazgeçip sabretmeye başlamıştım. Azem Börü son nefesini benim ellerimde verecekti. Yemin ederim ki sevdiğim adamın acısını ondan misliyle alacaktım. Ne olursa olsun bunu yapacaktım. Kevser hanım kapıyı çarpıp gittiğinde yerden destek alıp doğrulmaya çalıştım. Yediğim tokatların haddi hesabı yoktu, acısada umrumda değildi. Ben acının en büyüğünü sevdiğimin cansız bedenine sarılarak yaşamıştım. Yine aynı yerime oturdum. Dizlerimi karnıma çekerek yerdeki halının desenlerini izlemeye başladım. Yaptığım tek şey buydu, telefonum bile benden alınmış annemede kafa dinlemesi için tatile gönderdik denmişti. Sahi, annemin umrunda bile değildim artık. Kimsenin umurunda değildim. Bende ölmüştüm ve üstüme toprak atanım yoktu. Zaman geçti, ne kadar süre kıpırdamadan bekledim bilmiyorum. Yüzüm ve saçlarımdaki acıda geçmişti. Tek geçmeyen şey kalbimdeki yara ve nefretimdi. Akşam olduğu belliydi, güneşin ışığı gitmiş oda zifiri karanlığa gömülmüştü. O pisliğin gelmemesini umarak yatağa uzandım. En son ne zaman derin bir uyku çektim hatırlamıyordum. Sadece yarım saat uyur ardından irkilerek kalkardım. İşte tam o an Azem beni kendine çekip sıkıca sarılırdı. Kurtulmak istesem bile her defasında başarısız olurdum. İki yıl boyunca bu döngü hep böyle devam ederdi. Ama az kalmıştı. Azem’i öldürüp bende huzurla sevdama kavuşacaktım. Dışardan duyduğum ayak sesleriyle kimin geldiğini anında anladım. Artık alışmıştım, Kevser hanımın ayak sesleriydi. Kapı bir süre sonra gıcırdayarak açıldı. “Aç şu ışığı.” diyen sesini duydum. Işık patladı. Gözlerimin içine bıçak gibi saplandı. Karanlığa alışmış göz bebeklerim bir anda küçülmeye çalışırken sanki içimde bir şey parçalandı. Yanma değildi bu… daha keskin, daha acımasız bir şeydi. Sanki ışık değil de ateş dökülmüştü gözlerimin içine. “Bak sen şuna! Onca rezillik etmemiş gibi birde uyuyor.” Bakmadım, gider diye kıpırdamadan bekledim. “Koy önüne artıklarımızı da zıkkımlansın! Oğlum olmasa bir lokma vermezdim, yat kalk ona şükret sen fahişe!” diye bağırdı. Bir kaç saniye sonra baş ucuma bir tabak konuldu. Gözlerim istemsiz içine kaydı, tüm yemekleri bir birine karıştırmışlardı. Köpeğin önüne konsa o bile yemezdi. Azem bazen doğru düzgün bir yemek getirtirdi, o olmadığında ise Kevser hanım böyle bir tabak hazırlatıp önüme bırakırdı. “İstemiyorum,” dedim. “Aç değilim.” Tabak bu defa alınmadı. Ayak sesleri yaklaştı, sonra saçım onun güçlü elleri tarafından çekildi. “Zıkkımlanacaksın! Geberipte başıma iş açma benim.” Kafamı kaldırdı. Bileğini tuttum, tırnaklarımı geçirdim ama nafileydi. Getirdiği yardımcı kadın yatağa çıkıp kollarımı sıkıca tuttuğunda çırpındım. “Aç ağzını! Aç dedim sana.” diye bağırdığında tükürükleri yüzüme saçıldı. Elini tabağın içine koyarak artıkları aldı. “Bırakın beni, istemiyorum!” dedim çığlık atarak. Bırakmadı. Eline bulaşan yemek artığını dudaklarıma sürttü. “Aç şu lanet ağzını! Yeceksin dedim, hepsi bitecek bu artıkların.” Dudaklarımı sıkıca bir birine bastırdım, ısrarı arttı. Bir eliyle iki yanağımı sertçe kavradığında dudağım aralandı. Yine çırpındım, ayaklarımı sallıyor sağa sola dönmeye çalışıyordum. Beni tutan yardımcı o kadar güçlüydü ki tüm hareketlerimi bir anda kısıtladı. Kevser hanım bu defa tabağı aldı. “Köpek seni, yeceksin hepsini! Tüm artıklarımızı sen yiyeceksin duydun mu!” Ağzıma ve yüzüme dökülen yemek artıklarıyla midem bulandı. Ne kafamı çevirebiliyor ne de vücudumu oynatabiliyordum. “Seni bu konağa hizmetçi edeceğim! Oğluma en temizinden bir kadın alıp seni ona köle edeceğim! Bu odadaki sefanı sür seni orospu, daha elimden çok çekeceğin var!” Yanağımı bıraktığı an kapının gürültüsüyle üzerimdeki kadın anında kollarını bedenimden çekti. Hızla kendimi geriye çektim. Bu kadınlar insan olamazdı, değillerdi. Çok kötüydüler, hepsi kötüydü. Caniydi, vicdansızdı. Gelen kişiye baktım. Azem’den başkası değildi. “Ne oluyor burada! Ne yapıyorsunuz siz?” “Sabahtan bir lokma yemek yemedi, iyice güçten kuvvetten düştü. Ye dedim yemedi bende zorla verdim.” dedi Kevser hanım. “Çıkın odadan! Hemen!” diye kükredi Azem. “Bir daha da sakın böyle bir şey yapma ana! Yemiyorsa yemiyordur, zorlama.” Kevser hanım öfke saçan bakışlarını yüzüme çevirdi ve tiksinir gibi oğluna döndü. “Bu kadından sana karılık olmaz, hemen temiz süt emmiş bir kız alacaksın. Soyun kuruyacak bunun yanında kala kala, babanda böyle düşünür Azem. Sakın ola karşı çıkayım deme, yetti artık.” Getirdiği kadına kısa bir bakış atıp kapıya yöneldi. Çıkmadan önce tekrar konuştu: “Ağasın sen, geleceğini düşün. İki yıldır keyfinizi bekleriz, belliki birileri kuru dal gibi çürüyüp gitmiş, hemen yarın dediğim olacak!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE