Yalnız Değilim

3775 Kelimeler
-Gir odaya Olivia. Cezan bitene kadar buradan çıkmayacaksın. Ben hiçbir şey yapmamıştım. Yapmamıştım işte! Ama bu odaya atılmak kaderimin bir parçasıydı sanki. Ne kadar yalvarsam da çıkamayacaktım buradan. Dizlerimin üzerinde yere çökerek gözlerimi kapattım. -Otur. Otur ve tövbe et! Ya da Tanrı seni cezalandırmadan benim cezalandırmama müsaade et Olivia! Yutkundum. Yüzümde morluk taşımak istemiyordum. Dayak yememek için burada, dizlerimin üzerinde saatlerce tövbe etmeye terk edilebilirdim. Titreyen avuçlarımı birbirine dayayarak boş odada gözümü duvara diktim. -Sen günahkârsın Olivia! Her bebek gibi... Her bebek gibi doğduğun anda günahlarınla geldin dünyaya. Ancak dışarıya çıkıp yabancılarla iletişim kurduğun için temizlenemedin. Hâlâ günah işlemeye devam ediyorsun. Hiçbir zaman temiz olamayacaksın. Sen pis, kirli bir bedene ve zihne sahipsin! Otur Olivia... Otur ve tövbe et. Durup soluklandıktan sonra son sözlerini şöyle söyledi: -Şunu unutma: Sadece evinde güvendesin. Babana itaat etmezsen kirli kalmaya devam edersin. Temizliği seviyorsun değil mi Olivia? İçime oturan büyük korkuyla cevap verdim başımı sallayarak. -Seviyorum. -Aferin. Öyleyse temizlen. Yarın nişanlın burada olacak. Ailesiyle görüşeceksin. O delikanlıya saygıda kusur etme. Ne kadar doğru bir karar verdiğimi dün anladım. Tunç, tam da sana benim gibi bakabilecek bir genç. Anlıyor musun? Bir cevap vermeden başımı salladım yalnızca. Tunç iyi biri miydi? Odayı terk eden babamın arkasından göz ucuyla bakabildim. Gitmeden evvel söylenmeye devam ediyordu. -Kadınlar hiçbir zaman kendi akıllarıyla hareket etmemeli. Onlar erkeğinden başkasının aklına uymamalı... Dışarıdaki insanların aileleri de böyle miydi? Herkes aynı fikre mi sahipti? Tunç benim elimi sıkıp canımı yakmıştı. Çocukluğumdan beri Aslan Bey de annemin canını yakardı. Şayet 80 senelik ömrümüz varsa, ölene kadar canımız mı yanmalıydı? Kötü şeyler yapanlar cezalandırılırdı. Fakat ben... Ben hiçbir şey yapmamıştım. Hiçbir şey! Gözlerimi kapattım. Birkaç saat içerisinde bu odayı aydınlatan tüm ışıklar kapanacaktı ve ben karanlığın ortasında bir gün boyunca kalmak zorundaydım. Hiçbir şey yapmamıştım. Garsonun söylediği sözden huzursuzluk duyan babam patronu görmek için ısrar etti. O esnada Tunç, bütün bunları benim yaptığımı ima edince; Aslan Bey soluğu patronun odasında aldı. "Bu saygısızlığınızı görmezden gelemezdim. Siz kimsiniz de kızıma bir mesajla istekte bulunabilirsiniz?" Bileğimi sıkıca tutan Tunç, beni oradan oraya sürükleyerek patronun odasına getirmişti. Aslan Bey'in hemen arkasında duruyorduk. Fakat patron diye bahsettikleri yaşlı adam... Garipseyerek iki yana salladı başını. "Neyden bahsettiğinize dair hiçbir fikrim yok. Aslan Bey, restoranımıza gelmiş, böyle bir saygısızlıkta katiyen bulunmayız. Yanlışlık olmalı." Hepimizi afallatmıştı bu cevap. Elimi sıkan Tunç'a döndüm yüzümü. Ellerini izinsizce kullanması yetmiyormuş gibi bir de sıkıyordu bilerek. Çatık kaşlarına rağmen ilgisizdi bakışları. Gözlerimi tuttuğu bileğime indirdiğimde oralı olmadı. Zaten acısın diye tutuyordu. Ama ben aynı anda tiksinti de duyuyordum. Hiçbir dokunuş beni mutlu etmiyordu. Hepsi tedirgin hepsi huzursuz ediyordu. Tiksinti yayılıyordu bütün bedenime. "Bekleyin de garsonu çağıralım. Şöyle oturun lütfen Aslan Bey. Ben kızımızı tanımıyorum bile..." İşte bu hayret edilesiydi. Babam bile şaşırmıştı bu duruma. İçimden ona "baba" diye hitap etmek korkutuyordu beni. Bu yüzden her defasında iç sesim düzeltiyordu beni. "Aslan Bey, diyeceksin...". Az önceki garson odaya girerken dizleri titriyordu. Patronu direkt soruyu sorunca yanımdan geçmekte olan garson göz ucuyla bana baktı. Tunç beni kendine doğru çekince sırtım ona dayandı. Gücünü üzerimde kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Üstelik Aslan Bey'in yanında... Gerçi... Sanki babamın genç versiyonuydu Tunç. Kaskatı kesilerek bir adım attım öne doğru. Müsaade etmedi. Yaptığı şeyin, beni dokunuşlarına alıştırmak olduğunu düşündüm. Yanımdaki, hayatımdaki varlığını bu kadar hissettirecek miydi her zaman? Bu adamla doğru dürüst tanışamamıştık bile. Yine de nefret etmeye değer davranıyordu. Restorana geldiğimiz andan beri herkesin beğeni ve hürmetle karşıladığı bir yüzdü Tunç. Tıpkı evin içerisinde ailesine farklı; dışarıda kendisini sadece ismen tanıyan insanların yanında farklı davranan Aslan Bey gibi... "Genç adam, evet... Seni dinliyoruz. Patronun böyle bir not göndermediğini söyledi. Yoksa senin mi başının altından çıktı bu iş?" Aslan Bey'in sorusu garsonun dizlerini titretmişti. Genç garson ellerini önünde pençe yapıp soluklandı ilkin. Birbirimizi tanımıyorduk. Konuştuğum kimse yoktu benim. Resitalden etkinliğe koştururken güvenlik ve korumalar dahi muhabbet etmiyordu benimle. Garson titremeyi sürdürürken konuştu: "Bir adam geldi. Dalgalı, kumral saçlı... Elime bu kâğıdı verdi. Biraz da para... Sizin masanıza getirmemi ve bu mesajı iletmemi söyledi. Açıkçası bir sorun olmayacağını düşünüp getirdim. Parayı da alınca sorgulamadım. Sadece... Denileni yaptım." Burada... Tam olarak neler dönüyordu böyle, diye sorguladım içinde bulunduğumuz durumu. Hiçbir şey anlamadan kaşlarımı çatarken not geldi gözümün önüne. "Beni ay ışığıyla tanıştırır mısınız?" Çok tuhaftı. Nereden bakılırsa bakılsın tuhaftı işte. Asıl patron ayağa kalktı ve garsonun yanına ilerledi. "Kimmiş bu adam? Ne münasebet böyle bir şey yapar? Hadi o yaptı. Sen neyine güveniyorsun be adam! Kovayım mı şimdi seni?" Evde farklı, dışarıda farklı olan Aslan Bey, sahte bir tavır takınarak ayaklandı. "Anlaşıldı ki mesele çözülemeyecek. Genç adam da epey korkmuş ve pişman görünüyor. Bırakın da işini yapsın. Bir sonraki hatasında patronu olarak onu cezalandırırsınız." Toklaşmak üzere el uzattığında, patron garsona çarparak uzattı elini babama. Devler güçlerini sergiledi. İçlerinden biri elimi tutmaktaydı. Ben ve garson... Biz ise: Acizlerdendik. Sadece başımız eğik bir hâlde seyrettik olanları. Hâlbuki bütün gelişmeler, ikimiz üzerinde yaşanmıştı. -Tanrım, bugün yaptıklarımda ne yanlış var? Tunç'a zevkle veda ettim restorandan ayrılırken. Aslan Bey'in elini öptüğünde, öz babam benden ziyade ona evladı gibi davrandı. Belki de onda kendinin yansımasını görüyordu. Arabaya bindiğimizde bir dolu misali yağdırdı başıma sorularını. "Söylesene Olivia... Ne demek oluyor bu? Yoksa resitallerinde erkeklerle mi görüşüyorsun? Kim buna cüret eder! Şayet sen yüz vermezsen... Kimse böyle bir şey yapmazdı. Yapamazdı." Onur kırıcı sözleri işitmeye alıştığım için benim de kafama o soru takılmıştı. "Kim buna cüret eder?" Belki hayalperest bulunacaktım ama... Kuralların dışına çıkan, her etkinliğimde takipte olan, kumral dalgalı saçlı adam... Yutkundum. O olabilir miydi? Hayallerimde canlandırıp rüyalarımda kollarında uyuduğum adam... "Yabancı"... "Kimseyle konuşmuyorum Aslan Bey. Sadece görevlilerle iletişim kuruyorum. Seyircinin arasında..." Ağzım açılmış her şeyi söylüyordum. Ancak duraksadım bir an. Eğer Yabancı'dan bahsedersem... Bunun sonu ne olurdu? Arka koltukta gözlerini bana diken adam sözümün devamını bekliyordu. Dudağımı ısırarak sürdürdüm. "...kimse yok konuştuğum." Yalan değildi. Bir kez olsun konuşmamıştık. Sadece bugün gözlerimiz konuşmuştu. Bir tuhaflık olduğunu fark eden Aslan Bey, başını salladı aşağı yukarı. "Kadınlar... Kadınlar." O muydu? Yabancı mıydı bana bu notu yollayan? Bu büyük bir tesadüf olurdu. Bu notu yazanın Yabancı olmasını umduğum için böyle düşünüyordum. Yoksa bir his yahut bir ilham değildi bana onun olduğunu fısıldayan. Yabancı bir gerçekti. Hayal dünyamı süslese de o bir kurgu değildi. Yaşadığım hiçbir şeyin kurgu olmadığı gibi... Tik-tak, tik-tak, tik-tak... Tak... Tak... Duvardaki saatin sesi öylesine rahatsız ediyordu ki beni. Bomboş odadaki tek ses iç sesimken, bu akrep ve yelkovan kulağımı tırmalıyordu. Dizlerimin üzerine çökmekten de yorulmuştum zaten. Işıklar kapandı. Bu süreyi ancak ve ancak uyuyarak atlatabilirdim. Sağıma doğru, yere serilen minderin üzerine uzanarak gözlerimi yumdum. Bu odaya benden başka kimse girmiyordu. Kimse bu odada benim cezamı çekmiyordu. Karanlığa yumduğum gözlerim yeni bir karanlığa açılırken kulaklarımda Ay Işığı Sonatı çalıyordu. Sen misin Yabancı? Eğer bu sensen... Bu gece rüyamda benden bu müziği iste. Senin için fısıldayacağım. *** Vitrinden yeni çıkarılan yemek takımları, harıl harıl çalışarak güzel bir sofra ortaya koymak üzere çabalayan insanlar... Ne için? Ne içindi bu koşturmaca? Her gün sorguluyordum. Her gün, her dakika... İnsanın bu dünyada yaşama sebebi neydi? Ben mesela... Neden vardım? Neden bütün bu koşturmacaya ayak uydurmak zorundaydım? -İlay! Sesini duyurmak için bağıran anneme belli etmeden rahatsızlığımı gizledim. Odama çıkan merdivenleri adımlayarak karşısına çıktım. -Efendim anne? Odanın içerisine galoşlarla giren iki çalışan, ağızlarını da maskeyle kapatmışlardı. Genelde odama bu şekilde girilirdi. Aslına bakılırsa ne zaman bu seviyeye geldiğime dair bir fikrim yoktu. Günlerden birinde Aslan Bey: "Olivia'nın temizlik hassasiyeti var. Bundan sonra herkes odasına bu şekilde girecek!" diye emir vermesiyle başlamıştı. Demek temizlik hassasiyetim bu derece artmıştı. Kendim için üzülüyordum. -Güzel bir kıyafet seçelim. Zarif, temiz ve mütevazı. -Bunu anneniz çok beğendi İlay Hanım. Bordo... Sizin teniniz beyaz olduğu için bu renk size çok yakışır. Üstelik dokusu hassas olduğunuz türde değil. Hassas olduğum bir tür mü vardı? Belki kadife... Ah, evet! Kadifeden nefret ediyordum. Düşününce bile dilim kamaşmıştı. Gösterilen elbiseye baktıktan sonra diğer çalışan konuştu. -Bu da midi boy bir elbise. Siyah her zaman asildir. Aslan Bey'in hoşuna gider. Annem bir başka elbiseyi tuttu. -Tunç'un geçen sefer giydiği gömlek maviydi. Saati ise lavivert. Bence mavi bir elbiseyi Tunç beğenecektir İlay. Bunu tercih edelim. Bütün bu saçmalığa bir son vermek istiyordum. -Neden annemin, Aslan Bey'in ya da Tunç'un beğendiği kıyafetlerden birini seçmeliyim? Bunların hiçbiri benim zevkime göre değil. Şaşkın gözlerini önce bana çevirdiler. Ardından birbirlerine baktılar. -Evet, evet bizce de Tunç Bey'in beğeneceği bir rengi tercih etmesi harika olacaktır! Söylediğim her şey boşlukta savruluyordu. Bu gece için giyeceğim renk maviydi. Peki evlendiğimiz gece giyeceğime de onlar mı karar verecekti? Tüylerim ürperince titredim. Tunç'la evlenmek... Bana biçilen kaftanda altın varaklı işlemeler, zümrütten taşlar, Hint elinden getirilen kumaşlar vardı. Ancak ben... Beyaz keten gömleği tercih ederdim. -Mavide karar kılındı. -Mavi İlay Hanım'a öyle yakışacak ki... Tunç Bey ağzının tadını biliyor! -Evet mavi uygundur. Altına da gümüş renkli ayakkabıları çıkarın. Dezenfekte edin. Biliyorsunuz ki İlay son derece hassas. Gözümde nasıl da kâbusa dönmüştü mavi renk. Çalışanlar odadan çıktığında annemle baş başa kaldık. Bana doğru bir adım atınca topalladığını fark ettim. Tam ağzımı açıp ne olduğunu soracakken kendisi açıklama yaptı. -İtaatsizlik ettiğin her an... Başımıza bunlar gelecek. Hatırlıyor musun İlay? Hatırlıyor musun ablanın evi nasıl terk ettiğini? Kaşlarımı çatarak dudaklarımı büzdüm hüzünle. Dün gibi hatrımda olan şeyi annem tekrar su yüzüne çıkarmıştı. Benim bir ablam vardı. Çocukken beni teselli eden... Şimdiyse ismini zikretmemiz dahi yasak. -Aslan Bey'in bize yaptıklarını hatırlıyor musun? Ablanın kaçması benim suçumdu. Eğer onu sıksaydım, serbest bırakmasaydım kaçmazdı. Sırf bu yüzden saatlerce... Yutkundu annem. Ne demek istediğini anlamıştım. Devamını getirmese de olurdu. -Söz dinleyeceğim. Ağzımdan çıkan cümleye inanmak zor olsa da boyun eğmezsem eğer; Aslan Bey çok daha fazlasını yapacaktı. Hem... Her zaman ne derdi? "Biz senin iyiliğini düşünüyoruz. Sen hassas, takıntıları olan, farklı bir kızsın. Dışarısı sana göre değil. Senin için en iyiyi düşünen annen ve babanın emrine itaat etmelisin." Yaşamım için başka bir seçenek yoktu. -Şimdi giyin. Korseni de takalım. İnce bir bel her zaman dikkat çeker. Tunç'un gözüne güzel görünürsen... En azından bu evden gidiş yolun olur. -Bir şey fark etmeyecek. -Ne dedin? -Hiçbir şey fark etmeyecek anne. Tunç, Aslan Bey'in yansıması. İkisi de can yakmayı seviyor. -İlay! Bunlar nasıl sözler öyle? Lütfen... Baban hakkında... Düzgün şeyler söyle. Net bir şekilde sesini yükseltince gözlerimi kıstım. Kulaklarımda çınlama bırakan ses, yavaş yavaş tesirini yitirdi. En sonunda da gitti odadan. Mavi elbise vücuda oturan bir modeldi. Derin bir göğüs dekoltesine sahip olmasa da vücudu büsbütün sardığı için bütün hatları ortada bırakıyordu. Soluklandım. -Korkuyorum. Üzerimdekileri teker teker çıkararak korseyi belime taktım. Tek başıma giyemeyeceğim kadar dar bir korseydi. Kenara koyup elbisemi giydim yalnızca. Çıkartılan ayakkabıları da ayağıma geçirdikten sonra odamdan çıktım. İçimde bir huzursuzluk belirince ayakkabıları çıkardım ve yeniden giydim. 2 defa... Tunç'a güzel görünmek için mavi elbise giymiştim. Üstelik hangi rengi sevdiğini yalnızca yorumlayan annem yüzünden. Bir adamın zevkine göre giyinmek ağrıma gidiyordu. Kendimi bir materyalden fazlası olarak görmüyordum. Ben bir eşyaydım. Bir porselen bebek. Süsleyip piyasaya sürdükleri... Kahkahalar ve selamlaşmaları işitince geldiklerini anladım. Böyle bir gürültünün içerisinde girmek istemesem de kulağımın içine sesi biraz daha yalıtsın diye yerleştirdiğim pamuklarla odaya girdim. Aslan Bey ve Tunç'un babası Hamit Bey çoktan masaya oturmuşlardı. Hamit Bey'in yanında Nesrin Hanım, Aslan Bey'in yanında ise annem bekliyordu. Benim geldiğimi gördüklerinde onlar da yerine oturdu. Tunç'un yüzünde sinirlerimi şimdiden germeye başlayan bir gülüş vardı. Utanmadan boydan boya süzdü beni. Bize kalan boşluğa oturmadan evvel Aslan Bey'in tembih ettiklerini yaptım. Hamit Bey'in ve Nesrin Hanım'ın önünde hafifçe eğilerek: -Hoşgeldiniz. Dedim. Memnuniyetle başlarını salladılar. Neden bu kadar mutlu olduklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Hemen sonra geriye kalan son iki yerden birine oturdum. Tunç da yanıma oturdu. İki bacağını orantısızca açınca sağ bacağının yanı tamamen bana yapışık hâle gelmişti. İrkilerek sandalyeme tutundum. Yana kayacakken bileğimden tutarak engel oldu bana. O kadar sıkı sarmıştı ki etrafını elinin içerisindeki nem bütünüyle tenime işlemişti. Tiksintiyle dişlerimi sıkarken yüzüne baktım. Göz kırparak tuttuğu elimi bırakıp dizime yerleştirdi. -Afiyet olsun herkese. Davetimizi kabul ettiğiniz için müteşekkiriz. Aslan Bey'in buyurmasıyla herkes çatalını eline aldı. Titreyen elimi masanın altından Tunç'un elinin üstüne koydum. Tırnaklarımı batırarak teması kesmeye çalışsam da bir işe yaramadı. Bundan daha da hoşlanmış olmalıydı ki bedeni seğirdi. Boğulur gibi yutkundum. Dizimdeki parmakları hiç diğerlerinin dikkatini çekmese de yukarı doğru ilerliyordu. -İlay, bir sonraki resitalinde seni ziyaret etmek isteriz. Diyen Nesrin Hanım'a baktım. Sözlerini güçlükle işitmiştim. Zira oğlunun eli bacağımı sıvazlarken diken üstünde oturuyordum. Dizimden yukarıya doğru sürüyordu elini. Sandalye değil de işkence oturağıydı adeta! -Tabii, davetiye gönderirim... Efendim... Utanmaz herifin eli elbisemin üzerinden bacaklarımı bütünüyle keşfetmişti. Tenime değmese de sıcaklığını hissetmek mümkündü. Dizlerim titriyordu. Ellerinin büyüklüğü ve parmaklarının sertliği, onun ne kadar acımasız dokunuşları olacağının sinyalini veriyordu. Hayatım boyunca bu kadar gerildiğim bir başka an hatırlamıyordum. Şayet biri görse... Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Aşık olunca hissedilen heyecandan farklı... Korku yayıyordu Tunç'un temasları. Korku... Ve tiksinti. Alt dişlerim boğazımın çeneme yaptığı kuvvetle üst dişlerime baskı yapıyordu. Biraz daha ileri giderse kusabilir, daha da kötüsü herkesin içerisinde gürültü çıkararak Aslan Bey'i utandırabilirdim. -Damadım Tunç... Aslan Bey'in seslenişi ilk defa beni bir sıkıntıdan kurtarıyordu. Tunç iki elini de masanın üzerine çıkarmıştı. Fırsattan istifade ana yemekler getirilirken sandalyede yana kaydım. Aramızda bir insanlık mesafe vardı. Her ne kadar dikkat çekse de muhtemelen kimse sormayacaktı. Önümdeki yemeğe odaklandım. -...Arsal Holding'in namını duyar olduk. Babasından sonra veliaht prens, diye anıyorlar seni. Aferin! Gurur duydum. Çok doğru bir karar vermişim. Doğru karar... Çünkü servet sahibi, zengin ve... Ve... Başka bir vasıf bulamıyordum. Sahi, eşini kendisi seçen insanlar hangi kriterlere bakıyorlardı? Benim için Yabancı, görüntüsüyle tam bir ideal erkekti. Ağırbaşlı, asil, nazik duruyordu. Karakterine dair hiçbir şey bilmiyordum. Yalnızca hüzünlüydü bakışları. Gözleri daima dolu dolu bakıyordu. Kimi zaman öfke de karışıyordu hüznünün yanına meze gibi. Bir fırsatım olsaydı. Demet gibi normal bir ailenin yanında yetişseydim. Eğer eşimi kendim seçebilseydim- -Olivia! Yine dalmıştım. Gergince yüzüne baktım Aslan Bey'in. -Nesrin Hanım seninle konuşuyor. -Özür dilerim. -Ah, sorun değil hayatım. Sadece kendin de beste yapabiliyor musun, diye sormuştum. Bu kadın... Tombul pembe yanakları, topuz halinde başına tutturulan saçları, biçimli burnu ile gerçekten de sempatikti. Bütün gözler üzerimdeyken gülümsedim. Bu defa sahte bir tavır takınmamıştım. Bu kadının bana karşı olumsuz bir tutumu yoktu. Aksine kibar ve hoş sözlüydü. Hamit Bey'den de olumsuz herhangi bir şey görmemiştim. Tunç'un bu iğrenç karakteri nereden geliyordu? Bir insan kendi kendine bu kötülüğü neden yapardı? Beklentiyle yüzüme bakan kadına gülümsememi sürdürerek cevap verdim. -Maalesef. Ancak, çalışıyorum bunun için. Göz ucuyla Tunç'a baktığımda hafifçe aralanan ağzını gizlemeden yutkundu. Sanki... Sanki irkilmişti. Sonra gergin bir tavırla önüne döndü. Çatal ve bıçağı sıkıca kavrayarak şakaklarındaki damarlarını belirginleştirdi. Yanlış bir şey mi demiştim? -28 yaşındaydın, değil mi? -Evet Nesrin Hanım. -Güzel kızım. Bana "Anne" demeni tercih ederim. Şimdiden... Böyle bir hitap fazla samimi değil miydi? Tebessüm ettim yalnızca. Öz babama bile "Bey" diye hitap ediyordum. Şimdi yabancı bir kadına "Anne" diyebilir miydim? Tuhaftı... -Düğün tarihini belirlemenin tam da zamanıdır Hamit Bey. Ne dersiniz yazı beklemeli miyiz? -Bizce çok uzatmadan nikâh kıyılsın. Tabii sizin değerli fikriniz daha mühim. Peki ya ben? Tunç? Bizim fikrimiz... Hiçbir önemi yoktu elbette. Ne o ne de ben... İstemiyorduk. Bu evlilik gerçekleşirse şayet, bunun nelere yol açabileceğini kestiremiyordum. Tunç'la aynı mekanda yarım saat durunca bile stresten ve öfkeden diken üstünde oturuyordum. Şimdiyse bir ömür aynı evde yaşayan, aynı yatağı paylaşan iki yabancı olmaya hazırlanıyorduk. Gecenin başından beri sessizliğini koruyan annem, söze girdi. -Yaza kadar birbirlerini tanırlar. Tunç birden sandalyeden kalktı. Ellerini peçeteye silerken: -Müsaadenizle... Dedi Aslan Bey'e bakarak. Ne yapıyordu? Amacı neydi, diye düşünmeme gerek kalmadı. Tek elini cebine sokarak küçük bir kutu çıkardı çünkü. -...yaza ne gerek var efendim? Biz zaten... Çoktan tanıdık birbirimizi. Ne-Ne... Saçmalıyordu bu herif? Bütün gözler yeniden beni bulmuştu. Aslan Bey'in yüzündeki memnuniyet ifadesini okuyunca içim titredi. Bu kadar... Kolay mı geçerdi insan evlâdından? -Kızım? Ayağa kalkmayacak mısın? Bedenim ezbere hareket ediyordu sanki. Sandalyeyi geriye ittirerek ayağa kalktım. Kutuyu açan Tunç, güldükten sonra yalnızca benim görebileceğim şekilde dudaklarını ıslattı hızlıca. Kutudan çıkan tek taş yüzük, büyüdükçe büyüdü gözümde. Mücevher... Zaten hayatımda fazlasıyla yok muydu? İki elimi birbirine sürterek ovuşturuyordum. Tunç'un bakışları bütünüyle yüzümden boynuma, dudaklarımdan göğsüme kayıp duruyordu. Çenemin titremesine engel olamıyordum. -Elini uzatır mısın? Dedi net bir şekilde. Yutkunarak nemli elimi ona doğru uzattım. Yüzüğü iki parmağı arasına alarak ilkin masada oturan ailelerimize gösterdi. Annem haricinde herkes zevkle izliyordu. O yalnızca tedirgindi. -Bunu gördüğümde aklıma direkt sen geldin. Böyle değerli bir mücevher ancak bu parmakta hoş dururdu. Yüzüğü taktı. Bakışları her cümlesinin sahtekârlıkla dolu olduğunu anlatıyordu. Alkış sesi bu defa hiç de hoş gelmiyordu kulağıma. -Damadım Tunç, çok güzel yetiştirilmiş. Göğsü kabaran Hamit Bey, eliyle beni işaret etti. -Kızımız İlay da son derece ahlâklı. İki kolunu açarak beni zor durumda bırakan Tunç'a bakıp sağa sola salladım başımı. Sarılmak... Sarılmak için yapmıştı bunu. Beni zor durumda bırakıyordu. Neyse ki Aslan Bey tatafından, Tunç'un gövdesinden dolayı görünmüyordum. Dudaklarımı oynatarak ağzımı okuyabileceğini düşündüm. -Sarılamam... Yapamam bunu. Bir beden diğer bedenle yapışık hâle gelince... Nasıl huzur verebiliyordu insanlara? Bu benim için sadece zulüm olabilirdi. Bir başkasının ellerinin benim üzerimde olması. -Bir teklifte bulunmadım. Kollarıma geleceksin. Aksimi yapacağını ifade eden gülüşüyle bir adım attı üzerime. Elini omzuma yerleştirdikten sonra bedenimi kendisine yasladı. Gözlerimi sıkıca kapattım bu çilenin bitmesini umarak. Bir tuhaflık vardı. Kendimi öldürecek kadar kötü hissedeceğimi düşünüyordum. Savunmasız, güçsüz ve hassastım babam Aslan Bey'in tabirleriyle. Peki neden? Neden düşüp bayılmıyordum? Belki de sandığım kadar güçsüz değildim. Tunç, ailelerimizin gürültüsünden yararlanarak ileri gidiyordu. Kulağımın yanına gelince dudaklarını değdirmekten çekinmeden fısıldadı. -Bir ateş gibi sıcaksın... Hadsiz... Hadsiz zampara! Ona vurmak... Onu ittirmek istiyordum. Temasından bir ömür kaçmak için her şeyi yapabilirdim. Ellerini çekerken gözleri ahlaksızca bakmaya devam ediyordu yüzüme. Başımı önüme eğdim. Parmağıma taktığı yüzük bol geliyordu. Etrafta sevinç cümleleri söyleyen ailelerimize karşı yüzümde hiçbir ifade barındırmıyordum. Belki... Bir ihtimal içlerinden en vicdanlısı anlar da son verirdi azabıma, diye. Hiçkimse sessiz haykırışımı işitmedi. Ve ben... Tunç'un zift karası hayatına hızlı bir giriş yapmış oldum. Bir sonraki günün akşamında Aslan Bey'den bir izin daha koparmıştı. Sözde muhabbetimizi geliştirmek adına yemeğe çıkaracaktı beni. İçimdeki tiksintiyi bilseydi teşebbüs dahi etmezdi. Berbat hissediyordum. Duş almıştım giyinmeden önce. Üzerimi giyindiğimde kendimi temiz hissetmediğim için her şeyimi çıkarıp yeniden duş aldım. 2 defa... Sözleştiğimiz saatten yarım saat sonra çıkabilmiştim kapının önüne. Aslan Bey bağdaş yaptığı kollarıyla beni izledi kapıya kadar. Hemen ardından Tunç'a döndü. -Olivia itaatsizlik ederse, bir erkek gibi sözünü geçir. Şimdiden ipleri sıkı tutmak gerek. Kadınlar Tunç... Kadınların iplerini gevşek bırakmamak gerek. Sanki evcil hayvanını bir bakıcıya veriyordu. Hiçbir şey dememek için dilimi ısırdım. Arkamdan kapanan kapıyla, az evvel babamın karşısında iki büklüm duran Tunç doğrulup karşıma geçti. -Ne giyindin böyle? Çenene kadar kapatmışsın kendini. Umursamadan yürüdüm önden. Arabanın kapısı açıktı. Bir an olsun susmayan Tunç sesini yükseltti bilerek. -Sana diyorum! Aynı anda kolumdan tutmaya çalışırken büyük bir nefretle silkeledim elini. -Seni ilgilendirmez. Dudaklarımdan öylesine çıkan sözün Tunç'ta böyle korkunç bir etki yaratacağını bilemezdim. Kolumdan sıkıca kavrayarak sırtımı arabasına yasladı. Bir şeylerin... Kırıldığını yahut yerinden oynadığını işitmiştim. Buna rağmen belimde oluşan ani ağrı tüm işittiklerimi geride bıraktı. -Ah! İnleyişimi bastıramayacak kadar hazırlıksız yakalanmıştım sert hareketine. Bedeniyle araba arasında sıkışıp kalmıştım. Bana bu kadar yaklaştığı için mideme kramplar giriyordu. Bu çok... Çok yabancı, ürpertici, tiksindirici bir histi. Ben bununla başaçıkamazdım. -Bırak! Tunç... D-Dur... Kusacağım. Kusacağım, dur! Tek eli çenemi kuvvet uygulayarak sıkarken diğer eliyle beni korkutmak için arabanın tepesine vurdu. Çıkan sesle birlikte kulaklarımın içine kan doldu sandım. -En çok beni ilgilendirir. Duyuyor musun? O hasta kulakların duyuyor mu beni! Ellerimi yumruk hâline getirerek göğsüne tek seferde vurduğumda bileklerimden tuttu bu defa. Korku, gözyaşı, öfke... Her biri şuanda tiksinti duygumun önünde diz çöküyordu. Ona karşı en baskın hissim tiksintiydi. Üstelik... Yıllardır sandığım pek çok şeyin yanlış olduğunu anlamıştım. Mide bulantısının karında cereyan edeceği... Hayır! Tam çenemin altında, boğazımla birleştiği noktada... Orada bir... Bir şey... Tarif edemiyordum ama... Tiksintiyi o nokta yayıyordu sanki. Kulağımın hemen altına dilini değdirdi. Bacaklarımı birbirine bastırarak dişlerimi sıktım. -Bana güzel görüneceksin. Bana itaat edeceksin! Sürün dediğimde sürünecek; kalk dediğimde kalkacaksın. Tıpkı babanın dediği gibi... Hasta olmanla zerre kadar ilgilenmiyorum. Dediği hiçbir şeyi duymamıştım. Zira dilini oraya değdirdiği için bıraktığı ıslaklık dayanamayacağım raddede rahatsız etmişti beni. Ağzıma doğru gelen basınçla öğürdüğümde, iki adım geriye gitti yüzünü buruşturarak. -Sakın... Zırvalıklarını duyacak gücüm yoktu. Titreyen ellerimle çantamdan bir peçete çıkardım. Kulağımın hemen altında temas ettiği o noktayı hırpalayarak silmeye başladım. -Bana... Bir daha dokunma... Dokunma... Dokunma bana... Ne hissettiğimi anlayamayacak kadar kötü biriydi. -Dokunma... Az önce düşmanca, nefretle bakan gözleri tıpkı benim ifademe benzemişti. Hem tiksinti hem de tuhaf bir korku... -Kanatacaksın, yeter. Temizlenmiştir. Manyak mısın? Sana diyorum! Hey! İleri geri sürttüğüm peçete ellerimde un ufak olmuştu. Titreyerek avuçlarıma baktım. Terden sırılsıklamken yeniden fısıldadım. -Dokunma... Öfkeden seğiren çenesini sağa sola oynatarak kütürdetti. -Bin arabaya... Bin... Elimden bir kaza çıkmadan otur. Böyle korkunç bir adam... Beni nereye götürecekti? Aslan Bey umarsızca nasıl onunla baş başa bırakırdı beni. Bunca zaman hiçbir erkeği yanıma yaklaştırmamıştı. Kulağımın altı acıdan sızlıyordu. Yine de temiz olduğunu düşünmek iyi hissettirmişti. Dahasına... Daha fazlasına ihtiyacım vardı. -Sen bir delisin. Hastasın. Senin evden çıkman yasaklanmalı aslında. Ömür boyu odaya tıkılmalısın. Ya da... Aracı sürdüğü esnada ışıklarda durana dek devam ettirmedi sözünü. Kırmızı ışıkta durunca bana baktı. Esmer yüzünü sertleştiren çatık kaşları, keskin hatlarıyla başını salladı. -Ya da seni bir köpeği eğitir gibi eğiteceğim. Her şeyi öğreteceğim. İnsan içine çıkabilir hâle gelene dek... Hapsedeceğim. Yanımda böyle gezemezsin. Hastasın sen! -Tunç... Olmayacak. Sen ve ben olmayacağız. Buna son verelim. Buna bir... Bir son verelim. Seni sevmiyorum. Sen de beni sevmiyorsun. Benim sözümü kimse dinlemeyecek. Söyle ailene... Aileme... "Hasta" olduğumu söyle. Her... Her ithamda bulunabilirsin. Yeter ki... Yeter ki evlenmeyelim. Işıklar saçan bir mekanın önüne geldiğimizde direksiyonu kırdı. Arabayı zeminde kaydırıp acı ve tiz bir çığlık attırdıktan sonra durdurdu. -Ne sevgisi? Neyin sevgisi? Biz birbirimizi neden sevelim ki? Ha İlay? Bana bak... Yüzüme bak... Başımı sağa sola sallıyordum. Onu görmek, dinlemek... İstemiyordum. Bağırıp durunca kulaklarımda katlanamayacağım bir basınç oluşuyordu. -Yüzüme bak diyorum. Zorla çevirttiği yüzümde gezdirdi gözlerini. -Sen ve ben... Hiçiz. Asla aramızda bir sevgi peyda olamaz. Seni sevmeyeceğim. Beni sevmen için uğraşmayacağım. Bu evlilik... Yalnızca bedenlerimiz arasında gerçekleşecek. -Öldürürüm kendimi. Güldü. Böyle büyük bir ciddiyetle söylediğim söze güleceğini düşünmemiştim. -Yapamayacağını öyle iyi biliyorsun ki, bakışların bile inanmıyor dediğin şeye. Kabullen. Artık bedenin bana ait İlay. Varlığın bana ait. Yokluğun da öyle. Hasta ruhun... Bana ait. Dilin... Dilinden çıkacak her söz... Her şeyinle bana aitsin. İşit dediklerimi. Bunlar hakikat. Seni... Kurtaracak tek bir kişi bile yok. Yani benden merhamet dilen. Bu sözü söyler söylemez arabanın içerisinde ikimiz de öne doğru savrulmaktan kemer sayesinde kurtulduk. Ellerimi torpidoya dayamak zorunda kalmıştım. Tunç küfürler savurarak araçtan indi. -Kör müsün ulan! P*ç herif... Görmüyor musun koca arabayı? Or*spu çocuğu! Arabanın kapısını açıp aşağı indiğimde bize arkadan çarpan araba, üzerini örttüğü plakasıyla beraber hızla uzaklaştı. Oldukça eski model bir araba olmasına rağmen Tunç'un arka tamponunu tamamen ezmişti. -S*ktiğimin serserileri! Or*spu çocukları... Gür sesiyle bağırmaya devam ederken kontrol ediyordu arabasını. Gözümü ondan alıp yeniden yola çevirdim. İstemsizce bunun bir yardım dokunuşu olduğuna inanmak istiyordu kalbim. Geçen günlerde resitale çıkmadan evvel koridorda, üzerimde hissettiğim gözler... Restoranda masama gelen kağıt... Bugünse arabayla arkadan çarpan kişi... Gülümsedim. Belki pek çok kişinin tedirgin olacağı bu durum... Çaresiz ruhuma merhem oldu. Ben... Aslında düşündüğüm kadar yalnız değil miydim? yazar notuna bakmayı unutmayın... :)
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE