bc

Seni Unutmayan Tek Kişi

book_age16+
10
TAKİP ET
1K
OKU
BE
HE
system
curse
badboy
kickass heroine
drama
tragedy
high-tech world
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

📖 Seni Unutmayan Tek KişiEla bir sabah uyandığında dünyada küçük bir boşluk oluşmuştur. Önce fark edilmesi zor olan bu eksiklik, gün ilerledikçe geri dönülmez bir silinmeye dönüşür. Fotoğraflardan kaybolur, mesajlardan yok olur ve en sonunda kendi ailesi bile onu tanımaz.Ela artık yalnızca unutulmuş biri değildir.O, hiç var olmamış biri hâline gelmektedir.Gerçekliğin sınırları çatırdarken, tüm dünya ona sırtını dönmüşken tek bir kişi onu hatırlamaya devam eder: Aras.Aras, Ela’nın geçmişini bilen, adını unutmayan ve onun yok oluşunu başından beri izleyen tek kişidir. Ancak bu hatırlayış bir kurtuluş değil, daha büyük bir gerçeğin kapısıdır. Çünkü Ela’nın silinmesi bir tesadüf değil, bir süreçtir. Ve bu sürecin merkezinde Aras vardır.Ela, varlığını koruyabilmek için yalnızca dünyaya değil, kendi geçmişine de tutunmak zorundadır. Ancak her geçen an, hatırladığı şeyler de değişmeye başlar.Çünkü insan, dünyadan bir anda silinmez.Önce hatıralardan çıkarılır.Sonra izlerden.En sonunda… gerçekten yok olur.Ela’nın ise kaybolmadan önce öğrenmesi gereken tek bir şey vardır:Gerçekten kim olduğunu… ve onu ilk kimin kaybettiğini.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
BÖLÜM 1 — İLK SİLİNEN ŞEY
İLK SİLİNEN ŞEY Sabahın ilk ışığı perdenin ince kumaşından sızıp odanın içine yayıldığında, Ela uyanmadan birkaç saniye önce yine aynı hissi yaşadı; adını henüz hatırlamadan, gözlerini henüz açmadan, sanki biri bütün gece boyunca yatağının ayak ucunda durmuş da ona bakmış, nefes almış, ama tek kelime etmemiş gibi ağır, soğuk ve açıklayamadığı bir baskı göğsünün üzerine çökmüştü. O baskı öyle bir şeydi ki insanı doğrudan korkutmuyordu önce, daha çok içine ince bir huzursuzluk bırakıyordu; bir bardağın dibine atılmış renksiz bir zehir gibi, gözle görünmeyen ama yavaş yavaş bütün suya yayılan, içildikten sonra değil de tam yutulurken fark edilen bir tat gibi. Ela gözlerini açtığında tavanı gördü; beyaz olması gereken tavanda sabahın solgun maviliği gezinirken birkaç saniye yerinden kıpırdamadan yattı, çünkü hareket etse o hissin daha da gerçekleşeceğini düşündü. Sanki yatağın içinde değil de görünmeyen bir çizginin üzerinde yatıyordu ve birazdan yanlış tarafa dönerse bir şey bozulacaktı. Boğazı kuruydu. Sağ omzunun altında hafif bir uyuşma vardı. Gece boyunca sık sık dönmüş olmalıydı ama hiçbir rüyasını hatırlamıyordu. Yine de zihninin karanlık bir yerinde, uyandığı anda elinden kaçan bir görüntü kaldı; loş bir koridor, sonu görünmeyen kadar uzun, duvar boyunca dizilmiş kapılar ve o kapıların her birinin üzerinde silinmiş isimler. Kendi adını aramış gibi hissetti, ama bulamamıştı. Bu ayrıntı, yataktan kalkarken bile onun peşini bırakmadı. Telefonu komodinin üstünde yüzü aşağı dönük duruyordu. Elini uzatıp aldı, ekranı açtı. Saat yediyi on iki geçiyordu. Bildirimlerde okul grubundan birkaç mesaj, kuzeni Derya’dan gece atılmış bir kalp emojisi, bir de annesinin sabah erkenden gönderdiği kısa bir mesaj vardı: “Uyanınca beni ara.” Kaşları hafifçe çatıldı. Aynı evin içindeydiler. Annesi neden mesaj atmıştı? Seslenmek varken neden yazmıştı? Üstelik böyle. Basit, kısa, garip derecede mesafeli. Telefonu elinde tutarken parmağı fark etmeden galeriye gitti. Belki de alışkanlıktı; belki uyandıktan hemen sonra yüzünü, saçını, geceden kalan dağınıklığını değil de hayatının hâlâ yerli yerinde olduğunu görmek istiyordu insan. Galeri açıldı. Son fotoğraflar sıralandı. Derya’yla geçen hafta çekildikleri selfie, okul çıkışı kafede içilen kahveler, not defterinin üstüne düşen akşam ışığı, balkondan çekilmiş bulutlar, annesinin sardığı yaprak sarmaları… Ela birkaç fotoğrafı kaydırdıktan sonra parmağı durdu. Geçen ay doğum gününde çekilen aile fotoğrafı yoktu. Bir anlık şaşkınlıkla tekrar geri kaydırdı. Sonra daha hızlı. Sonra albümlere girdi. “Aile”, “Favoriler”, “Kamera”. Yoktu. “Saçmalama,” diye mırıldandı kendi kendine, sesi sabah sessizliğinde kendisine yabancı geldi. “Vardır. Silinmiş olamaz.” Ama yoktu. Oysa o fotoğrafı kendisi seçmişti; annesi ortada gülümsüyor, babası her zamanki gibi fotoğraf çekilirken ne yapacağını bilemeyen bir ciddiyetle duruyor, Ela annesinin omzuna yaslanmış, saçları yana düşmüş, yüzünde yarım bir gülümseme vardı. O kareyi çok sevmişti. Hatta iki gün önce Derya’ya da atmıştı. Galeriden çıkıp mesajlara girdi, Derya ile sohbeti buldu, yukarı kaydırdı, kaydırdı, kaydırdı. Fotoğrafın gönderildiği yer olması gerekiyordu. Yoktu. Bu defa içinden geçen şey korku değildi; önce daha çok bir eksiklik hissiydi, mutfaktan bir bıçağın kaybolması gibi küçük ama can sıkıcı bir şey. Belki yanlışlıkla silmişti. Belki telefon güncelleme sonrası saçmalamıştı. Belki bulut yedeklemesinde vardı. İnsan en başta daima mantıklı bir açıklama bulmak istiyordu; mantık bozulmadan önce insan kendini rahatlatacak kadar yalan söyleyebiliyordu zaten. Yataktan kalktı. Ayaklarını yere bastığında zeminin soğukluğu topuklarından yukarı yürüdü. Oda her zamanki gibiydi; masanın üstünde açık bırakılmış test kitabı, başucunda yarısı içilmiş su, sandalyenin arkasına asılmış hırka, aynanın kenarına sıkıştırılmış toka… ama bütün bunların arasında, gözünün tam seçemediği bir tuhaflık vardı. Sanki eşyalar yerindeydi de ona ait olma biçimleri değişmişti. Odanın içinden geçerken kendi hayatının içinde değil de kendi hayatını kusursuzca taklit eden bir dekorun içinden yürüyor gibi hissetti. Kapıyı açıp koridora çıktı. Mutfaktan çay kokusu geliyordu. Yağda yumurta sesi ince ince yükseliyordu. Bu tanıdık sesler normalde Ela’yı rahatlatırdı; evin hâlâ ev olduğunu, hayatın devam ettiğini, mutfakta annesinin, salonda babasının olduğunu bilmek içindeki bütün düğümleri gevşetirdi. Ama o sabah sesler ona bir yerlerden kaydedilip tekrar çalınıyormuş gibi geldi. Canlı değil, biraz uzaktan, biraz soğuk. “Anne?” diye seslendi. Mutfaktan gelen tabak sesi bir an durdu, sonra tekrar devam etti. Ela birkaç adım daha attı. Mutfak kapısına vardığında annesini tezgâhın başında gördü. Saçlarını alelacele toplamış, üstüne sabahlığını geçirmişti. Çayın buharı yüzüne vuruyordu. Normaldi. Her şey o kadar normaldi ki tuhaf olan buydu. Ela kapının eşiğinde durup annesinin dönmesini bekledi. Annesi döndü. Ve o küçücük an, sabahın tamamını ikiye böldü. Annesinin yüzünde tanıdık bir ifade yoktu. Kızını görünce yumuşayan, gözlerinin kenarında hafif çizgiler oluşturan o sıcaklık bir an olsun uğramadı yüzüne. Kadın Ela’ya baktı; ama bir annenin kızına baktığı gibi değil, kapısına yanlışlıkla gelmiş bir yabancıya bakar gibi, önce şaşkın, sonra ölçülü, sonra dikkatli. “Evet?” dedi. Ela ilk anda anlamadı. Gülümsüyor muydu, şaka mı bekliyordu, annesi bir şey mi deniyordu, bir oyun mu vardı, ses tonu neden böyleydi? Bütün bu sorular bir anda zihninin içinde birbirine çarptı. “Ne demek evet?” dedi Ela, gülmeye çalıştı ama sesi ince ve kuru çıktı. “Anne, sabah mesaj atmışsın. Aynı evdeyiz.” Kadın elindeki spatulayı yavaşça tezgâha bıraktı. Bakışlarını Ela’nın yüzünde gezdirdi. Sonra hiç alışık olmadığı kadar temkinli bir sesle, “Kızım, sen kimsin?” dedi. Ela’nın içinden bir şey aşağı düştü. O kadar net, o kadar fiziksel bir histi ki eli istemsizce mutfak tezgâhının kenarına gitti. Dünya olduğu yerde duruyordu ama onun içindeki denge aniden bozulmuştu. Başta, gerçekten başta, insan böyle cümleler duyunca cümlenin anlamını reddediyordu. Sözcükler kulaktan giriyor ama zihinde yerine oturmuyordu. “Anne,” dedi tekrar, bu defa sesi daha kısıktı. “Ben Ela. İyi misin sen?” Annesinin yüzündeki ifade değişmedi. Gözleri Ela’nın gözlerinde sabit kaldı ama o bakışta tanıma yoktu. Kaygı vardı belki, ama yabancıya duyulan türden. “Bak,” dedi annesi, “eğer birine geleceksen ya da bir şey soracaksan düzgün söyle. Sabah sabah şaka kaldıracak halde değilim.” Ela onun ağzından çıkan her heceyi duydu, ama beyninin belli bir kısmı bu sesleri kabullenmeyi reddetti. Dudaklarını araladı, hiçbir kelime bulamadı, sonra kısık bir kahkaha çıktı ağzından; insan bazen aklını koruyabilmek için gülmeye mecbur kalıyordu. “Anne, yapma ya.” Bir adım attı. “Bak gerçekten komik değil. Uykuluyum zaten. Ne diyorsun sen?” Kadın aniden gerildi. Ela o an fark etti; o bir adım, annesini rahatsız etmişti. Yabancı biri fazla yaklaşmış gibi. “Olduğun yerde kal,” dedi kadın, sesi şimdi daha sertti. “Ben seni tanımıyorum.” Mutfaktaki çayın buharı bir anda ağırlaştı sanki. Yumurtanın kokusu midesini bulandırdı. Ela’nın elleri buz kesti. Gözleri annesinin yüzünde, saçında, ellerinde gezindi; tanıdığı her ayrıntı oradaydı. Sol kaşının üstündeki ince iz, bileğinde çocukken taktığı ve hiç çıkarmadığı altın bileklik, sabahlığın koluna bulaşmış hafif un lekesi… hepsi annesiydi. Ama annesinin içindeki hatırlama yoktu. “Tamam,” dedi Ela zorla, “tamam, babam nerede?” Annesi cevap vermedi. Ela mutfaktan neredeyse koşarak çıktı. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki göğsü dar gelmeye başladı. Salona girdiğinde babasını koltukta oturur halde buldu. Gözlüğü burnunun ucuna kaymış, telefonundan haberlere bakıyordu. Televizyon açıktı ama sesi kısıktı. Bu görüntüye sığınmak istedi Ela. Babalar bazen dünyadaki en sakin şeydi; anneler duyguyla sarsılırdı belki ama babalar en garip anlarda bile mantık gibi dururdu. “Baba.” Babası başını kaldırdı. Ona baktı. Gözleri bir saniye Ela’nın yüzünde durdu. “Buyur?” dedi. Ela nefes almayı unuttu. Bu defa şaka ihtimali hemen ölmedi; belki evde garip bir oyun dönüyordu, belki annesi onu korkutmuştu, belki babası şimdi gülecekti, “Tamam kızım, uzatma,” diyecekti. Ama demedi. Sadece baktı. Bekledi. Ela birkaç adım yaklaştı, gözleri dolmaya başladı ama ağlamamaya direndi. “Baba, ciddi misiniz siz?” Adam telefonu elinden bıraktı. Kaşları çatıldı. “Bak kızım, bir sıkıntın varsa söyle. Kimin evine geldin bilmiyorum ama—” “Ne demek kimin evi?” Ela’nın sesi birden yükseldi. “Bu benim evim. Benim odam orada. Annem mutfakta. Sen benim babamsın. Ne yaşıyorsunuz siz?” Adam ayağa kalktı. Gözlerindeki şaşkınlık korkuya dönerken Ela ilk kez kendine dışarıdan bakar gibi oldu; saçları dağınık, yüzü soluk, sesi titriyor, bir evin ortasında yabancı insanlara ait şeyleri biliyormuş gibi konuşuyordu. Bir an için, sadece bir an için, ya gerçekten yanlış yerdeyse diye düşündü. Ama bu düşünce bile o kadar saçmaydı ki hemen kendinden nefret etti. Bu evin duvarındaki çatlağın yerini biliyordu. Bu salonun halısına üç yıl önce çay dökülmüştü. Balkon kapısı kışın tam kapanmazdı. Banyodaki dolabın ikinci rafında annesinin yedek kremleri dururdu. İnsan kendi evini nasıl yanlış hatırlayabilirdi? “Ben polisi arıyorum,” dedi babası. Bu cümle her şeyi bir tık daha soğuttu. Ela geri çekildi. Başını iki yana salladı. “Arama. Arama. Bir dakika. Bir saniye dur sadece. Beni iyi dinle. Ben Ela’yım. Senin kızınım. Geçen ay doğum günümde bana mavi bir kitap aldın, iç kapağına da ‘Kızım büyüdü ama gözümde hep aynı kaldı’ yazdın. Ben ağladım. Sen de dalga geçtin. Bunu nereden bilebilirim?” Babası sustu. Bir anlık, küçücük bir çatlak oluştu yüzünde. Ama tanıma değil, daha çok rahatsız edici bir bilgiyle karşılaşmış insanın tedirginliği. “Bunları nereden öğrendiğini bilmiyorum,” dedi yavaşça. “Ama kızım yok benim.” O cümle, dünyadaki bütün sesleri bir anlığına uzağa itti. Televizyonun kısık uğultusu, mutfaktan gelen kaşık sesi, sokaktan geçen arabanın fren gıcırtısı… hepsi derin suyun altından duyuluyormuş gibi boğuklaştı. Ela’nın gözleri babasının yüzünden ayrılmadı. “Nasıl yani?” Adam daha da soğuk bir sesle konuştu. “Benim çocuğum yok.” Ela’nın bacakları titredi. Geri geri birkaç adım attı. Salonun kenarındaki konsola çarptı. Üstündeki fotoğraf çerçevesi hafif sallandı. Ela bakışını istemsizce oraya çevirdi. Çerçevede annesi ve babası vardı. Bir yaz akşamı, sahilde çekilmiş bir fotoğraf. İkisi de gülümsüyordu. Ortada olması gereken yerde boşluk vardı. Hayır, gerçek bir boşluk değil; fotoğraf kusursuz görünüyordu, ama Ela’nın orada durduğunu bildiği yer, şimdi sanki hiç kimse olmamış gibi uyumlu bir deniz manzarasına dönüşmüştü. Bir insanın yokluğunu gösterebilmenin en korkunç yolu buydu belki de; yerinin bile boş kalmaması. Sanki dünya, senden sonra kendini hemen onarıyordu. Ela çerçeveyi titreyen ellerle aldı. Yakından baktı. Parmakları camın üstünde gezindi. O fotoğrafı çekildiği günü hatırlıyordu; saçına deniz suyu değmişti, annesi ona “dik dur” demişti, babası güneş gözlüğünü başına takıp gülmüştü. O anın içinde olmuştu Ela. O anı yaşamıştı. Ama kanıtı yoktu. Dünya onu o kareden temizlemişti. “Bu mümkün değil,” dedi, ama sesi kendi kulağına bile başkasına ait gibi geldi. “Bu mümkün değil.” Mutfaktan annesi geldi. Babasının yanına durdu. İkisi de Ela’ya bakıyordu. Korkmuşlardı ondan. Bu fark ediş, yaşadığı her şeyden daha fazla incitti onu. Bir anda yabancı olmanın ne demek olduğunu bütün çıplaklığıyla anladı; aynı duvarların içinde büyüdüğün insanların gözünde tehdit hâline gelmek, bir gecede geçmişsiz kalmak, adını söylediğinde karşılığında yüzlerde boşluk görmek… “Gitmen lazım,” dedi annesi. “Gerçekten polisi çağırmak istemiyoruz.” Ela onlara baktı. Annesine, babasına. Bir şeylerin geri döneceğini bekledi. Gözlerde bir parıltı, seste bir kırılma, yüzlerde bir çatlama… hiçbir şey olmadı. İkisi de onu tanımıyordu. Bu kadar basit ve bu kadar korkunçtu. Geri çekildi. Koridordan geçerken kendi odasının kapısı açıktı. İçeri baktı. Yatağın üstündeki örtü değişmişti. Masasının üstünde ona ait olmayan bir dikiş kutusu vardı. Kitapları yoktu. Aynanın kenarındaki toka yoktu. Oda, bir insanın hayatından çıkarılmış ve başka birine düzgünce verilmiş gibiydi. Daha birkaç dakika önce kendi odası olan yer şimdi ondan habersiz yeniden düzenlenmişti. Nefesi boğazına düğümlendi. Gözlerinden yaşlar sessizce akmaya başladı ama ağlamak için bile yeterince güvenli hissetmiyordu. Kapıya yöneldi. Ayakkabılarını giyerken elleri titriyordu. Babası uzaktan izliyordu. Kapıyı açtığında sabahın serin havası yüzüne vurdu. Apartman boşluğu her zamankinden daha sessizdi. Sanki içeride bırakılan hayatın ardından dünya saygılı bir mesafeye çekilmişti. Merdivenleri inerken ayaklarının altı boş gibiydi. Telefonunu tekrar çıkardı. Kimi arayacağını düşünmeden rehbere girdi. Derya. Aradı. Bir kez çaldı, iki kez, üç kez. Açıldı. “Efendim?” Derya’nın sesini duymak Ela’yı bir anlığına toparladı. “Derya. Çok saçma gelecek ama beni dinle, tamam mı? Evde bir şey oldu. Annemle babam beni tanımıyor.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kuzeninin sesi geldi, ama içindeki sıcaklık eksikti. “Pardon… kimsiniz?” Ela durduğu basamakta dondu. Parmakları telefonun etrafında sıkılaştı. “Derya, saçmalama. Ben Ela.” “Hangi Ela?” O soru, üzerinde taşıdığı son sağlam tahtayı da çekip aldı altından. “Kuzenin olan Ela. Çanakkale’de yaşayan, geçen hafta seninle sahilde buluşan Ela. Derya, yapma ne olur.” Karşı taraftan rahatsız bir nefes geldi. “Yanlış numara galiba. Ben sizi tanımıyorum.” Telefon kapandı. Ela uzun süre ekranına baktı. Kapanan görüşmenin süresi yazıyordu. Yirmi üç saniye. Bir insanın varlığı yirmi üç saniyede reddedilebiliyormuş, bunu öğrendi. Sokağa çıktığında sabah çoktan kurulmuştu. Fırından yeni ekmek alan insanlar, işe yetişmeye çalışanlar, okul çantası sırtında yürüyen çocuklar… herkes kendi hayatının akışı içinde ilerliyordu. Dünya durmamıştı. Hiçbir şey yavaşlamamıştı onun için. Bu, yaşadığı felaketi daha da korkunç yapıyordu. Çünkü büyük acılar insanı en çok, başkalarının hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ettiğini gördüğünde yaralıyordu. Yolun kenarındaki parkın demirlerine yaslandı. Nefes alıp vermeye çalıştı. Tek tek düşündü. Belki bu büyük çaplı bir şaka olamazdı. Belki annesiyle babası bir şey yaşamıştı, travmatik bir durum, ani hafıza kaybı, ama aynı anda Derya? Hayır. Olamazdı. O zaman geriye tek ihtimal kalıyordu; sorun dışarıda değil, içerideydi. Ya delirmeye başlıyorsa? Ya bütün bunlar onun zihninin ürettiği bir kurguysa? İnsan aklı, kendisini korumak için bazen gerçekliği de parçalayabilirdi. Ela bu ihtimali düşününce korkudan çok öfke hissetti. Çünkü delirmek bile, yok sayılmaktan daha katlanılır geliyordu o an. Delirirsen en azından bir “sen” kalırdı ortada. Ama bu başka bir şeydi; sanki dünya seni aklından değil, kaydından siliyordu. Telefonunu açtı, ön kameraya geçti. Ekranda kendi yüzü belirdi. Solgun, şaşkın, göz altları hafif morarmış, dudakları renksiz. Vardı. Kendini görüyordu. Parmağıyla ekrana dokundu, yüzünün üstünden geçti. “Ben buradayım,” dedi fısıltıyla. “Ben buradayım.” Sonra kimlik uygulamasına girdi. E-devlet, banka, okul sistemi… Şifreleri girdi. Biri hatalı dedi. Tekrar denedi. Bir daha. Sonunda okul sistemine girebildi. Öğrenci bilgileri açıldı. Ekrandaki yazıları okurken elleri uyuştu. Ad-soyad kısmında “Kayıt bulunamadı” yazıyordu. Sınıf listesine girdi. Kendi ismi yoktu. Bir banka uygulamasını açtı. “Bu kullanıcıya ait hesap bulunmamaktadır.” Mesajlara döndü. Grup sohbetlerinin yarısı duruyordu ama içinde sanki o hiç konuşmamış gibi boşluklar vardı. Bazen kendi cümlesinin yerine sadece gri bir satır: “Bu ileti kullanılamıyor.” Bazen tamamen yokluk. Sanki hayatı, dijital bir kumaştan iplik iplik sökülüyordu. Ela titreyen nefesini içine çekti. O an bir şey fark etti. Bildirimlerde, az önce görmediği bir mesaj duruyordu. Numara kayıtlı değildi. Ne isim vardı ne fotoğraf. Sadece gri daire ve altında saat: 07.03. Mesajı açtı. “Panik yapma.” Ela’nın kalbi, göğsünün içinde sertçe vurdu. Hemen altındaki ikinci satıra baktı. “Henüz tamamen silinmedin.” Bir süre nefes alamadı. Parmakları ekranın üstünde kaldı. Sonra üçüncü mesajı gördü. “Kimse seni hatırlamayacak. Ben hariç.” Dünyanın bütün sesleri o an yine çekildi. Parkın yanından geçen minibüs, öteden gelen martı sesi, kaldırımda sürünen bavul tekeri… hepsi boğuklaştı. Ela çevresine baktı. Birinin onu izlediğini düşündü. Mesajın geldiği numaraya bastı. Arama yapmadı. Ekranın sol üstünde küçük harflerle “çevrim içi” yazısı bir an yanıp söndü, sonra kayboldu. Bir dördüncü mesaj düştü. “Eve dönme.” Ela dudaklarını araladı. Parmakları o kadar titriyordu ki yazmakta zorlandı. “Kimsin?” Cevap birkaç saniye sonra geldi. “Şu an bunu söylersem benden de kaçarsın.” Ela’nın gözleri ekrana kilitlendi. Bir insanın korkusu, bazen gerçek tehdidin kendisinden değil, tehdidin sakinliğinden büyüyordu. Mesajdaki soğukkanlılık onu ürpertti. Ne olduğunu bilen biri vardı. Onu izleyen biri. Onun silindiğini bilen ve bunu normal bir bilgi gibi yazan biri. “Ne oluyor bana?” diye yazdı. Bu defa cevap daha geç geldi. Ela o birkaç saniyede avuçlarının içinde ter biriktiğini, nefesinin sığlaştığını, dizlerinin titrediğini hissetti. Sonunda ekran titredi. “Sana değil, senden sonrasıa oluyor.” Ela kaşlarını çattı. Yazım hatası mıydı? Yoksa aceleyle atılmış bir mesaj mı? Tam bunu düşünürken yeni bir satır daha geldi. “Dünya, seni kendinden çıkarıyor.” Ela mesajı tekrar tekrar okudu. Bu cümlenin mantıksızlığını, korkunçluğunu, saçmalığını ve tuhaf biçimde içgüdüsel olarak doğru gelmesini aynı anda yaşadı. Çünkü sabah olanların başka adı yoktu. Dünya onu kendinden çıkarıyordu. Fotoğraftan, odadan, kayıttan, hatıradan. “Sen kimsin?” diye yeniden yazdı. Bu defa daha sert. “Beni nereden biliyorsun?” Uzun bir sessizlik oldu. Ela bekledi. Ekrana bakarken yanından geçen iki lise öğrencisinin onu süzdüğünü fark etti; herhalde ağladığı için dikkat çekiyordu. Başını öne eğdi. Sonra cevap geldi. “Ben seni unutmayan tek kişiyim.” Ela mesajı okuyunca boğazı düğümlendi. Bu cümle, rahatlatıcı olması gerekirken daha çok üşüttü onu. Çünkü bir felaketin içinde tek sığınak gibi görünen şey, bazen felaketin merkezi de olabiliyordu. “Neden?” diye yazdı. “Neden sen?” “Çünkü seni ilk ben kaybettim.” Ela ekrana bakakaldı. Kelimeler anlamlıydı, ama birleşince normal bir hayata ait değildi. İlk ben kaybettim. Bu ne demekti? Nerede kaybetti? Ne zaman? Kimdi o? Ela hayatında böyle biri olmadığından emindi. Emin miydi? İnsan kendi geçmişinden ne kadar emin olabilirdi? Hele ki dünya, geçmişi senin yerine yeniden düzenlemeye başlamışsa? Başını kaldırıp etrafa baktı. Parkın karşısındaki durakta, siyah montlu uzun birinin ona bakıyor olabileceğini düşündü. Sonra o kişi döndü, başka yöne yürüdü. Yolun öte tarafında bir arabanın camında kendi yansımasını gördü; darmadağınık, korkmuş, sokakta tek başına kalmış bir kız. Sabah evden çıktığında hayatının çatlayacağını biliyordu belki, ama kırılacağını bilmiyordu. Telefon yine titredi. “Şimdi sola bakma.” Ela’nın omurgasından aşağı soğuk bir şey indi. İçgüdü, insana söylenenin tersini yapmak ister. Yine de birkaç saniye boyunca kıpırdamadı. Soluna bakmamak için tüm gücünü kullandı. Parmak uçları uyuştu. Yeni mesaj geldi. “Bakarsan beni görürsün. Beni görürsen kaçarsın. Şu an kaçmanı istemiyorum.” Ela gözlerini sıkıca kapadı. Bir yabancının, onu izlediğini bu kadar sakin bir dille söylemesi, korkudan daha ağır bir şey bırakıyordu içine; kader hissi gibi. Sanki bu sabah rastgele değil, önceden yazılmıştı ve o sadece sırası gelen cümlelerin içinden geçiyordu. “Benden ne istiyorsun?” diye yazdı. “Hâlâ var olmanı.” Ela’nın gözleri doldu. O cümle o kadar beklenmedik, o kadar tuhaf bir yerden acıttı ki birkaç saniye ekranı göremedi. İnsan bazen en çok, en korktuğu anda biri onu yumuşak bir yerden yakaladığında çözülüyordu. Çünkü sabah boyunca herkes ona aynı şeyi söylemişti aslında: Sen yoksun. İlk kez biri, en azından yazının içinde bile olsa, varlığını kabul etmişti. Ama bu onu rahatlatmadı. “Ne yapacağım?” diye sordu. “Önce ağlamayı bırak.” Ela istemsizce burnunu çekti. Öfkelendi buna. Onu görüyordu. Gerçekten görüyordu. Yakında bir yerdeydi. “Beni mi izliyorsun?” “Evet.” “Bu hasta ruhlu bir şey.” “Belki. Ama şu an ihtiyacın olan tek hasta ruhlu kişi benim.” Ela dişlerini sıktı. Gözyaşını kolunun ucuyla sildi. Mesajların tonu onu çıldırtıyordu; sanki olan biten dünyanın en doğal şeyiymiş gibi, sanki bir yabancının sabah sabah ona varlığının sistemden silindiğini söylemesi normalmiş gibi. Ama aynı zamanda ondan başka konuşabileceği kimse kalmamıştı. Bu çelişki, onun canını en çok acıtan şeydi. İnsanın en korktuğu kişiye mecbur kalması, özgürlükten daha derin bir yaraydı. “Adını söyle,” diye yazdı. Bu defa cevap kısa geldi. “Aras.” Ela adı birkaç kez zihninde çevirdi. Tanıdık gelmedi. Ama bazı isimler ilk duyulduğu anda bile bir çağrışım bırakırdı; soğuk bir taş, gece vakti boş bir sokak, uzaktan gelen ayak sesi gibi. Aras adı da öyle geldi ona. Düz ve sert. Sakin ama tehditkâr. “Ben seni tanımıyorum.” “Şimdilik.” Ela’nın midesi düğümlendi. “Bana yaklaşma.” “Yaklaşmazsam seni kaybederim.” “Zaten kaybetmişsin güya.” Uzun süre cevap gelmedi. Ela, attığı cümlenin yanlış bir yere dokunduğunu hissetti. Sonra telefon titredi. “Evet,” yazmıştı Aras. “Zaten bir kere kaybettim. Bu yüzden ikincisine izin vermiyorum.” Ela telefonu yavaşça indirdi. Başını kaldırdı. Sabah güneşi yükselmişti ama içi ısınmıyordu. Şehrin üstüne ince, soluk bir aydınlık yayılıyordu; o aydınlıkta insanlar netleşiyor, yollar belirginleşiyor, vitrinler açılıyor, hayat kendini gösteriyordu. Ama Ela tam tersini yaşıyordu. Gün ilerledikçe o daha da silikleşiyordu sanki. Kalabalığın ortasında bile dış çizgileri incelen, sesi kısalan, yeri belirsizleşen biri hâline geliyordu. Park demirinden çekildi. Nereye gideceğini bilmeden yürümeye başladı. Adımlarını duyuyordu, bu iyi bir şeydi. Ayakkabısının kaldırıma vuruşu, nefesinin ritmi, avucundaki telefonun ağırlığı… bedeninin hâlâ burada olduğuna dair küçük kanıtlar topluyordu. İnsan bazen akıl sağlığını, büyük gerçeklerle değil küçük maddi ayrıntılarla korurdu. Yürürken bir mağaza vitrininin camında yine kendini gördü. Bu defa birkaç saniye durdu. Yansımasına uzun uzun baktı. Gözlerinin içine. “Ben Ela’yım,” dedi dudaklarını kıpırdatarak, ses çıkarmadan. “Ben Ela’yım. Ben Ela’yım.” Telefonu yine titredi. “Adını tekrar etmek işe yaramaz,” yazmıştı Aras. “Dünya seni isminle silmiyor.” Ela’nın kalbi hızlandı. Cama dönük halde dondu. Parmakları ağırlaştı. Ekrana baktı. “O zaman neyle siliyor?” diye yazdı. Cevap geldiğinde sabah artık tam anlamıyla başlamıştı, ama Ela için o an yeni bir karanlık açıldı. “Hatıranla,” dedi Aras. “Ve sen, hatırlanmaktan çok daha önce kaybolmaya başladın.” Ela başını yavaşça kaldırdı. Vitrin camındaki yansımasının arkasında, sokağın karşı tarafında, siyah montlu bir adam duruyordu. Yüzünü net seçemedi; güneş ters vuruyor, insanlar aradan geçiyor, görüntü bir belirip bir kayboluyordu. Ama adamın bakışı doğrudan ondaydı. Kaçmıyordu. Saklanmıyordu. Sadece bekliyordu. Ela o an ilk kez gerçekten anladı: Bu sabah kabus yeni başlamıştı. Ve onu bu kabusun içinden çıkarabilecek tek kişi, belki de onu en başta oraya bağlayan kişiydi. Telefon titredi. Son bir mesaj. “Şimdi sola bakabilirsin.”

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.8K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
96.2K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
588.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
101.6K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
81.1K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
63.2K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook