Seher
Ertesi sabah güneş doğmadan uyandım. Kimse görmeden avlunun kapısını aralayıp dışarı baktım. Ufukta belli belirsiz güneş yükseliyordu. O anda bir umut doğdu içime. Benim gibi kimsesizlerin bir umudu olmazdı belki. Daha yaşım on beşti. Ne bir iş gelirdi elimden, ne de ilkokuldan sonra bir eğitimim vardı. Eniştem masrafa gerek yok, kız kısmı okuyup da ne olacak, yaşı gelince zaten evlenir diyerek beni okutmamıştı. Teyzem de bir şey dememiş, ortaokula beni göndermemişlerdi.
Ama teyzemin çocukları okula gitmişti. Teyzemin oğlu liseyi dışarda bitirmişti. Üç kızı da ortaokula liseye gidiyordu. Eniştem onlara masraf yaparken zaten evlenecekler dememişti. Ama ben onlara yüktüm zaten o yüzden okumaya da hakkım olmadı.
Emine abla gibi teyzem beni dövmezdi en azından. Eniştem arada tokat atsa da öyle yerden yere vurduğu olmamıştı.
Emine ablayı kızdırmadan işe koyuldum. Beni görünce yüzü asıldı. “Yorganları çıkar, yünlerini boşaltıp yıka, kurut sonra da dövüp tekrar yorganın içine koyup dikeceksin.”
“Ama abla ben yorgan yapmayı bilmem ki!”
“Burda ben bilmem diye bir şey yok! Bilmesen de öğreneceksin! Bak seni ahırlara da yollarım! Çobanın işini de sana yaptırırım, canımı sıkma!” dedi kızarak.
Hozan ağanın çobanları vardı. Köyün dışında ahırları vardı. Orda koyunları, keçileri bir de inekleri vardı. Sütü şehre sattığı da oluyormuş, peynir yapıp köy peyniri diye sattığı da. Şavak peyniri almak isteyen aracılar en başta Hozan ağanın kapısını çalarmış. Burda en çok hayvanı olana Ağa derlerdi. Çünkü hayvanı olanların malı da parası da çok olurdu. Kimisi evinde gündelikçi de çalıştırırdı ama Hozan Ağa temizliğe kimseyi çağırmıyordu. Demek ki ben yokken her işi Emine abla yapıyordu. Belki de bu yüzden tüm işi benim üstüme atıp biraz rahat etmek istedi. Ama keşke birlikte yapsak, o zaman böyle ağrıma gitmezdi. Bu kadar yorulmazdım.
Kahvaltıyı hazır ettiğimde Hozan Ağa kuşağını bağlayarak Emine ablayla kaldığı odadan çıktı. “Kahvaltı hazır mı kız?”
“Hazırdır ağam,” dedim.
“İyi! Kahvaltıdan sonra yanıma gel. Konuşacağız,” dedi.
“Tamam ağam.”
Salondan çıktığımda Bekir odasının kapısında duruyordu. Bana uzun uzun baktı. Sonra alçak sesle mırıldandı:
“Sen gidersen, ben kalırım. Sen kalırsan ölürsün. Burada herkes ölür. Ama gidersen yaşarsın belki.”
Gözlerindeki deli ifade yerine tuhaf bir şefkat almıştı. İçime bir korku düşmüştü.
Belki de deli olan Bekir değil, bizdik.
Hozan ağanın benle konuşacağı neydi? Gece yanıma geleceğini mi diyecekti? Bekir belki bu yüzden öyle dedi. Çünkü gece ölme ihtimalimde vardı.
“Keşke gidecek yerim olsa,” diye mırıldandım. Keşke bana kol kanat gerecek bir babam, saçımı okşayan bir anam olsaydı. Ne büyük nimetmiş insanın anne babasının olması…
**
Kahvaltıdan sonra Hozan ağanın yanına gittim. Emine abla da yanı başında oturmuştu. Ağa bana baktı. Emine ablanın da suratı asıktı.
“Bana bak kız, senin yaşın on beşmiş… Ben bilseydim seni kendime karı yapmazdım. Bu meseleyi enine boyuna düşündüm. Sana başlık parası verdim, evde de işimize yararsın. Bekir’le de iyi anlaştın. Yaşın on sekiz olana kadar Emine’ye yardım edeceksin. Bekir’e de bakacaksın. On sekiz olunca da kararımı veririm. Tabi ben bir hanım daha alacağım. Bana çocuk verecek bir karı lazım bana.”
“Ağam, orda işte! Yaşını beklemene ne gerek var? Benim anam on üç yaşında evlenmiş! On dört yaşında beni doğurmuş!”
“Sen karışma işime Emine! Ben bir çocuğun vebalini o kadar da alamam! En azından reşit oluncaya kadar beklerim. Sen de git, doğurgan olan bir kadın bana bul. O eniştesi olacak namussuz Memet bana hesap verecek!”
Sanki kendisi çok masummuş gibi konuşuyordu. Reşit olunca sanki onun yaşına denk mi olacaktım? Ama tabi sesimi kısıp başımı eğdim.
Emine abla bana çemkirdi, “Kız ağana desene ben çocuğunu doğururum diye,” diye gözlerini belertti. Bana böyle tembihlemişti ama onun dediklerini demedim. En çok yine beni döverdi. En azından üç yıl bana Hozan Ağa ilişmeyecekti. Belki o zamana kadar gidecek bir yer bulurdum.
“Söyle hele, bana karılık etmek ister misin?”
“Ben reşit olsam da size istediğinizi rızamla veremem ağam. Burda beş kuruş istemeden hizmetinize bakarım, Bekir’e de bakarım. Bağ bahçede eker biçerim. Bir kap yemek verseniz sesimi çıkarmam. Daha fazlası elimden gelmez. Eniştem beni zorla gelin etti. Ben evlenmek istemedim.”
“Olmaz öyle şey! Bir kere seni nikahıma aldım! Artık karımsın!“
Başımı eğdim. Dilimin ucuna kadar ‘ben bakire değilim’ diye bağırmak geldi. Ama o zaman zaten bakire değilsin deyip beni hamile bırakmaya kalkışırsa… ne diyeceğimi bilemedim. En azından üç yıl vaktim vardı. Belki üç yılda eceliyle ölürdü. Belki yeni alacağı kadın ona çocuk verince beni artık istemez. Bu ümide sarıldım.
Emine abla bana nefretle bakarken Ağa ceketini alıp dışarı çıktı. Ahırlara bakacak herhalde, çizmesini giymişti.
Ağa giderken Emine abla beni odaya sokup kapıyı da üstümüze kilitledi. “Ben sana ne dedim ha! Ne dedim! Bu eve başka kuma gelirse seni pişman ederim demedim mi!”
Sustum, ben susunca o yine saçıma yapıştı. Beni yere fırlatıp duvarın orda duran süpürgeyi eline alıp sapıyla bana vurmaya başladı. Süpürgenin otları parçalanıp elinden düşene kadar sırtıma bacaklarıma vurdu. Dişimi sıktım, ağlamamak için direndim. Ona vurma diye yalvarsam da dinlemeyeceğini dün anlamıştım.
Yetim çocuklar ağlamaz demişti teyzem. Nedenini sorunca ‘yetim ağlasa da onların sesini duyan olmaz. Bir ağlar, iki ağlar… üçüncü de artık içine ağlar. Sen yetimsin Seher. Ben senin teyzen de olsam sen yetimsin. Ağladığında bir gelirim, iki gelirim ama her zaman sana dayanak olamam. Kendi başına ayağa kalkmayı öğren ki evlendiğin vakit dönecek bir baba evin olmadığını, acıya dayanman gerektiğini bil. Ben seni eve bile yalvar yakar aldım. Enişteni bilirsin… o sana baba olmaz. O yüzden Seher benden analık bekleme…’ dedi ve bana analık yapmadı. El kızı gibi davrandı. Ne düştüğümde kaldırdı ne de ağladığımda gözyaşımı sildi.
Emine abla beni döverken ilk defa teyzemin ne demek istediğini anladım. Baba evi gibi olsaydı çoktan burdan giderdim. Ama o kapının bana kapalı olduğunu biliyordum.
Teyzem kendi başıma güçlü olayım istemişti. Ayağa kalktım. Her yanım acıdan sızlarken birinin beni kurtarmasını beklemekten vazgeçtim. Emine abla saçımı tutmak için adım atarken onu ittim. Yere düştü.
“Kız sen ne yaptığını sanıyorsun Hı! Utanmaz seni! Bana vurursun ha!”
“Yeter ben senin kölen değilim! Ben de bu evin hanımı oldum! Bir daha bana vurursun jandarmaya giderim!”
“Delirdin mi ha! Ağa sana o zaman neler eder hiç düşündün mü?”
“Senin ettiğinden fazlasını etmez! Sen bilirsin Emine abla! Ya bana insan gibi davranırsın ya da jandarmayı kapıya dikerim!”
Emine abla başını tehdit eder gibi salladı. “Ağama diyeyimde gör sen gününü!” diyerek kapıyı açtı. Ardından hızla çarpıp çıktı. Kapının ardına oturup sırtımı kapıya yaslayıp içime içime ağladım. Gözyaşını silecek kimse yoksa ağlamanın anlamı da yokmuş… hayat bana bunu öğretmişti. Ya da teyzemdi bunları öğreten…
**