BÖLÜM 1: KAN BORCU
Şanlıurfa’nın kavurucu sıcağı, toprağın çatlaklarından sızan öfkeyle birleşmişti o gün. Gökyüzü uçsuz bucaksız bir maviydi ama aşağıda, Boztaş ve Şanverdi aşiretlerinin sınırlarını çizen o lanetli tarlada, renkler sadece kırmızıya ve siyaha çalıyordu.
Fırat, amcasının oğlu Baran’ın cansız bedenine bakarken, ciğerlerine dolan tozun tadı demir gibiydi; kan tadıydı bu. Baran, toprağın üzerine gelişigüzel savrulmuş, göğsündeki delikten sızan hayat, susuz toprağı kana doyurmuştu.
Devran’ın silahından çıkan o tek kurşun, sadece bir bedeni değil, asırlık bir sükuneti de delip geçmişti. Fırat’ın gözleri, cesedin başındaki kalabalığın ötesine, ufka dikildi. Orada ne bir pişmanlık ne de bir merhamet aradı. İçinde büyüyen boşluk, ancak daha büyük bir felaketle doldurulabilirdi.
Töre denilen o görünmez, amansız yasa, kulağına tek bir emir fısıldıyordu: Kanı yerde koyma. Ancak Fırat, sadece can almakla yetinmeyecekti; o, Boztaş aşiretinin onurunu, tıpkı Baran’ın göğsü gibi delip geçecekti.
***
Gece çöktüğünde Urfa’nın taş sokaklarına ölüm sessizliği hakimdi. Fırat, yanındaki adamlarıyla birlikte karanlığı bir bıçak gibi yararak ilerledi. Hedef belliydi: Dicle. Olan bitenden, abisi Devran’ın işlediği cinayetten, dökülen kandan habersiz olan Dicle. O, bu kan davasının en masum ama en ağır bedeli ödeyecek kurbanıydı.
Dicle’nin dünyası, evinin kapısının büyük bir gürültüyle kırılmasıyla başına yıkıldı. Uyku sersemi gözlerini açtığında karşısında gördüğü şey kâbus değil, Fırat’ın öfkeden kararmış suratıydı. Ne olduğunu anlamasına fırsat verilmeden, kolundan tutulduğu gibi sürüklenerek dışarı çıkarıldı.
Ayakları yere değmiyor, çığlıkları boğazında düğümleniyordu. Arabanın arka koltuğuna fırlatıldığında, genzini yakan benzin kokusu ve Fırat’ın ağır nefesi, hayatının geri kalanının nasıl geçeceğinin habercisiydi.
"Bana dokunma! Abim seni öldürür!" diye bağırdı Dicle, sesi titreyerek.
Fırat dikiz aynasından ona baktı. Gözlerinde ne şehvet ne de sevgi vardı; sadece buz gibi bir nefret parlıyordu. "Abin çoktan öldürdü," dedi, sesi mezar taşı kadar soğuktu. "Ama kimi öldürdüğünü, kimin hayatını bitirdiğini daha yeni öğrenecek."
Yolculuk, Fırat’ın ailesine ait, şehirden uzakta, dağların eteğine gizlenmiş o eski taş eve kadar sürdü. Evin avlusunda, gecenin bu saatinde uyandırılmış, korku dolu gözlerle etrafı süzen bir hoca bekliyordu.
Fırat, Dicle’yi arabadan indirdiğinde kızın direnci kırılmış, yerini saf bir dehşete bırakmıştı. Üzerindeki gecelikle, etrafını saran silahlı adamların arasında bir av gibi titriyordu.
"Nikahı kıy," dedi Fırat, hocaya dönerek. Sesi bir ricadan çok, reddedilmesi imkânsız bir emirdi.
Hoca tereddüt etti, Dicle’nin yaşlı gözlerine, perişan haline baktı. Ama Fırat’ın belindeki silaha kayan bakışları, vicdanını susturmaya yetti.
Dualar mırıldanılmaya başlandığında, Dicle’nin hıçkırıkları gecenin sessizliğini yırtıyordu. "Kabul etmiyorum," diye fısıldadı, sesi çıkmıyordu artık. "İstemiyorum."
Fırat, onun çenesini sertçe kavrayıp yüzünü kendine çevirdi. "Senin ne istediğinin bir önemi yok," dedi dişlerinin arasından. "Sen artık benimsin. Baran’ın kanına karşılık, senin hayatın. Bu topraklarda bir kan aktığında herkes susarsa adalet böyle işler."