5.BÖLÜM

1809 Kelimeler
Adam karanlığa karışmıştı, polis siren seslerini hala duyuyor oluşu, onu etkilemiyordu. Onu tedirgin eden karanlık bir sokağa bir başına, bir kız bırakmış oluşuydu. O polisler tam zamanında gelmişti. Giray denen ite haddini bildirecek, ona KMK'ya bulaşmak ne demekmiş gösterecekti. Dar ve karanlık bir sokak arasına girip motoru susturdu. Motoru elinde sürerek boş binanın arkasına sakladı. Siren seslerini dinlerken, kollarını göğsüne bağlamış, dudaklarını ısırıyordu. Bir an önce buradan çıkmayı umuyordu. Telefonunun titrediğini hissettinde, cebinden çıkardı. Arayan arkadaşı Enes'ti. "Alo Enes, nerdesin." "Polisleri atlattık, sen nerdesin." "Bilmiyorum. " Alalım mı seni arabayla. " " Nerde olduğumu bilmiyorum, ben polisleri atlatınca ararım. "Telefonu kapattı. Acaba o kız ne yapmıştı. Polislerin civara yaklaştığını anlayınca duvarın dibine çöktü. Siren sesleri sussada, mavi - kırmızı ışıklarını görüyordu. Sessizce çöktüğü yerde bekledi. Aradan geçen dakikalar, bir asır gibi gelirken nihayet polisler gitmişti. Motora atladığı gibi kızı bıraktığı yere doğru gaza yüklendi. & Saklandığım yer çok korkutucuydu, umarım o yabancı bir an önce gelirdi. Neredeyse nefesimi tutmuştum. Polis siren sesleri uzaklaşınca saklandığım yerden çıktım. Neredeydim ben, babam yokluğumu farkettiyse meraktan ölmüştür. Derin bir nefes aldım, denizin kokusunu duyumsuyordum. Kokunun geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Aklıma, yanıma telefonumu aldığım gelince, fermuarlı cebimden çıkardım. Şimdilik arayan soran yoktu. Bu iyiydi, kimse farketmemişti. Ne kadar, zaman geçmişti bilmiyordum. Deniz kokusunun daha yoğun olduğunu anladığımda etrafıma bakındım. Zifiri karanlık, tenha mı tenha bir sokak, az ileri içki içen adamları da görünce artık korkum dizginlenemez hale gelmişti. Geri geri iki adım attım, ayağıma takılan bir şeyle popomun üzerine düştüm. Anın şaşkınlığıyla ağzımdan firar eden çığlığı tutamamıştım. Sesimle bana dönen üç çift göz yaklaşmaya başlamıştı. Göğüs kafesim güçlü bir şekilde inip kalkıyordu. "Yavrum, ne işin var bu saatte burda." Üzerime geliyorlardı. Yerimden kalkmaya yeltendiğimde başarısız oldum. İyice yaklaşmışlardı. Tekrar kalkmaya çalıştığımda başarılı oluyordum ki;aralarından bir beni omzumdan bastırdı. "Ne oldu güzelim, kalkamadın mı?" Ellerimle kumları avuçladım. Biri elindeki bira şişesini kafasına dikip, şişeyi geriye fırlattı. Gözlerim yanıyordu, geleceğim demişti. Adamlardan, omzumu tutan geri çekildi, az önce şişeyi kafasına diken adam üzerime gelmeye başladı. Kendimi geriye doğru sürüklemeye çalışıyordum ama oda kolumu tuttu. "Sen gel bakalım şöyle" dediğinde avuçladığım kumları suratına fırlattım. O geriye doğru, yüzünü tutarak sendeledi. Anın boşluğundan faydalanıp, canımın acısını umursamayıp ayağa kalkıp koşmaya başladım. "Allah'm, lütfen, lütfen yardım et." Arkama bakarak koşuyordum, göz yaşlarım akmaya başlamış, görüş açım bulanıklaşmıştı. Adamlar peşimden geliyordu. Korkuyordum. Ne yapacaktım. Son kez arkama baktım daha da hızlanmışlardı. Ben koşarken bir şeye çarpıp geriye doğru sendeledim,çığlık atarken kollarımdan tutulmasıyla artık korku bedenimi ele geçirmiş,artık gidecek yerin yok diyordu. Gördüğüm yüz beni daha da korkuturken ayakta duracak gücüm yoktu. Adrenalin bedenime fazla gelmişti. "Korkma, benim" diyordu ama o kimdi. Bu gece, nasıl bir geydi ki;ben bir türlü babamın yanına dönemiyordum. Kendimi hıçkırıklarıma yenik düşmüş bir şekilde buldum. Yabancının göğsüne kapanıp, ellerimi yüzüme kapattım, içimdeki korkudan arınmak için ağladım bir süre. "Ne oldu sana, kimden kaçırıyordun" dedi. Bir an kafamı kaldırıp baktığımda kimse yoktu, sanki az önce yaşananlar zihnimin bir oyunuymuş gibi. "Orda, adamlar vardı, ben korktum, çok korktum." İç çekişlerimin arasında kurduğum cümleyle etrafa bakındı. "Kimse yok" dedi, sanki yalan söylemişim gibi bir tavır takındı. Sinirlendim. Onu göğsünden ittim. "Allah'ın belası, beni neden buraya bıraktın, neden geç geldin." Hem söyleniyor, hem göğsüne vuruyordum. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. "Tamam, sakin ol. Hadi gidelim." Kolumdan tutup beni sürüklemeye başladı. O kadar adım atacak gücüm yoktu ki;korkudan elim ayağım titriyordu. Düştüğümde yırtılan dizlerimse cabasıydı. Durdu, yüzüme baktı. Sabır diler gibi nefes alıp beni kucağına aldı. Kollarımı boynuna dolandım. Beni buraya bırakan oydu, katlanacaktı artık. Başımı boyun girintisine koydum. Fazlasıyla sert, keskin bir kokusu vardı. Rahatsız eden bir koku değildi. Sanki solumak istedikçe, az gelen nefes alışverişi gibi. Vücudum gevşemeye başladığında motorun yanına gelmiştik. O motora binerken, beni de oturmam için elimden tuttu. Tuhaf bir şey hissettiğime yemin edebilirdim. Az önce ki korkum tuzla buz olmuştu. Ben donmuş kalmış, ona yan profilinden bakıyordum. İçimden sakallarına dokunmak gelmişti. Sanki az önce yaşananları unutmuş, sanki olmamış gibi hissediyordum. "Sakın uyuma, düşersin. Başıma bela almak istemiyorum." Başımı olumlu anlamda salladım. Ama o işini garantiye almak adına motorun koluna dolanarak takılmış ince uzun kemerle beni kendine bağladı. Kaskıda verdiğinde hala vücudumda hüküm süren titremeyle kaskı kafama taktım. Hiç oyalanmadan gaza bastığında, artık yola çıkmıştık. * Gözlerimi açtığımda acımış ve bu gözlerimi tekrar kapatmama neden olmuştu. Ben ne zaman uyumuştum. Ellerimle gözlerimi ovuşturdum. Zar zor toparlanıp gözlerimi açtığımda benim odama benzeyen ama eşyaların benim odamın tersi yönüne kurulmuş olan yabancı bir odadaydım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Zihnimi yoklamaya çalıştığımda, en son o yabancıyla motora bindiğimi hatırladım, ne yani motorda mı uyumuştum. Aklıma babam geldiğinde yattığım yataktan kalktım. Hala üzerimde olan kıyafetlerim beni rahatlatmıştı. Kapüşonlumun cebinden telefonumu çıkardım. Bir dünya cevapsız arama vardı. Giray 'ları es geçip babamın çağrılarına baktım. Allah' tan onun çağrıları azdı. Bir de tanımadığım bir numara aramıştı, defalarca. Elimle alnıma vurdum. Ben şimdi babama ne diyecektim. Etrafımda bakınıp odadan çıkmak için harekete geçtim. Kapı benden önce açılmış, içeriye dün gece ki yabancı girmişti. Dün gece onu karanlıkta görmüştüm, karanlığın içinde kapkara olan yüz hatları beni yanıltmıştı neyse ki. "Benim gitmem lazım." Umursamaz bir şekilde omuz silkti. Onu boş verip odadan çıkacakken telefonum çaldı. "Giray" dememle yabancının yüzü gerilmişti. Hatta az önce umursamaz görüntüsünden eser kalmamış, bütün çehresi kasılmıştı. Ben onun haline kaşlarımı çatarken, o bir hışımla telefonu elimden alıp kulağına koydu. Ben o ne yapıyor diye bakarken, o karşı tarafı dinleyip, sanki mümkünmüş gibi daha da sinirlenip cevap vermeden telefonu kapattı. Elleriyle kollarımı kavrayıp beni duvarla kendi arasına aldı. "Seni Giray mı tuttu?" Ben ne demek istediğini anlamadım, kollarımın acısıyla yüzümü buruşturup onu üzerimden itmeye çalıştım. "Ne saçmalıyorsun, bırak beni, canımı acıtıyorsun." "Cevap ver" diye kükrediğinde, bir an kalbim duracak sanmıştım. Hala onu itmeye çalışarak "salak mısın ya bırak beni, arkadaşım o benim, dün gece onun için gelmiştim oraya" diye açıklama adı altında saydırırken, o pek ikna olmuş gibi durmuyordu. Sonra aklıma onun Giray ismini duyunca sinirlendiği yer edindiğinde, dün de Giray'ın öfkesine sebep olanın bu yabancı olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Bacağımla bacağına vurdum, bir an geri çekilir gibi olsa da, daha bir öfkeli yaklaştı. "Sende dün ona mesaj atıp, yarışa gitmesine sebep olan pisliksin" diye çemkirdim. Bakışlarında en ufak bir değişiklik olmazken "asıl pislik o" dedi. Arkadaşım hakkın böyle konuşamazdı. Bileklerimi tuttu bu kez, ince bileklerim ellerinin arasında kaybolurken bileklerimi duvara sabitledi. Gözlerini kısarak yaklaşmaya başladığında kaçacak yerim yoktu. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözleri dudaklarım ve gözlerim arasında gidip gelirken, başımı yana çevirdim. Nefesi yanağıma öyle bir çarptı ki; tüylerimin diken diken oluşu, bedenimi titretti. Bu yakınlık iyi değildi. Yanağıma yaklaşıp, burnunu yanağıma sürttü. "Sen Giray'ı tanımıyorsun" dedim, sesimin çıktığından emin değildim. Kalp atışlarım hızlanmıştı. "Sen" dedi, kulağıma yaklaşıp "ne kadar tanıyorsun." Yüzüne bakmak için başımı ağır şekilde döndürdüm. Alınlarımızın arasında milim mesafe vardı, yine de onun rengini tanımlayamadığım gözleri beni ürkütüyordu. Çenesini sıkıyordu, her ne kadar sakallları saklasada, bunu mıh gibi birbirine bastırdığı dudaklarından anladım. "Onun iyi biri olduğunu anlayacak kadar uzun zamandır." Elleri gevşedi. Ağır bir şekilde indiriyordu ellerini. Benden uzaklaşacağını düşündüğüm an elini yumruk yapıp, başımın hizasından duvara güçlü bir biçimde vurdu. Gözlerini kıstı. Ben neden hala buradaydım. "Senin o arkadaşın, şerefsizin teki. Asla menfaati olmadan, yanına senin birini yaklaştırmaz." Sözleri eko misali yankı olmuştu. Zihnim sözlerini algılandığında onu tekrar ittim. "Saçmalık." Yanından geçip kapıya yaklaştım. Kolu kavradığımda son sözleri beni durdurdu. "Var mısın iddiaya, onun ne kadar şerefsiz biri olduğunu anladığında, benden özür dileyeceksin." Omzumun üzerinden ona baktım. Duvara yaslanmış, ellerini cebine koymuştu. Gözleri karşı duvarda takılı kalmış, dizini kırmış, tek ayağını da duvara yaslamıştı. Onun bu hali beni çileden çıkarıyordu. Can alıcı sözler söylüyor, birde hiç bir şey söylemiş gibi umursamaz davranıyordu. Kapıdan uzaklaştım. Yanına yaklaşmaya başladığımda, gözlerini duvardan ayırdı. Tek kaşını kaldırmış, benden cevap bekliyordu. "İddian sana kalsın, arkadaşlarımın sadakatini senin gibi biriyle iş birliği yaparak ölçmem." Sırtını duvardan ayırıp, ayağını zeminle buluşturdu."Sen şuna cesaretim yok desene, aslında sende güvenmiyorsun, ama öyleymiş gibi yapıyorsun." Katı, çok katıydı. Aklımı okuyormuş gibi hissediyordum. Gözünün içine bakamıyordum, ben zaten kimsenin gözünün içine öyle uzun uzun bakamazdım. Giray'ı seviyordum ama tam anlamıyla güvenemiyordum bu doğru, yine de onun beni kışkırtmasına izin vermeyecektim. Tısladım. "Güveniyorum, çünkü" dedim, ne söyleyebilirdim bilmiyordum. "Çünkü" dedi kaşlarını kaldırarak. Başımı sağa çevirip, ne söyleyeceğimi bulmaya çalıştım. "Çünkü" dedim, sesim kısılmıştı. "Bak sende bilmiyorsun." Arkasını döndüğünde, deli cesaretiyle bağırdım. "Çünkü ondan hoşlanıyorum." Tek nefeste ağzımdan dökülen kelimelerin, beni hezimete uğrattığı noktadaydım. Ben bile söylediğime şaşırmıştım. Tabiki de ondan hoşlanmıyordum ama onu bir şekilde ikna etmem gerekiyordu. Hayretler içinde baktı bana, sonra küçümser bir tavırla kahkaha attı. Bu kahkaha içinden gelen, ya da komik bulduğu için atılmış bir kahkaha değildi. Bu kahkaha, çok iğrençti. "Eminim, oda senden hoşlanıyordur, çünkü hep bu kadar zevksizdi." Acımasızca kurduğu cümle karşısında ağzım aralandı. Kalbimin kırıldığını hissettim. Ben onun kararmış gözlerine bakarken, telefonum bilmem kaçıncı kez çalıyordu. Kendimde hareket edecek gücü aradım. Çakılmıştım sanki. Gözlerim tekrar dolmuştu, ince bir şekilde yanağıma sızdı. Karşımda sinsice sırıtıyor bunu yaparken halimi hiç umursamıyordu. Babam 'erkekler yanında ağlayan kadınlara dayanamaz' demişti bir keresinde. Ama şuan karşımda duran yabancının bir kalbi olduğundan şüphe ettim. Öfkem beni güçlü bir şekilde sarstığında, yatağın üzerine fırlatmış olduğu telefonumu aldım. Vakit kaybetmeden odadan çıktım. Koşarak merdivenleri arşınladım. Otelin koridorları tanıdıktı. Aynı otelde kalıyor olduğumuzu da anladığımda, odama doğru kısa bir arayış içine girdim. İğrenç kelimeleri kulağımda dönüp dururken, yönümü kaybetmiştim. Elimde sıkı sıkı tuttuğum telefonum yine çalıyordu. Ekranda bilmediğim bir numara vardı. Elimle yanağımdan, bardaktan boşalırcasına akan yaşları sildim. Telefonu açıp kulağıma koydum. "Nil tatlım nerdesin." Arayan Ceyda'ydı. Burnumu çekip cevap verdim. "Odamdayım" diye yalan söylemiş olsamda, amacım odama girip akşama kadar çıkmamaktı. "Babanın işi çıktı canım, iki günlüğüne İstanbul'a gitti. Ben buradayım, birlikte babanı bekleyeceğiz. Seni aradı ama ulaşamadı, acil gitmesi gerekti." Sessizlik içinde onu dinlemiş, verdiğim cevap 'tamam' olmuştu. En sonunda odamı bulup, kendimi odama kapattım. Üzerimdekileri çıkarıp, akşamdan beri başıma gelenleri sindiremeyen bedenimi suyun altına soktum. Suyun içinden, ellerim buruşmaya başladığında çıktım. Gözümün önünde beliren silüete lanetler ediyordum. Onunla karşılaşmam kötü olmuştu, beni polislerden kurtarmıştı ama canımı yakmıştı. Bir yabancının sözleri beni üzmüş, hatta kalbimi kırmıştı. Üzerimi giyinip, elime defterimi ve kalemimi alıp canım önünde duran masaya oturdum. Kafamı dağıtmam gerekiyordu, o nedenle çeviri yapmaya karar verdim. Kalemi elime aldım ve kelimeler kendiliğinden dökülüyordu. Dakikalar içinde yarım sayfa yazmıştım ve hala da devam ediyordum. Normalde durup acaba doğru mu diye bakardım, şu an o bile umurumda değildi. * Saatlerce yazmış, sırtımın ağrıdığını hissettiğimde doğrulmuştum. Kağıtları geriye doğru çevirerek saydım. On sayfa, tamı tamına on sayfa yazmıştım. Ne yazdığıma bile yeni bakmış, buraya geldiğimden beri olanları kağıda İspanyolca olarak dökmüştüm. En son satırlarda ıslanan yanaklarımı bile yeni farkettim. Öfkeyle defteri kapatıp, yerimden kalktım. Güneş batı yönünü tutmuş, günü bitirmeye çalışıyordu. Yerimden kalkıp üzerime değiştirdim. Restoranta doğru adımlarken, arkamdan seslenen Ceyda'ya döndüm. Onun uzaktan bana gelişini izlerken, ne kadar cesur ve kendinden emin adımlar attığını farkettim. Bir podyum mankeni değildi ama yürüyüşüyle beni kendine hayran bırakmıştı, güzelliği su götürmezdi doğrusu. Annemde çok güzeldi, ama Ceyda kadar dikkat çekmezdi. "Tatlım ne bu halin, gözlerin kızarmış." Gözlerine takılı kaldım bir süre. Mavi gözler. Mavi kelebek. Mavi vosvos. "Arabam." Dedim gözlerimi dehşetle açarak...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE