bc

SAYE’NDE (+21)

book_age18+
123
TAKİP ET
1.6K
OKU
love-triangle
single mother
bxg
lawyer
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Gerçeği öğrenmek uğruna ne kadar ileri gidebilirsin ve hayatını değiştirebilecek bir sırrın peşindeyken kime güvenebilirsin?

———————

Ben Saye Runa Varel.

Benimle bu maceraya çıkmaya hazır mısın?

O zaman kemerini sıkı bağla.

Çünkü bu hikâyede yerimizde durmayacağız.

———————

Algan beni gülerken görünce yüzündeki ifade değişti. Gülümsemesi yavaşça silinirken bakışlarında tarif etmekte zorlandığım bir sıcaklık belirdi.

Parmaklarının arasına aldığı saç tutamımı dudaklarına götürdü.

“İşte bunu özledim.”

“Neyi?”

“Gülmeni.”

Bir anda sessizleştim.

“Evde dolaşıyorum,” diye devam etti. “Bir şey görüyorum, sana anlatmak istiyorum. Telefonumu elime alıyorum, sonra aramızdaki meseleyi hatırlıyorum. Akşam oluyor, seni aramak istiyorum. Sabah oluyor, yine aynı.”

“Gel buraya, yavrum.”

Belimden kavrayıp beni kucağına yerleştirdiğinde küçük bir çığlık attım.

“Algan!”

“Şşşt, güzelim. Buradayım.”

“Onu fark ettim zaten!”

Bacaklarımı koltuğun üzerinde toparlamaya çalışırken kollarını etrafımda birleştirdi.

“Rahat dur.”

“Sen beni rahat bırakıyor musun?”

“Hayır.”

“Ne güzel. En azından dürüstsün.”

Başını geriye yaslayıp güldü.

Ben de kollarımı boynuna doladım.

Şöminede yanan odunların çıtırtısı aramızdaki sessizliği doldururken İstanbul’un ışıkları uzakta parlıyordu. Terasın üzerindeki hafif rüzgâr omuzlarımı ürperttiğinde Algan hemen yanımızdaki battaniyeye uzanıp omuzlarıma örttü.

“Bana kızgın olabilirsin. Bağırabilirsin. Yaptığım şeylerin hesabını da sorabilirsin. Ama seni ne kadar sevdiğimi bunlardan ayrı tut.”

———————

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Geceye İzinsiz Giriş
Saat 03.15 Bazı geceler insanın hayatını değiştirir. Ben o gece neyin içinde olduğumu bilmiyordum. Bilseydim eve dönüp uyur muydum? Muhtemelen hayır. Benim en büyük kusurum, başıma gelecekleri bilmediğim zamanlarda gereğinden fazla cesur olmamdı. Gökyüzü yağmur yağacakmış gibi biraz daha kararmış, sonra fikrini değiştirmişti. Kararsızlık konusunda ortak bir yönümüz vardı. Yalnız onun geri dönmek için hâlâ vakti vardı. Ben çoktan villanın bahçe duvarına tırmanıyordum. Karşımda duran üç katlı villa, gecenin içinde fazla düzgün, fazla sessiz ve gereğinden fazla pahalı görünüyordu. Bahçe kusursuz, camlar lekesizdi. Duvarlarsa insana açık açık şunu söylüyordu: Buraya ait değilsen yaklaşma. İnsan ne kadar zenginleşirse duvarlarını da o kadar yükseltiyordu galiba. Oysa korkunun üzerinden atlanabiliyordu. Metafor dedin mi de ben. Neyse. İşimize dönelim. Duvara tutunup kendimi yukarı çektim. Süs kaplamalarının ilk kez bir işe yaradığını görmek güzeldi. Ayağımı pencerenin altındaki çıkıntıya yerleştirip kilitle uğraşmaya başladım. On saniye direndi. On birinci saniyede ben kazandım. “Üzülme,” diye fısıldadım. “Elinden geleni yaptın.” Beyaz çerçeveli pencereyi ağır ağır ittirdim ve içeri süzüldüm. İlk fark ettiğim şey, eve sinmiş pahalı oda kokusuydu. Hani bazı evlere girersiniz de içerisi limon, kahve ya da yemek kokar. Burası doğrudan para kokuyordu. Adımımı attığım yer geniş bir antreydi. Evin planına hâkimdim ama planlarda “buraya kırk tane kırılabilir ve muhtemelen servet değerinde eşya koyduk” diye bir işaret bulunmadığı için gözlerimi dört açmam gerekiyordu. Ay ışığı büyük camlardan içeri süzülüyor, mobilyaların ve heykellerin kenarlarını belli belirsiz çiziyordu. Bir adım attım. Sonra bir tane daha. Her adımım dikkatli olsada bu durumda duyulan en büyük duygu heyecan işimi kolaylaştırmıyordu. Dirseğim sert bir şeye değdiğinde buna panikte katılmıştı. Büyük bir vazo. Düşmeye başladığı anda iki elimle havada yakaladım. Kalbim boğazımda attı. Maraton koşmuş bir nabız şuanda bana hiç yardımcı olmuyordu. Vazoyu eski yerine bıraktım ve birkaç saniye kıpırdamadan bekledim. “Bunu yapmayacaktın.” Vazo doğal olarak cevap vermedi. Nefesimi yavaşça bıraktım. Ucuz atlatmıştım. Nabzımı sakinleştirmeye çalıştım. Tam yeniden hareketlenecekken yukarıdan bir kadın kahkahası geldi. Olduğum yerde bir süre bekledim. Ardından bir erkek sesi. Kelimeleri seçemiyordum. Açıkçası seçmek de istemiyordum. Ben bu gece yalnızca bir kasa açıp çıkmayı planlamıştım. Başkasının özel hayatına kulak misafiri olmak görev tanımımda yoktu. Evde kimsenin olmaması gerekiyordu. Üç kişilik bir aile. Anne, baba ve bir oğulları. Hafta sonu için şehir dışında olacaklarını biliyordum. En azından bana verilen bilgi buydu. Yukarıdaki kadın ise bu bilgiye pek katılmıyor gibiydi. Merdivenlere yöneldim. Durumu kontrol altına almam gerekiyordu. O sırada duvardaki büyük aile fotoğrafı gözüme takıldı. Ortada takım elbiseli genç bir adam duruyordu. İki yanında da anne ve babası olduğunu düşündüğüm orta yaşlı bir çift. Üçünün de yüzünde aynı şey vardı. Hafif bir gülümseme. Adamın dudaklarındaki gülümseme ise sanki fotoğrafçı üçüncü kez rica ettiği için oradaydı. Biraz daha yaklaştım. “Yakışıklıymış.” Başımı yana eğdim. “Gülümsemeyi biri zorla öğretmiş gibi ama.”Fotoğrafa birkaç saniye daha baktım. “Umarım karşılaşmayız.” Sonradan insanın başına gelecekleri bilmemesi bazen gerçekten büyük bir lütuf. Fotoğrafı ardımda bırakıp üst kata çıktım. Sesler biraz daha belirginleşmişti. Yatak odasının hangi tarafta olduğunu anlamam zor olmadı. Kapıya yaklaşmadım. Buna gerçekten ihtiyacım yoktu. Kadının kahkahası kısa süre sonra başka seslere dönüştüğünde tavana baktım. “Harika.” Gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim. “Gerçekten harika.” Sonra odanın içinden bir erkek sesi duyuldu. Ne söylediğini tam çıkaramadım ama birkaç saniye sonra müzik açıldı. Bass ağırlıklı hareketli bir parça bütün kata yayıldı. İşte bu. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Müzik yüksekse bodrumda çıkaracağım ufak tefek sesleri duymaları daha zordu. Şanslı günümde olmalıydım. Yoksa durumu kontrol altına almak için net bir planım yoktu. Spontane davranacaktım. Merdivenleri sessizce inmeye başladım. Bodrum katında tek bir kapı vardı. Kilitle karşılaşınca çantamdan ufak tefek arkadaşlarımı çıkardım. İnsan sosyal bir canlıydı. Şuan arkadaş çevrem biraz metal ağırlıklıydı, o kadar. Kapı iki dakikadan az direnebildi. İçeri girdim, kapıyı arkamdan kapattım ve küçük fenerimi yaktım. Oda neredeyse tamamen karanlıktı. Hafif bir rutubet kokusu vardı. Etrafa bakındığımda eşyaları net bir şekilde görmeye başladım.Eski ama rahat görünen bir koltuk. Önünde maun ağacından yapılmış, pahalı olduğu hâlinden belli bir sehpa. Ve işte aradığım şey. Duvarda Bob Ross görse gurur mu duyardı, dava mı açardı emin olamadığım bir manzara tablosu. Tabloya yaklaşıp kenarlarına dokundum. Ellerim aşağıya doğru kaydırarak alt kısmından tutarak hafifçe kaldırdım. Arkasında duvara gömülmüş, çok büyük olmayan kahverengi çelik kasa yüzümde hafif bir gülümsemeye neden oldu. “Merhaba.” Eski tipti. Bu güzeldi. Yeni kasalar gereğinden fazla kişilik sahibi oluyordu. Ortada yuvarlak bir şifre mekanizması tanıdıktı. Rakamların bazıları yıllar içinde silinmiş, çok kullanıldığını belli ediyordu. Yüzümü neredeyse kapağa yapıştırarak baktım. Elimi soğuk metalin üzerine koydum. “Tabii,” diye fısıldadım. “Senin ısıtmalılarını yapmalılar.” Bu kadar gevezelik yeterdi. Kalp atışlarım kısmen düzene girmişti. Son kez kapıya baktım. Sessizlik. Arka planda yukarıdaki müzik boğuk biçimde hâlâ duyuluyordu. Plan basitti. Kasayı aç. Çakmağı al. Çık. Planların en güzel yanı, insanın ellerinin terleyebileceğini ya da kalbinin kaburgalarını yumruklayabileceğini hesaba katmamalarıydı. Sakin ama hızlı bir şekilde çantamdan çıkardığım stetoskopu kulağıma yerleştirip mekanizmayı çevirmeye başladım. Yavaşça. Tık. Durdum. Biraz geri. Klik. Dudaklarım kıvrıldı. “Tamam.” Bir rakam. Üç tane daha lazım. Avuç içimi pantolonuma silip tekrar başladım. Çarkı çevirdikçe metalin içindeki ince sürtünmeleri dinliyordum. Eski mekanizmaların güzel bir huyu vardı. Sabırlı davranırsanız konuşurlardı. Sorun şu ki şu anda benim nabzım hepsinden daha çok konuşuyordu. Tık. Klik. İkinci rakam. Sonra üçüncü. Her sesle dünya biraz daha küçüldü. Bir noktadan sonra yukarıdaki insanlar, ev, saat, yakalanma ihtimali bile geri planda kaldı. Geriye yalnızca önümdeki kilit kalmıştı. İşte bu hissi seviyordum. Belki gereğinden fazla. Son rakamı ararken yüzümü biraz daha yaklaştırdım. Çevirdim. Yavaş. Biraz daha. Tık. Klik. Elim durdu. “İşte bu!” Kasanın kolunu tuttum. Bir kez daha kapıya baktım. Sessizlik. Parmaklarımı kolun çevresinde sıktım. “Beni utandırma.” Kolu aşağı indirdiğimde, içeriden tok bir mekanik ses geldi. Tak. Kilit açılmıştı. Kapağı kendime doğru çektim. Menteşeler önce direndi, sonra boğuk bir gıcırtıyla teslim oldu. Nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim. Soluklanarak tam içeri bakacaktım ki— ÇAT. Kaşlarım çatıldı. “Ne—” ZIRRRRRR! Olduğum yerde sıçradım. Alarmın sesi odanın içinde yankılanınca refleksle kasanın kapağına çarptım. “Hayır.” ZIRRRRRR! “Hayır, hayır, hayır…” Bu gece böyle bitemez.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Kurşuna gebe

read
29.4K
bc

Genç Polisler

read
2.6K
bc

[töre, zoraki aşk ] Kırık Yeminler Defteri +21

read
73.6K
bc

Aşiret gelini (( yaren ))

read
69.2K
bc

GECE GÜNEŞİ

read
7.0K
bc

DEFNE VE BARAN KAZARA AJAN

read
13.3K
bc

KARANLIĞIN İÇİNDEKİ IŞIK +21

read
7.7K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook