Yabancı'nın Hamlesi

3168 Kelimeler
Ezilen tamponun önünde boşa beklesek de Tunç henüz hıncını alabilmiş değildi. Durmadan telefonla sigorta şirketini arıyor, bağırarak insanları azarlıyordu. Sırf bu gürültüyle muhatap olmamak için arabaya girdim. Deliler gibi korkup titreyerek ağlamam gerektiğini düşünüyordum. Nedendir bilmiyordum ama babamın söylediği kadar hassas biriysem eğer... Bu durumdan etkileniyor olmam gerekiyordu. Bende bir sorun vardı. Aslan Bey hiç yanılmazdı. Ben yanılıyor olmalıydım. Belki de... Şuanda endişelenmem gereken andaydım. Elimi kalbimin üzerine yerleştirdim. İlkin parmaklarımda ufak ufak atışları hissederken... Gözlerimi yumdum. Bir ritim tutturdum zihnimde. Arkadan çarpan o kişi... Belki de fazla hayalperesttim. Ancak... İnanmak istiyordum. Buna olan inancım hayatımı daha katlanılabilir kılacaktı. Ansızın arabanın kapısı açıldı. -Şuna bak... Ben burada neyle uğraşıyorum, hanımefendi arabaya girmiş keyif sürüyor! Ah, kulağımda bıraktığı o tiz cızırtı... Kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturarak inledim. -Bağırma... Lütfen. Hâlâ birkaç özel kelimeyle insanların anlaşabileceğini düşünenlerdendim. "Lütfen, özür dilerim, teşekkür ederim..." -Gel buraya! İşe yaramayan kelimelerimi savıp tuttu beni kolumdan. Arabanın dışına çektiğinde kasılarak geriye aldım kendimi. Sesimi çıkarmak için çok geçti. Zira istediği yerdeydim tam da şuanda. -S*ktir et arabayı. Adamlarımı çağırdım, hallederler. Biz işimize bakalım. -Tunç... Şaşkınca yüzüme baktı. -İsmimi zikretmeyi öğrenmişsin, güzel. -Yürümekte güçlük çekiyorum. Elimi bırakır mısın? Bir de böyle yaklaşmayı deneyecektim ona. Sonrasında ben uzlaşmak için her şeyi denedim, diyebilmekti amacım. İstediğim Tunç'la bir ilişki değildi. Zaten bunu o da istemiyordu. En azından saygı çerçevesinde bu süreci aşarsak kendimizi daha iyi hissederdik. Belki de böyle düşünen... -İki güzel laf ettik diye şımarma. Yürü. Seni tanıştıracağım biri var. Evet, böyle düşünen yalnızca bendim. Onun anlamadığı şey, bu dokunuşlarının hakiki anlamda kusmama, ağlamama yahut aksi bir tepki vermeme sebep olabileceğiydi. Ancak bildiğini okumaya devam ediyordu. Bu elimden gelen bir şey değildi ki. Tiksiniyordum! Onun avucundaki nemin benim üzerimde bulunması tarif edilemez bir tiksinti veriyordu işte. -Biriyle tanıştırmadan önce haber vermen gerekmez miydi? -Onun da haberi yok. Rahat ol. Çok seveceksin. Tanışmanız şart. Bu sözlerinin, tiksinç tavrının altından neler çıkacağını düşünmekten kendimi alamıyordum. Dişlerimi sıkarak ilerlemeye devam ettim peşinden. Girdiğimiz mekanın tabelası bile ışık saçıyordu. Gözlerimi kamaştıran girişi elimle gölgelemek istesem de başarılı olamadım. Tunç bir şeyler söyleyerek yürütüyordu beni içeriye doğru. Burası... Burası nasıl bir yerdi böyle? Mor, kırmızı, bordo ışıkların patladığı; buram buram alkol ve ter kokan... Fazlasıyla gürültülü bir yerdi. Ayak direterek geriye çektim kendimi. -İstemiyorum! Buraya girmek istemiyorum. Lütfen... Lütfen çıkalım. Bir psikopat gibi güldü yüzüme bakarak. Mekanın renkli ışıkları gözlerinde ahlaksız bir parlaklık oluştururken cevap verdi. -Yalvarman hoşuma gitti. Ne yazık ki bu hakkını başka sefere kullanmalısın. -Tunç... -Aferin, aferin... İsmim dudaklarından çok güzel çıkıyor. Her ne kadar girmemek için dirensem de mekanın tam ortasına konuverdim. Kulaklarımda uğultu oluşturacak, nabzımı tüm bedenimde hissedecek kadar yüksek sese maruz kalınca gözlerimi yumarak, Tunç'un pençesinden kurtardığım ellerimle kulaklarımı kapattım. Yanlarından geçtiğim insanların bedenine değmemeye çalışıyordum. Kâbus... Bu bir kâbus olmalıydı. Benim böyle bir yerde ne işim vardı? Bu kötü koku... Yoğunluk... Burada... Bir dakika daha kalırsam... Gözlerim kararıyordu. İnsanlara temas etmeme çabasıyla arkamı döndüm Tunç'a. Peşimden bağırışlarını güçlükle işitiyordum. -Hemen buraya gel! İlay! Buraya gel diyorum sana! Hiçbir söz beni yeniden oraya sokamazdı. Yürümeye son verip Tunç yakamdan tutmadan evvel koşmaya başladım. Küfürler yağdırarak takip ediyordu beni. Birkaç gün önce renkler hakkında söylediğim tüm sözleri geri alıyordum. Renkler kötüydü... Renkler gözlerde aptallık bırakan ışıklara dönüştüğünde korkunç bir etki yaratıyordu. Önümü... Önümü göremeden koşarken nefes nefeseydim. İçeri girdiğimiz dar ve sıkışık merdivene adım attığım anda elini uzatıp bileğimden yakaladı beni. -Hiçbir yere kaçamazsın! -Lütfen... Lütfen gidelim. Oraya tekrar giremem. Lütfen... Acımasızca bakan yüzü, yorulup bıktığını ifade ediyordu şimdiden. Bıktıysa bırakabilirdi beni! Keşke bıraksaydı. Tamamen özgür kalsaydım. Ama hayır... Tıpkı Aslan Bey gibi kararlıydı Tunç. Diğer elimi de yakalayarak beni kendi önünde dimdik hâle getirdi. Ellerimden omuzlarıma doğru sıvazlayarak bir yol çizerken boğazımda kasılmalar belirdi yeniden. -Ben ne dersem... Onu yapacaksın. Senin söz hakkın yok. Ne istersem itaat edeceksin! Anladın mı beni? Dudaklarım istemsizce bükülürken başımı geriye doğru aldım. Gözlerimin karardığına... Nasıl inandırabilirdim? Soluğum... Kesilmek üzereydi. Zar zor alabildiğim nefesi de çok görüyordu bana. -Sakın karşımda ağlamaya kalkma! Nefret ederim duygu sömürüsünden. -Duygu sömürüsü yapmıyorum. Havasız... Gürültülü. Çok fazla ses var. Yüksek sese duyarlılığım var. Bak... Ellerini indirdi omuzlarımdan. Fakat bakışı beni tutmaya yetiyordu. Kendimi açıklayabilmek adına ılımlı yaklaşmak istedim. -...birbirimizi... Yeterince anladığımızı söyleyemem. Ben gürültülü bir ortamda bulunamıyorum. İster hastalık de istersen bahane olarak gör. Kulaklarım çok hassas. Senden... Onun ürkütücü ifadesine rağmen nezaketi ardımda bırakmadım. -Senden rica ediyorum. Böyle bir yere sokma beni. İnsanlar hakkında düşündüğüm birkaç ana vasıf vardı. Herkesin içinde merhametten pay aramak da bunlardan biriydi. Oysa hayat... Aslan Bey'den sonra bir kez daha çarpmıştı yüzüme bunu. Merhamet yalnızca kendini bir başkasının yerine koyabilen insanlarda olurdu. -Ölmezsin merak etme. Gel buraya! Kolumdan tutarak beni yeniden içeriye çeken Tunç, merhametten hiç pay almamıştı. Çaresizdim. Öyle çaresizdim ki bir süs köpeği gibi sahibimin peşinden ürkek adımlarla yürüyordum sanki. Çaresizdim. Hayatımı kontrol etmeme izin vermeyen yığınla insanın arasından başımı çıkarıp da nefes almaya çalışıyordum. Başımı sudan her çıkarışımda yeniden bastırıyorlardı boğulmam için. Çaresizdim. Çaresiz, bedbaht bir ömüre boyun eğen, umudunu yıllar öncesinde dipsiz bir kuyuya atan... Aslan Bey'in dediği gibi... "Aciz" bir kızdım. Eğer kaçarsam, bulunurdum. Bulanamayacağım bir yere kaçarsam, annemin hayatı tehlikeye girerdi. Ablam kaçtığında günlerce eziyet gören kişi annemdi. Bir ay boyunca banyoda, ıslak kıyafetlerle dövüldüğüne şahit olmuştum. Bu sadece anneme bir ceza değildi. Aynı zamanda diğer kızı kaçmasın diye gözünü korkutmak isteyen Aslan Bey'in bir planıydı. -Önümü... Göremiyorum... Gözlerimi kapattım. Beni götürdüğü yer her neresi ise umduğum tek şey daha az gürültülü olmasıydı. -Sızlanmayı bırak da yürü! Herkes kendi hâlinde dans edip içki içiyordu. Renkler onları memnun mu ediyordu? Siyah ve beyazdı benim bütün hayatım. Zorla giydiğim renkli elbiseler içerisinde tedirgindim hep. En köşedeki masaya geldiğimizde durdurdu beni. Masanın başında oturan ışıklardan pek seçilmese de esmer tenli, dalgalı kısa saçlı, parlak bir kıyafet ve makyajla selam veren kıza baktım. Tunç bileğimi bırakarak kızın yanına gitti. Normal bir selamlaşma olduğunu düşündüğüm anda... Karşımızdaki kızın ensesinden kavrayarak dudaklarına kapandı. Kız da istekli bir şekilde Tunç'a sarılırken ona karşı hiçbir şey hissetmememe rağmen büyük bir korku ve utanç duydum. Buz kesilen ellerim titremeye başladı. Arkadaki gürültü bile bu anın korkunç hissiyatını bastırmaya yetmemişti. Dudaklarını birbirinden ayırdıklarında Tunç gülerek bana döndü. Küstahça bakışına karşın ağzım şok içerisinde aralanmıştı. -Bu... Ne demek? Ne demek oluyor? -Kız arkadaşım: Su. Tanışmamı istediği kişi kız arkadaşı mıydı? Memnuniyetsizce beni süzen kıza döndü bu defa. -Bu da İlay: Nişanlım. Kızın şaşkınca açılan gözleri benim gözlerimi buldu önce. İkimiz de uğradığımız şokun etkisinden çıkmaya çalışıyorduk adeta. -Tunç... Hiç komik değil. Böyle şakalardan hoşlanmıyorum, biliyorsun. -Şaka olduğunu kim söyledi? Ağzında sakız olduğunu yeni fark ettiğim kız, onu çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Gözümü oradan tiksintiyle alırken endişeli gözlerle sordu bana. -Bu doğru mu? Siz nişanlı mısınız? Yutkundum. Tam da burada, her şeyi düzeltebileceğimi düşünecek kadar aptaldım. -Eğer... Siz birbirinizi seviyorsanız, beni... Beni bırak. Aslan Bey'le konuş. Sana anlayış gösterecektir. -Başıma konan talih kuşunu kovalayamam. Ama erdemli bir insanım. En azından senin bir ilişkim olduğunu bilmene izin verdim. Yüzümü diğer yöne çevirdim. Arkama... Az önce ardımda bıraktığım insan kalabalığına. Bir anlığına bütün bunların son bulacağına inandığım için enayilik etmiştim. -Tunç... Bu büyük bir saçmalık. Böyle bir ilişkiyi- -Şşh... Sessiz ol Su. Sen bile böyle davranırsan İlay ne yapsın? Onu ürkütmek istemem. Aynı anda elini uzatıyordu yüzüme doğru. Bütün... Işıklar bir yoğunluk oluşturdu beynimde. Uzattığı elinden kaçarak geriye doğru adımladım. -Sakın gitmeye kalkma! İkazına kulak asmak büyük bir aptallık olurdu. Hiçbir baba kızının böyle bir ortamda bulunup, böyle bir hakarete maruz kalmasını istemezdi. Aslan Bey'le görüşmekten başka çarem yoktu bu durumda. Geriye doğru adımlamaya son verdiğimde, isminin Su olduğunu öğrendiğim kız nefret bakışlarını gezdiriyordu üzerimde. Suçlu muydum ben? Bu bakışları... Uğradığım hakareti göğüslenmek zorunda mıydım? Bu kabullenemez bir durumdu! -Bana yaklaşma... Sen... Sen korkunç bir insansın. Ne onurun ne de şerefin var. Beni bırak... Ve sevdiğin kadınla beraber ol. -Tunç... Tunç, ben de istemiyorum. Böyle bir şeyi nasıl kabul edebilirim? Ailemin kulağına giderse başıma geleceklerden haberin var mı? Her şey itibar mıydı? Ailesinin otoritesi olmasa buna göz yıkacak kadar midesizdi. Şok içerisinde açılan ağzımı parmaklarımla gölgelerken öfkeden gözlerim dolmuştu. Buna ağlama diyemezdim. Öfkem... Bünyemi sarıp sarmalıyordu her geçen saniye. -Kes sesini... Dedi önce Su'ya. Omzuna attığı eliyle ağzını kapatıyordu kızın. Ardından laubali tavrıyla bana döndü gözlerini. -İlay, hemen otur şuraya. Sabrımı taşırıyorsun. -Sabrını...Mı? Sabrın mı taştı? Senin sabrın taşıyor öyle mi? Ben hassastım. Acizdim. Şayet yanımda bir erkek yoksa kendimi savunamazdım. Aslan Bey'in cümleleri sesimi bastırmama sebep oluyordu. Ben güçsüzdüm. Onunla nasıl mücadele edecektim? İçimde bir kaplan kükreyip dağıtmak istiyordu ortalığı. Ancak kaplanın boynuna dolanan zincir, Aslan Bey'in elindeydi. Çekiştirerek susmasını sağlıyordu. -Gidiyorum ben. Arkamı dönerek bu defa beni tutamayacağı hızda ilerledim. Düşündüğüm gibi peşimden koşsa da tutamayacağı kadar hızlıydım. Arkamdan seslenişine kayıtsız kaldım. Mekana giren merdivenlere yeniden ulaşarak aydınlığa çıktığımda güçlükle soluklandım. Titreyen ellerim çantamdaki telefonumu buldu. Tunç'un arabasının yanına geçip rehberden Aslan Bey'in adının üstüne geldim. O esnada Tunç nefes nefese yetişti bana. -Ne yapıyorsun sen? Bir çocuk gibi babana mı şikayet edeceksin? -Her şeyi denedim. Tamam mı? Boynumu eğip kabullenemem bunu. Bu çok... Çok iğrenç bir durum. Yüzünde tuhaf bir sırıtış belirirken bana doğru bir adım atıp saçlarımdan küçük bir tutamı parmakları arasına aldı. -Eğer kıskandıysan... Elini geriye doğru savurdum elimin tersiyle. -Ne kıskanması? Senden... Senden nefret ederken seni nasıl kıskanabilirim? Abartılı bir tepkiyle elini göğsünün sol kısmına koydu. Dizlerini hafifçe kırıp inledi. -Ah, ne kadar üzüldüm. Nasıl da yaktın canımı... Tekrar doğrulup gülerek konuşmaya devam etti. -Baksana bana... Umurumda mı, ha? Senin ne hissettiğin umurumda mı? -Nasıl bu kadar... Kalpsiz olabilirsin? Bir insan sadece beden olarak mı gelir dünyaya? Senin... Senin ruhun yok mu Tunç? Yüzünü buruşturdu söylediğim sözlere. Başını sağa sola sallayarak arabaya dayadı elini. Üzerime hafifçe eğilerek fısıldadı. Fısıltının içime huzur verdiği günleri özlerken; lanet ettim onun kelimelerine. -Evlilik için ruha ihtiyaç yok. Kağıda imza atacak olan parmaklarımız. Tam karnımın hizasında tuttuğum ellerime baraj vazifesi vermiştim ki beni Tunç'tan uzak tutsun. Aynı sinsi ve dengesiz gülüşü yaydı yüzünde. Ellerimden birini tuttuğunda gözlerimi kısarak huzursuzca inledim. Parmaklarımızı birbirine kenetledi. -Yani anlayacağın... Parmaklar bana yeterli. İçime zorla ruh sıkıştırmaya gerek yok. Nefretimi yansıtarak sağa çevirdim başımı. Yaklaştırmakta olduğu yüzü duraksadı. -Sevdiğin kadına git. Yalvarırım. Bırak beni. Konuş Aslan Bey'le. Beni dinlemez ama seni dinler. Lütfen! Lütfen Tunç. Sana yalvarıyorum. Tiksindiğimi bile bile eliyle çenemi tuttu. Gözlerimi kapattım ve parmaklarımı sıktım avuçlarıma bastırarak. -Yalvarırken bile nefret saçıyor suratın. Biraz daha istekli ol. İstekli bir şekilde yalvar. Yüzünde bunu ne kadar istediğini göster bana. Eğer istekli bir şekilde yalvarırsam... Kabul edecek miydi yani? Öyle demişti. Sözün gelişi oraya dayanıyordu. Bu bile beni mutlu edip kalbimi attırmıştı. Elini çenemden çekerken hevesle göğsüme koydum ellerimi. -Lütfen! Yalvarırım... Başını eğdi. Ardından omuzları sarsıla sarsıla, gür bir sesle kahkaha attı. Ciddi manada kulaklarım artık beynime donma komutu veriyordu sanki. Önce cızırtı, ardından tiz bir çığlığa benzer ses... Bütün yüksek seslerin kulağımda gittiği yol buydu. En sonunda uğultu peyda oluyordu. Ve Tunç'un sesi kahredici bir ızdırap veriyordu bana. -İlay... Beni çok güldürdün. Ah... Her geçen gün daha da hoşuma gidiyorsun. Yalvarışının ne kadar haz verdiğini bilseydin tekrar böyle bir hareket yapmazdın. Sıkça yalan işitmiyordum. Bir yalan duyduğumda onu tanımak benim icin zordu. Tunç ise yalan hususunda hayli yetenekliydi. Hangi sevdalı bir başkasında gönlü varken evlenirdi? -Bin arabaya. Gecemin içine ettiğin için eve bırakacağım seni. Tam da o kişiyle evlenmek zorundaydım. Düştüğüm çukura uzatılacak olan en ince halata bile tutunmaya can atıyordum. Bu halat her kimden gelirse gelsin. Kendi kendini kurtaramayacak kadar çaresizdim. Yabancı... Sen mi olacaksın sesimi duyan? *** (3 Gün Sonra) Aslan Bey'e hiçbir şey diyemeden geçirdiğim üç koca gece... Dudağımda çıkan uçuğu kapatmaya çalışan makyöze engel oldum. -Pes edelim. Böyle çıkayım. -Ama İlay, biraz daha çabalarsak... Tebessüm ettim çekingen bir tavırla. -Çirkin miyim? -Ah, olur mu öyle şey? Bilirsin sana makyaj yapmayı çok severim. Yüzünün makyaja ihtiyacı olmasa da... Duyduğum birkaç iltifatı nasıl ağırlayacaktım? -Teşekkür ederim. Bir başka cümle bilmiyordum mahcubiyetimi yansıtmak için. -Peki o zaman. Bırakalım, böyle kalsın. Aynaya döndüm. Alt dudağımda çıkan uçuk korkutmuştu beni. Yahut korktuğumdan çıkmıştı orada. Tunç üç gündür çıkmıyordu karşıma. Bunun mutluluk vermesi gerekmez miydi? Tam aksine endişeliydim. Yine de bugün... Yabancı'yı görme imkânıyla göğsüme fidanlar dikiyordum. Umut veriyordu yaşama hevesimi bana geri. -Çıkabilirsin İlay, başarılar güzelim. -Teşekkür ederim. Dedim tekrardan. Odadan çıkarken ellerimi kütürdettim. Önümü, arkamı kolacan ettim. Sahneye giriş yapacağım yerde bekledim. Karşımdaki perdeyi tuttu ellerim. Açtım. Ardından kapatıp tekrar açtım.2 defa... Büyük bir sessizlik ve siyahlıktan baska hiçbir şey yoktu. Uğradığım hayal kırıklığı boğazımda düğüm olmuştu. Seyircilerin arasında... Yoktu. Ancak tam ön koltuklara dizilen Tunç'un annesi Nesrin Hanım, babası Hamit Bey'le birlikte oturuyordu. Yabancı... Artık gelmeyecek misin? Hüzün çöken yüreğime elimi basarak yutkundum. Seyirciden kopan alkış tufanı bile tetiklemedi enerjimi. Gözlerim yeniden taradı seyircileri. Lütfen... Benim tek umudum sensin. İlham kaynağım oldun. Eğer sen de gidersen... Seni hiç tanımadan kaybedersem... Yaşamayı yeniden göze alamam... Başımı eğdim. Bazı gerçekleri kabullenmek zorundaydık. Tunç'lar kazanırdı daima. İyi gönüller yalanlarla kandırılır, ruhlar bedenlerden taşıp giderdi en dayanılmaz anlarda. Yabancı'lar umut verirdi. Umut bir turna misali terk ederdi gönül diyarını. Zavallı ruha; pencereden el sallamak düşerdi turnaya. Piyanonun tuşlarına değen parmaklarım, bedenime bir soğukluk yaydı. Çalmaya başladığım notalar hafızamdan dökülse de benden istenen şey değildi. Ben... Fark etmeden "Ay Işığı Sonatını" çalıyordum. Gözlerimden düşen damlalar tuşları okşayan parmaklarıma isabet ediyordu. Gelmemişti. Bu bir daha asla gelmeyeceğini mi gösteriyordu? Ay ışığı... Seni ummak benim hatamdı. Yabancı'nın hiçbir suçu yoktu. Çaldığım eseri bitirene kadar kulaklarım seyircilere dair hiçbir şey işitmedi. Yerimden kalktığımda alkışlayan seyirciye dönüp selam verdim. Bir ihtimal... Gelmiş olabilir mi, diye baktığımda... Göremedim. Artık yaşamak için hayalî de olsa bir sebebim kalmamıştı. Tunç'un büyük ve ızdırap yayan ellerinin ortasında cenin pozisyonunda kıvrılıp uyuyabilirdim. Sahneden kulise gittiğim yol boyunca gözyaşları firar etmişti gözlerimden. Ben kimdim ki? Yabancı'yla tek kelime etmiş değildim. Onu tanımıyordum bile. Vaktiyle hiç yoktu hayatımda. Etkinliklerimde... Ağlamaya hakkım yoktu. Kulisin önündeki güvenlikler ortalıkta görünmüyordu. Ağlamayı sürdürürken elimin tersiyle sildim gözyaşlarımı. Aynı anda kontrol ettim etrafı. Neredeydi bunlar? Belki de ben hızlı ulaşmıştım odama. Kapıyı açıp içeri girdim. Bir an evvel üzerimdekilerden kurtulup eve dönmek istiyordum. Aslında "ev" bana iyi gelen mesken değildi. Kimisine huzuru ifade eden sükut yeri benim için kâbustan ibaretti. Kıyafetlerimi birer birer kenara bıraktım. En sonunda beyaz gömlekle aynanın karşısında kendime baktım. Hayal ve umut dönemi bitmişti. Aslan Bey'in sözlerinden başka uyulacak bir şey kalmamıştı. "Sen acizsin... Hassasın Olivia. Dışarıda bir başına yaşayamazsın. Normal bir insan değilsin. Hastasın..." Kapı hızlı ve sert bir dokunuşla açılırken ellerim ilkin kulaklarıma gitti. Kulaklarımı kapatırsam daha az işitirdim insanların acı çığlıklarını, öfke krizlerini, ağlama nöbetlerini... O zaman bir fısıltıya dönüşürdü her şey. Alışmıştım buna. Alışılmadık olan şey; istemediğimi dile getirmeme rağmen beni umarsızca bu korkunç evliliğe sürükleyen anne babamdı. Tunç, makyaj masasına arkasını dayayarak baştan ayağa süzdü beni. Resital sonrasında üzerimi değiştirmek için girdiğim odada yalnızca ince, beyaz bir gömlekle duruyordum. Ellerimi önümde birleştirerek görüş açısını kapatmaya çalıştım. -Nasıl... Girdin içeriye? Çık buradan! -Müstakbel karımın yanına giremeyecek miyim? Reddederek sağa sola salladım başımı. Duymak istemiyordum. Bu dedikleri gerçek olamazdı. Kabul edemezdim onun eşi olacağımı. -Çık odadan! -İlay... Haddini aşıyorsun. Sana şuanda sabrediyorsam eğer; sebebi seni hoş bulmamdır. Sallamaya devam ettiğim başımı eğerek kaşlarımı çattım. Beni hoş bulması midemi... Midemi bulandırmıştı. Sanki onu istiyormuşum gibi küstah ve kibirliydi yaklaşımı. Dişlerimi sıktım seğiren çenemle birlikte. -İstemiyorum. İstemiyorum... Sessiz haykırışlarıma bıkkınlıkla karşılık verirken yanıma yaklaştı. Dokunacaktı. Parmakları... Değecekti üzerime... Ellerimi bileklerimden tutarak bağırdı kulağıma doğru. -İsteyeceksin! Sanmıştım ki beni rahatsız eden şey yalnızca teması olacak; şayet yüksek sesten korkmasaydım. -Bağırma... İzin vermiyordu ellerimi kulaklarıma götürmeme. Göğsünü göğsüme bastırarak sıkıştırmıştı beni odanın köhne duvarına. Buz gibi duvara değince sırtım, titredim. İstemediğim yerlere temas eden her bir yanım için ayriyeten tiksinti duyuyordum. Yine de hiçbir tiksinti Tunç'un bağırışı kadar hoplatmıyordu yüreğimi. Öfke püsküren dudakları ses duvarını aşıyordu. Ve ben krizin ucundaydım. -Aileler nasıl uygun gördüyse öyle olacak! Sen benim karım olacaksın. Anladın mı? İster kabul et istersen as kendini. Umurumda değil! Dişlerimi sıkarak yalvardım ona. Zira sesin dozu katlanabileceğimin üzerindeydi artık. Korkudan titremeye devam ederken ellerimle kendimden uzaklaştırmaya çalıştım onu. -Bağırma... Bağırma, lütfen. Öfke saçan gözleri; ellerine güç vermişti adeta. Yumruğunu sıkarak yüzümün tam yanına vurdu. Duvara savurduğu darbe, kemiklerini çatlatmış... Hatta kırmış olabilirdi. Ellerimi bıraktığı için kulaklarımı örtme fırsatı bulabilmiştim. Ancak her şeyi... Her şeyi duymuştum. Bu adam... Bu adam deliydi! Birkaç saniye baş başa kaldığımızda bile olmadık şeyler yapıyordu. Üstelik ailemin onu korkum konusunda uyarmasına rağmen. Evet... Kimi insanı cümleler, kimi insanı yumruklar, kimi insanı yüzleşmeler; az bir kısmını da benim gibi ses korkuturdu. Kan damlayan elini görünce gözlerimi de kapattım. Yere eğilerek kendimi saklamak istedim. Ne kadar küçülüp kapanırsam kendi içime; beni göremeyeceğini düşündüm. Bağırıp incitemeyeceğini... -Kes ağlamayı! Bağırışı, kapalı olan kulaklarımdan hücum ettiğinde açtım gözlerimi. Hayatımda ilk kez kendi sesimin üzerinde bir haykırışla ağzımı araladım. -Bağırma... Korkuyorum! Ağlamamak için sıkıca hapsettiğim gözyaşlarım, zindanından kaçıp dökülmeye başladı yanaklarımın üzerine. Güçlü elleriyle omuzlarımdan kaldırarak öfkesini yansıtmaktan çekinmeden baktı bana. Bedenimi kendisine yaklaştırırken kulağıma doğru eğildi. Gergince yutkunduğum anda dudaklarını temas ettirerek fısıldadı kulağıma. -Fısıldasam da korkacaksın bu sözden. Bağırdığım için mi korktuğunu sanıyorsun ha? Saçımdan tutarak geriye doğru asıldı. İtinayla taradığım ve tek bir telinin dahi düzensiz görünmediği saçlarımı... Alnım kırışmıştı yüzümü buruşturmaktan. Bir kez daha bağırarak devam ettirdi sözünü. -...korkuyorsun çünkü; sen de biliyorsun ki elimden asla kaçamayacaksın. -Hadi ya! Öyle miymiş? Ne kadar da dokunaklı... Bir yabancının sesi kulaklarımıza iliştiğinde başımızı sesin geldiği yöne çevirdik. Bu oydu! Aylarca resitalime, siyah giyinme kuralını delerek renkli gömleklerle giren o adam: Yabancı. İlk kez sesini duyuyordum. İlk kez... Geniş salondan küçücük odaya... Nefeslerimiz ilk kez böyle küçük bir alanda tanışıyordu birbiriyle. Ve gözlerimiz ilk kez net olarak seçebiliyordu yüzlerimizi. Ürperdim. İçeriye nasıl girmişti? Ya da ne zamandan beri buradaydı? Bir kez daha görebileceğime dair umudumu yitirmiştim neredeyse. Onunla ilgili gecelerdir kurduğum hayalleri anımsayınca yüzüm yanmaya başladı. Ne elimi sıkıca tutan Tunç ne de onun ürkütücü bağırışı... Bir kahraman gibi kurtarmaya mı gelmişti sahiden beni? Dolan gözlerimi gizleyerek kulak verdim yabancıya. -Ama üzgünüm. İstediğin olmayacak. Zira küçük hanım, benimle birlikte. Bu pembe yalanı...Ortalığın karışmasına fazlasıyla yeterdi. Ne... Neden böyle bir şey söylemişti? Hayretle açılan gözlerim, ilk defa duyduğum tok ve kadifemsi sesine odaklanmıştı. Dalgalı kumral saçları, beyaz gömleğinin altında parlayan teni, dolgun sayılan alt dudağından biçimli burnuna kadar her şeyi hafızama kaydetmek istedim. Aralanan dudaklarımı kapatıp birbirine bastırdım. Korku beynimin ortasına bir cumhuriyet kurmuştu.. -Ne bu İlay! Ne saçmalıyor bu adam! Misilleme mi yapıyorsun bana? Tunç kolumdan tutarak kapattığım bedenimi ortada bırakmıştı. Utançtan yok olmak istiyordum. Titreyen bacaklarımı birbirine bastırarak iki yana salladım başımı. Ancak beni daha çok şaşırtacak o hamle... Yabancı'nın bileğimi kavrayıp beni kendisine çekmesi olmuştu. Hayatımdaki bir diğer ilki yaşıyordum. İlk kez... Herhangi bir insanın eli bende tiksinti uyandırmamıştı. Ne eli... Ne de bedeni... Zira sırtım tamamen onun göğsüne yapışık hâldeydi. Başımı kaldırıp manidar bir ifadeyle gülen yüzüne baktım. Dudağının kenarı hafifçe kalkmıştı. -Söylesene İlay... Aramızdaki ilişkiden bahsetmeyecek misin? Kulağıma sıcacık nefesiyle fısıldadığında yutkunarak başımı gizledim iki omzumun arasında. Bütün doğrularım... Ezberletilen her bir vasfım şaşmıştı zihnimde. Ben... Bu adamdan tiksinmiyordum! Dokunuşu beni iğrendirmemişti. Gözlerimi Tunç'a çevirdim. Eğer Yabancı'nın oyununa karşılık verirsem... Bırakır mıydı peşimi? -Sen bir kadınsın! Bu yaptığın ahlâksızlıktan başka bir şey değil. Kendine bir sevgili edinemezsin! -Neden? Dedi dudaklarım cüretkâr bir şekilde. Tir tir titreyen soğuk kollarımda, Yabancı'nın elleri vardı. Delice bir cesaret yüklenmişti sanki. Son çarem! Son... Bir fırsatım kalmıştı Tunç'tan kurtulmak için. Korkudan bütün organlarım sızlarken ağlamaklı ifademi geride bırakıp sordum. -Sen beni kız arkadaşınla tanıştırırken ahlâksızlık değil miydi bu? •yazar notuna bakmayı unutmayın :)
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE