bc

YASLI GELİN [+21]

book_age18+
102
TAKİP ET
1K
OKU
dark
forced
opposites attract
heir/heiress
drama
bxg
lighthearted
serious
city
rejected
musclebear
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

!Asıl baş karakterimiz “Azem Börü” değildir!

******

“Ben hâlâ toprağın altında bıraktığım adamın geliniyim.” dedim hiç tereddütsüz, “ve sen hâlâ benim sevdiğim adamın katilisin!”

Yeşil gözleri öfkeden deliye dönmüştü, umrumda değildi. Azem Börü’yü öldürmek için elimden geleni yapacaktım.

“Ama şimdi benim karımsın!” diye hırladı, üzerime doğru yürüdüğünde kaçmadım. Ondan korkmuyordum. Ondan deli gibi nefret ediyordum.

“iki yıl geçti, koca iki yıl ve sen, Akif demekten bir an bile vazgeçmedin. Beni hiç mi görmüyor gözlerin? Senin için yaptığım onca şeye nasıl kör kalabiliyorsun? Ama yetti,” dedi sabırsızca. “Artık seninle iki yabancı olamayacağım, Zehra.”

Benim için yaptıkları bana acı vermekten başka bir şey değildi. Yutkunuşumu gözleriyle takip edip tekrar gözlerime baktı. Sevdiğime zarar vermesin diye Azem Börü’ye boyun eğmiştim. Onu kabul etmiş düğün günümde gelinlik değil kefen giymiştim. Nerden bilebilirdim ki asıl kefeni sevdam giymiş. Nereden bilebilirdim ki, düğünüm gerçekten de benim yasımmış.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1- Tutsak/ Katil!
Zehra… **** İki yıl geçmişti. Takvim yaprakları değişmiş, mevsimler dönmüş, güneş doğup batmıştı ama benim içimde zaman bir gün bile ilerlememişti. Sanki sevdiğim adamı toprağa verdiğim o gün, hayat da benimle birlikte gömülmüştü. Onu sevmekten bir an bile vazgeçmemiştim. Sadece onun mezar taşına konuşuyordum içimden. Ve şimdi… Katiliyle aynı odada kalıyor, aynı havayı soluyor, aynı çatı altında yaşıyordum. Azem Börü. Adını bile düşünmek göğsümün ortasında paslı bir bıçak gibi dönüyordu. Beni kendine tutsak etti. Kimine göre koruyordu, kimine göre sahip çıkıyordu. Bana göreyse bu, ağır bir tutsaklıktı. Görünmez duvarlarla örülmüş, nefes aldıkça daralan bir kafes. Günlerimin neredeyse tamamı bu odada geçiyordu. Perdeler çoğu zaman yarı kapalı olurdu. Güneş içeri süzülse bile duvarlara çarpıp sönüyormuş gibi gelirdi. Yatak dağınık, komodin üzerinde yarım bırakılmış ilaçlar, kurumuş gözyaşlarının izleri… Her şey bir yasın ağırlığını taşıyordu. Ben taşıyamıyordum. Sevdiğimin mezarına gitmem bile yasaktı. Yas tutmam bile kurallara bağlıydı. Çünkü ben yas tutarken yaşamayı unutuyordum. İki yıl boyunca on kez… Evet, tam on kez ölümü seçmeye kalkmıştım. İlkinde banyoda bileklerimi kesmeye çalışmıştım. Kapıyı kırarak içeri giren Azem olmuştu. İkincisinde balkondan atlamaya yeltenmiştim. Kolumdan tutup geriye çeken yine oydu. Üçüncüsünde günlerce yemek yememiş, sessizce yok olmayı beklemiştim. Zorla doktor getirmiş, başımda saatlerce beklemişti. Dördüncüsünde ilaçları avuç avuç yutmuştum. Beşincisinde cam kırıkları… Altıncısında ip… Her seferinde aynı şey olmuştu. Tam karanlığa biraz daha yaklaşmışken, sert bir el beni geri çekmişti. Azem. Ne yaşamak istediğimi sormuştu, ne ölmek istememin sebebini. Sadece izin vermemişti. Sanki ölmek bile bana ait bir hak değilmiş gibi. Artık yalnız bırakılmıyordum. Kapım gün içinde birkaç kez kontrol edilir, yemekler odaya bırakılır, keskin hiçbir eşya yanımda tutulmazdı. Hatta aynadaki çatlak bile değiştirilmişti. “Kendine zarar verirsin,” demişlerdi. Zarar. İçimdeki boşluktan daha büyük ne zarar olabilirdi ki? Yatağın köşesinde dizlerimi karnıma çekmiş otururken tavana baktım. Saatlerdir aynı noktaya bakıyor olabilirdim. Ya da günlerdir. Zaman algım çoktan parçalanmıştı. İki yıl… Ama kalbim hâlâ o günkü gibi kanıyordu. En acısı ise şuydu: Onu öldüren adam, beni hayatta tutmak için her şeyi yapıyordu. Ve onu seveceğim günü sabırsızca bekliyordu. Bu ironinin ağırlığı bazen nefesimi kesiyordu. Azem Börü beni odama kilitlemiyordu. Ama ben çıkacak gücü bulamıyordum. Çünkü o kapının dışında hayat vardı. Hayatın içinde de gerçek. Gerçek ise şuydu: Sevdiğim adam toprağın altındaydı. Ve ben, katiliyle evliydim. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Artık gözyaşlarım bile sessiz akıyordu. Başımı duvara yasladım. Dudaklarım titredi. “Bir kez daha denesem…” diye fısıldadım kendi kendime. “Önce o, önce o ölecek sonra sen.” Ama içimin derininde biliyordum. Denesem bile… O yine engelleyecekti. Çoğu kez yatakta canına kastetmiştim, ve acı bir şekilde başarısız olmuştum. Bana yasak olan tek şey dışarı çıkmak değildi. Ölmek de yasaktı. Gelen ayak sesleriyle kimin geldiğini anlamam uzun sürmedi. Tok, ritimli ve ağır adımlar. Azem Börüden başkası değildi. Kapı aralanırken nefesimi tutup, gözlerimi parmak uçlarıma çevirdim. Sürekli konuşmaktan yana olurdu. Bir cevap almadığı için ise delirip odayı terk eder, sabah erkenden gelir yatağa kıvrılırdı. Yanımda uyumasını istemediğimde ise bu defada zorla dokunmakla tehdit ederdi. Dokunmadığı an mı vardı sanki? Onun olmak istemiyordum, aynı odada nefes almamız bile kendimi öldürecek kadar delirtiyordu beni. “Bugün nasılsın?” diye sordu, her zamanki sorularından biriydi. Sessizliğim onu her zamanki gibi öfkelendirdi. Bunu artık öğrenmiştim. Konuşmamam, bağırmamdan daha çok sinirlendiriyordu onu. Çünkü bağırdığımda yaşıyor sayılıyordum. Sustukça sanki elimden kayıp gidiyormuşum gibi bakıyordu. Yavaş adımlarla yaklaştı. Tok adımlarının sesi halıya rağmen hissediliyordu. Odanın havası bir anda ağırlaştı. Boğazım düğümlendi ama hâlâ konuşmadım. Dizlerimi biraz daha kendime çektim. Derin bir nefes verdi. Uzun. Bezgin. Tükenmiş gibi. “Cevap ver,” diye mırıldandı bu kez. “Her gün aynı şey. Soruyorum, susuyorsun. Bakıyorum, ağlamıyorsun bile artık.” Haklıydı. Artık ağlamak bile lükstü. “Bugün nasılsın?” diye sordu tekrar. Bu soru… Her gün. Aynı saatlerde. Aynı tonla. Sanki cevap değişecekmiş gibi. Sanki “iyiyim” diyebilecekmişim gibi. Dudaklarım aralandı ama ses çıkmadı. Gözlerimi bile yüzüne kaldırmadım. Çünkü onu gördüğüm her an Akif’in soluk yüzü giriyordu araya. Birbirine karışıyordu görüntüler. Katil ve kayıp… Aynı karede. “Zehra,” dedi bu kez daha alçak ama daha tehlikeli bir sesle. “Bak bana.” Bakmadım. Bir adım daha attı. Şimdi tam karşımdaydı. Varlığını hissedebiliyordum. Üzerime çöken gölge gibi. “İki yıl oldu,” dedi dişlerinin arasından. “Daha bitmedi mi yasın?” Bu defa içimde bir şey kıpırdadı. Yavaşça başımı kaldırdım. Göz göze gelmemiz bir saniye sürdü. Ama o bir saniye bile içimi parçaladı. Onun gözlerinde öfke vardı. Benimkilerde ise sadece yorgunluk. “Bitmeyecek,” dedim kısık bir sesle. Sesimi duyduğu anda kaşları çatıldı. Çünkü günler sonra ilk kez konuşmuştum. “Ne?” diye sordu sertçe. “Bitmeyecek,” diye tekrarladım, bu kez daha net. “Sen ölmeden bitmeyecek.” Odanın içindeki hava buz kesti. Çenesi kasıldı. Ellerini yumruk yaptığını gördüm. Ama bana dokunmadı. Hiçbir zaman ilk anda dokunmazdı. Önce susar, sonra patlardı. “Yine aynı şey,” diye güldü sinirle. “Yine ölüm, yine yas, yine o adam.” O adam. Sevdiğim adam. Gözlerim doldu ama ağlamadım. “Adını bile ağzına alma,” diye fısıldadım. Boynuma kadar gelen bir öfke dalgası hissettim. Eğilip yüzüme daha da yaklaştı. “Onun için kendini on kez öldürmeye kalktın,” dedi soğuk bir sesle. “On kez, Zehra. Ve on kez ben engelledim.” Nefesim titrerken devam etti. “Bileklerini kestin, balkondan atlamaya çalıştın, günlerce yemek yemedin, ilaç içtin…” Sesi gittikçe sertleşiyordu. “Hepsinde seni ben topladım yerden. Doktorları ben çağırdım. Başında gecelerce ben bekledim.” Gözlerimi sımsıkı kapattım. “Ölmek istedin,” dedi alçak bir tonla. “Ama ben izin vermedim.” Yavaşça geri çekildi. Ellerini saçlarından geçirdi. Sabırsızdı. Öfkeliydi. Ama en çok da… tükenmişti. “Bu oda neden böyle sanıyorsun?” diye sordu etrafa bakarak. “Keskin eşya yok. Cam yok. Kilit yok ama gözetim var. Neden?” Cevap vermedim. Kendisi verdi. “Çünkü sen yalnız kaldığında kendine zarar veriyorsun, Zehra. Yalnız kaldığımızda ise bana!” Sessizlik çöktü odaya, ardından daha yumuşak, ama daha ağır bir sesle konuştu. “Ben seni burada tutmuyorum,” dedi. “Ben seni hayatta tutuyorum.” Bu cümle göğsüme oturdu. Gözlerim boşluğa kaydı. “Aynı odada nefes almamız bile beni öldürüyor,” diye fısıldadım. Bu sözüm onu durdurdu. Uzun bir süre konuşmadı. Sadece bana baktı. “Peki ya ben?” derken duraksadı. “Ben her gün senin gözünde katil olarak yaşamaya ne zamana kadar devam edeceğim, Zehra?” Sözleri kulaklarımda yankılandı. Ağır, kirli ve boğucu. İçimde bir şey kırıldı o an. Yasın altında ezilen kalbim ilk defa öfkeyle çarptı. Titreyen ellerime rağmen doğruldum. Dizlerim güçsüzdü ama gözlerim ondan kaçmadı. “Var olduğun sürece öyle kalacaksın!” dedim dişlerimin arasından. Sesim sandığımdan daha sert çıktı. “Hatta seni kendi ellerimle öldüreceğim, Azem Börü. Elbet bir gün başaracağım bunu.” Boğazım yandı ama susmadım. “Kanmış, töreymiş, hükümmüş…” diye fısıldadım bu defa, gözlerimi onunkilere kilitleyerek. “Umurumda bile değil. Sevdiğim adamın intikamını senden alacağım. Bir gün… mutlaka.” Her zamanki gibi hızlı. Her zamanki gibi baskın. Elinin sertliği çenemi kavradığında canım yandı. Başımı zorla yukarı kaldırdı. Göz göze gelmemizi istedi. Hep istediği gibi. Zorla. “Denemekle kalırsın,” diye hırladı. Nefesi yüzüme çarptı. Midem bulandı. “Tıpkı kendini öldürmeyi denediğin gibi.” Gözlerim titredi ama bakışlarımı kaçırmadım. Çünkü biliyordum. Kaçırsam daha çok yaklaşacaktı. “Ayrıca sabrım tükendi artık,” dedi sertleşerek. “Sen benim karımsın. Sabrettim. Unutman için sana fazlasıyla zaman tanıdım. Dokunup dokunamamak arasında defalarca sıkışıp kaldım.” İçimden acı bir gülüş yükseldi. Zaman mı? İki yıl boyunca bu odada kilitli kalmak mı zamandı? “Görüyorum ki pek işe yaramıyor,” diye ekledi. Çenemi tutan elinden kurtulmak için başımı sertçe geriye çektim. Derin bir nefes aldım. Göğsüm yanıyordu. Birkaç adım geri attım. Sırtım duvara çarptı. Onunla aynı odada nefes almak bile beni boğuyordu. “Benim olacaksın,” dedi karanlık bir sesle.“Tamamen, Zehra.” Gözleri yüzümde gezindi. “Senin için adımı daha fazla leklemeyeceğim. Zaten yeterince konuşuldu.” Sözleri mideme taş gibi oturdu. “Şimdi…” dedi yavaşça. Kalbim hızlandı. Tehlikeyi hissettim. Ses tonunu tanıyordum. “Ya sen soyunur, kendini tamamen bana teslim edersin…” Kanım çekildi. “Ya da ben zor kullanırım.” Kulaklarım uğuldadı. Ellerim buz kesti. Bedenim olduğu yerde dondu kaldı. Bir saniye… iki saniye… sonra içimdeki korku yerini paniğe bıraktı. “İstemiyorum!” diye bağırdım aniden. Sesim çatladı. “Bana el sürmeyeceksin! Sakın!” Duvara daha çok yaslandım. Kaçacak yerim yoktu ama yine de geri çekildim. Sanki duvarın içine girebilirmişim gibi. O ise… güldü. Kısa, sinir bozucu, sabırsız bir gülüş. Üzerindeki ceketi tek hamlede çıkarıp bir kenara attı. Omuzlarının gerildiğini gördüm. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı geri dönmüştü. Hep oradaydı zaten. Hiç kaybolmamıştı. Derin bir nefes aldı. “Yetti artık, Zehra,” dedi. Adımı söyleyişindeki sahiplenme midemi bulandırdı. “Unut,” dedi sertçe. “Bitti. Gitti, o adam yok. Hayatta değil.” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Artık gözyaşlarım bile sessiz akıyordu. “Hayat devam ediyor,” diye devam etti. Bir adım daha yaklaştı. Ve ben yine nefessiz kaldım. “Ve sen…” dedi gözlerimin içine bakarak. “Beni seveceksin. Benim olacaksın.” İçimde bir çığlık koptu. Sevdiğim adamın soğuk bedeni gözlerimin önüne geldi. Toprağın altındaki yalnızlığı, yarım kalan hayalleri… ve ben. Katiliyle aynı odada. Aynı havada. Aynı kaderin içinde. Nefesim titredi. Ben onu sevmeyecektim. Asla. Gerekirse nefretimle yaşayacak, ama yine de onun olmayacaktım. Ve Azem Börüyü öldürmekten asla ama asla geri durmayacaktım.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
549.4K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
88.8K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
38.2K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.2K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.3K
bc

HÜKÜM

read
231.1K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
36.7K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook