8.BÖLÜM

2198 Kelimeler
Sabah Cemil'in telefonuyla uyanmıştım. İstanbul'da olduğumu söylediğimde buluşmak istemişti. Bende apar topar evden çıkıp yollara düşmüştüm. Babam gece geç gelmiş, sabahta erken çıkmıştı. Onu arayıp arkadaşımla buluşacağımı söyledim. Şimdi takside buluşacağımız kafeye doğru gidiyordum. Akşam gelen o garip telefondan sonra içime bir sıkıntı çökmüştü. Rahat edemeyip polisi aramıştım. Benim yaptığım anlaşılırsa fena faka basardım doğrusu. Ama nerden öğreneceklerdi. Onca kişinin arasında, orda olmadığım halde beni mi bulacaklardı. Eminim bunu o ukala bile anlamazdı. Bence hala bir yerlerde Giray'ın canını yakmanın peşindedir. Yine onu fazla düşündüğümü anlayıp taksinin durduğu yere baktım. Kafeye gelmiştim. Parayı verip taksiden indim. Hava daha temiz ve hafif rüzgarlıydı. Saçlarımın rüzgarla dansı beni gülümsetti. Bugün kendimi daha iyi hissediyordum. O pisliği düşünmek bile moralimi bozamıyordu. Kafeye girip etrafa bakındım, Cemil daha gelmemişti. Kafe daha çok yaşıtlarımla doluydu. Özenle döşenmiş kafe ağzına kadar doluydu. Rengarenk masaları, duvar kağıtları, bir de cıvıl cıvıl avizeleri vardı. Duvarlara konulmuş raflar vardı. Kitaplarla doluydu. Girişin sağ tarafında kocaman sahnesi vardı, galiba canlı müzik yapılıyordu. Genelde öğrencilerin tercihi olan uygun bir yerdi anlaşılan. Ama ben hiç bu taraflara gelmediğim için burada böyle yerler olduğundan bir haberdim. Ama atmosferi güzeldi, kesinlikle tercihlerimin başını çekecek bir yerdi. Cam kenarında oturan iki kız hesabı ödeyip kalktığında oraya doğru yürüdüm. Garson masayı temizlediğinde oturmam için yol verdi. Masaya oturup manzaraya baktım. Yeşilliklerle dolu koca bir tarla çarptı gözüme. Enfes bir manzaraydı ve kesinlikle çok güzeldi. "Hoşgeldiniz, ne alırsınız?" Garsona baktığımda "şimdilik su, bir arkadaşımı bekliyorum" dediğimde başını sallayıp yanımdan ayrıldı. Tekrar manzaraya döndüğümde arkamdan gelen sese döndüm. Cemil bütün sevecenliğiyle gülüyor bana doğru geliyordu. Yerimden kalktım. Yanıma geldiğinde sıkı sıkı sarıldık. Ne tuhaf değil mi? Bir kaç gün önce tanıdığım bu çocuğu çok sevmiştim. "Ya kusura bakma, son dakika bir işim çıktı geciktim." Yerime oturdum, oda karşıma geçti. "Abin mi yine." Bıkkınlık soludu. "Malesef, varlığı bir dert, yokluğu yara." Konuşmak istemediği belliydi, bende üzerine gitmedim. Kahvaltı etmemiştim o nedenle kahvaltı söyledim. Cemil kahve söylemişti. Başlarda havadan sudan, bodrumdan konuşmaya başladık. Konu bir şekilde Kağan'a gelmişti. Ya da ben ona getirmek istemiştim bilmiyorum. Ona konuyu üstün körü anlattım. Adını söylemedim, hoş bende telaffuz etmek istemiyordum ya, neyse. Gelen kahvaltımı yaparak devam ettik. Cemil kahvesini yudumluyor, bütün dikkatiyle beni dinliyordu. Yüzünün ifadesi bile değişmiyordu. Çattığı kaşları bana onu hatırlatmıştı nedense. Karşımda oturanın Cemil olduğunu bilmesem o diyecektim yani. "İşte böyle, sürekli aklıma geliyor. Hayır o aklıma geliyor, ben benden gidiyorum. Nasıl bir etkidir ben anlamadım. Adam beni bir sözüyle paramparça ediyor ama aklımdan da çıkmıyor. İşin tuhaf tarafı, ondan bir türlü nefret edemiyorum. Evet çok kızıyorum beni kullanmasına, hatta canım yanıyor ama sanki gün atlıyor ve ben hepsini hazmetmiş oluyorum. "Cemil imalı bir bakış attı , dudağının kenarı yukarıya doğru kıvrıldı. " İlk görüşte aşk olmasın" demesiyle lokmam boğazıma kaçtı. Eş zamanlı öksürük tutmuştu. Önümde duran su bardağını kafama dikip nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Cemil'e baktığımda hala gülüyor oluşuna" çüş"deyiverdim. Yan masalardan bir kaç kişi bize dönünce utandığımı hissedip kendimi toparladım. " Saçmalama Cemil, dünyada bir tek o hercai kalsa, yine de ona bakmam. Kaldı ki ben aşka inanmam. " Cemil'in ağzı o şekline girerken, söylediğim sözleri tartma gereği duydum. "Ne biçim büyük konuştun, kızım varya sen bu adama aşık olacaksın, heh buraya yazıyorum. Hercai diyorsun birde, adama lakap bile takmışsın." Hakikaten ya, hercai derken ben onun o gece polisler peşimizdeyken beni bırakıp geç gelmesini, sözünde durmamasını kast etmiştim ama hercai hikayesini de biliyorduk yani. Yok canım, daha neler. Aşka inanmıyorum diyorum ama içten içe de aşık olmaktan acayip korkuyordum. "E bir adı vardır herhalde, bakarsın tanıyorumdur." O kadar anlattıktan sonra adını söylemekte bir sakınca yoktu, hem nereden tanıyacaktı. "Hiç sanmıyorum ama söyleyeyim. Adı..." & Genç adam yerinde duramıyordu. Enes'le her zaman takıldığı mekanda bir ileri bir geri mekik dokuyordu. "Kim lan, kim aradı polisi. Orada senelerdir yarış yapıyoruz bir kere bile polis gelmedi. Kim yapmış olabilir." Enes tahmin ediyordu ama söyleyemiyordu. Kağan ondan Nil'in numarasını bulmasını istemişti. Enes için numara bulmak zor değildi. Öyle de olmuştu. Ama Nil'i arayıp onu durdurmasını istemişti. Kendi gelmediği gibi poliside arayanın o olduğunu tahmin ediyordu. Yoksa yarışa gelenlerden kimse böyle bir şeye cesaret edemezdi, kaldı ki o yarış pisti şehrin bir ucunda kalıyordu. Seslerden rahatsız olacak ev ya da iş yeri de bulunmuyordu o civarda. "Ya ben tahmin ediyorum ama." "Aması ne, kim olduğunu söyle gidip alalım ifadesi, yarışı ihbar etmenin ne demek olduğunu öğretelim o piç kurusuna." Enes'te bundan korkuyordu. Eğer gerçekten Nil aradıysa, Kağan'ın öfkesinden nasibini alabilirdi. "Söyle lan." "Ya benden bir numara istedin ya, ben onu buldum ama yarışa girmeni istemediğim için ona söyledim. Gelip seni durdursun diye ama o gelmedi, galiba polisi de arayan oydu." Kağan yüzünde tek bir mimik oynamazken, Enes'in yüzüne bakakaldı. Genç adam damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Bir anda Enes'in yakasına yapıştı. Enes'i oturduğu yerden kaldırıp duvara dayadı. " Ulan ben sana numarayı bul dedim, gidip aramı dedim lan." Dişlerini sıkıyordu. Enes korkuyordu, arkadaşını tanıyordu. Birazdan yüzüne yiyeceği yumruğu da biliyordu. Ama kötü bir niyeti yoktu. Sadece her zamankinden çok daha tehlikeli olan o yarışa girmesini istememişti. Ama Kağan her zamanki gibi kimseyi dinlememiş ve yine bildiğini okumuştu. Zaten bir gün bu hız tutkusuna dur demezse, o şerefsiz Giray yüzünden ölecekti. "Kağan, vallahi ben sadece haber vermek için.." "Kes lan, ne zamandan beri işimize kız karıştırıyoruz. Hem onun beni durduracağını nerden çıkardın." Enes "yüzünden" dediğinde Kağan'ın elleri gevşedi. "Ne diyorsun lan" dedi Kağan, sesi alçalmış, bakışlarını kaçırmıştı. Enes yakasını düzeltip duruşunu düzeltti. "Sen ne zamandır bir kızın peşinde bu kadar dolanır oldun. Tuğba gittiğinden beri bir kıza selam vermişliğin bile yok senin. Tutuyorsun birde benden kız numarası bulmamı istiyorsun." Kağan tekrar yapıştı yakasına. Bu defa güçlü bir yumruk savurdu yüzüne. Tuğba denildiği zaman kendini kaybediyordu. "Sen mi karar veriyorsun lan buna, o kızın numarasını Giray için istediğimi söylemedim mi lan." Enes çenesinin sızısıyla gözlerini yumdu. Canı yanmıştı ama bu önemli değildi. Önemli olan Kağan, onu çıktığı yola geri getirecek birini bulmuştu ve onu inkar ediyordu. Giray bahaneydi, asıl nedenin bu olmadığı gayet açıktı. " Numarayı ver "dedi Kağan." Bunun hesabını soracağım. " & Çalan telefonumla konudan uzaklaşmıştık. Telefonu açıp kulağıma koymamla bir kükreme sesi gelmişti. " Nerdesin. " Gözlerim irice açılırken sesi tanımıştım." Siz kimsiniz "diye gevelemiştim. Sesi öfke doluydu ve en iyisi öylemiş gibi yapmaktı. " Salağa yatma, nerdesin dedim. "Yüzümü toparlayıp sesimi düz tutmaya çalıştım, zira elim ayağım titriyordu. "Yanlış aradınız sanırım, iyi günler" diyip telefonu bir çırpıda yüzüne kapattım. Cemil'in anlamaz bakışları altında bir bahane bulup babamın yanına gitmek istedim. Sanki güvende değilmişim gibi hissediyordum. Telefon tekrar çalmaya başladı. Yine arıyordu. Meşgule verip telefonu sessize aldım. "Cemil, şey ben kalkayım. Babamın yanına gitmem lazım." Sözlerimle ayaklanmıştım. Oda kalktığında üzerimdeki anlamsız tedirginliği hissetmiş gibi bakıyordu. "Bir sorun mu var, yüzün kireç gibi." Başımı hızla iki yana salladım. "Bir sorun yok, ben seni ararım hadi görüşürüz." Kısaca sarılıp hızlı adımlarla kafeden çıktım. Yolun kenarında taksi beklerken elimdeki telefonum tekrar titredi. Arayan yine oydu. Bu sırada gelen taksiye el ettim. Taksi durduğunda etrafıma bakındım. İnanılmaz bir korku vardı üzerimde. Alt tarafı nerde olduğumu sormuştu, ne vardı bu kadar gerilecek. Adam telefondan çıkmayacaktı ya. Adresi verdiğimde taksi hareket etti. Mesaj gelmişti. Titreyen ellerimle mesajı açtığımda nefesim yavaşlamıştı. Bu telefon açılıncaya kadar, ya da mesajıma dönünceye kadar ensendeyim mum ışığı. Eğer gece odana girmemi istemiyorsan, bana geleceksin. Amma destekli sallamıştı yani. Mesajına gülüp telefonun kilidini kapattım. Babamın iş yerine geldiğimde taksiye parayı verip indim. Devasa büyüklükte olan kapıdan geçtim. Hızlı adımlarımı babamın ikinci katta duran ofisine çevirdim. Parlak zemin ayağımın altından kayarken, merdivenlerin uzaklığına lanetler ediyordum. Çalışanları baş selamıyla geçiştirirken nihayet merdivenlerin yanına gelmiştim. Bir eziyette bu yirmi basamağı teker teker çıkmak olacaktı. Korkuluğa tutunup önce gözümü çıkacak olduğum merdivelere alıştırmaya çalıştım. Baktım, olacak gibi değildi. Zangır zangır titriyordum. Alt tarafı aramıştı. Tabi birde mesaj. Neden korkuyordum. Sesimin çıkabildiğine bağırdım. "Baba." Gözlerimle merdivenlerin başında görünmesini beklediğim babamdaydı. "Baba." Yine görünmemişti. "Nil." Arkamdan gelen sesle çığlık atarak zıpladım. "Sakin ol." Elimi kalbimin üzerine bastırdım. Bir an nefesim duracak sanmıştım. "Ferhat" dedim soluk soluğa. "Babam nerede." "Çıktı o geç gelecekmiş." Omuzlarım düşmüştü. Eş zamanlı telefonum titreyince aklımı yitirecektim. Ekranda tanıdık bir isim görmem beni rahatlatmıştı. "Elçin." Sesim sorar gibi çıkmıştı. "Nil bize gelsene." "Olur hemen geliyorum."Telefonu yüzüme kapatıp hızlı adımlarla çıkışa yöneldim. Bir an aklıma param olmadığı gelince geri döndüm. Bütün paramı bitirmiştim. Ferhat bana sinsi sinsi sırıtıyordu." Ben bırakayım mı seni"dedi gülerek. "Çok mu komik canım, ne gülüyorsun." "Kızma ama domates gibi olmuşsun." Ellerimi yanaklarıma götürdüm. Sanki yanağımdaki silinebilecek bir şeymiş gibi silmeye çalışıyordum. "Hadi gel." Ferhat'ın peşine düşmüştüm. Arabalardan birine binip yola çıkmıştık. Üzerimdeki anlamsız gerginlik devam ederken, onun bir daha aramamasına apayrı gerilmiştim. Umarım peşime düşmezdi. Yol bittiğinde yine aynı tedirginlik ve yine aynı hızla arabadan indim. Elçin'i kapıda gördüğümde bir anda rahatlamıştım. Boynuna atlayıp sıkı sıkı sarıldım. "Ne oluyor bal küpü, ne bu halin." Ayrıldığımda eve girdim. Sema teyze "Nil hoşgeldin kuzum" dediğinde ona da sarıldım. Kendimi lavaboya attığımda elime yüzüme soğuk suyu çarptım. Manyak herif ya, hala titriyordum korkudan. Biraz sonra Elçin'in odasına geçip yatağa oturduk. Ona az önce olanları anlattığımda bana katıla katıla gülmeye başladı. "Ya bal küpüm, ne var bunda bu kadar korkacak." Elimi dizine vurup kaşlarımı çattım. "Elçin aşk olsun, resmen benimle dalga geçiyorsun." Elçin gülüşünü durduramıyor, bana kendini ifade etmeye çalışıyordu. "Ya tamam tamam kızma, ama çok komik." Kollarımı göğsüme bağladım. Ben korktum diyorum, o gülüyor. Kafamı başka tarafa çevirip sakinleşmesini bekledim, biraz daha gülerse basıp gidecektim ama param yok. Muhtemelen babam sabah bırakmıştır ama ben Cemil'in yanına gideceğim diye alelacele çıkmıştım evden. "Tamam gülmüyorum" diyerek bana sarıldı. Sonunda sakinleşmişti. Sesini açtığım telefonum çalmaya başlamıştı. Sakince telefonu elime almamla hızla fırlatmam bir olmuştu. "Yine arıyor." Kendimi geri çekerek duvara iyice yapıştım. Elçin telefonu attığım yerden alıp "kız telefon çalıyor, çocuk telefondan çıkmayacak ya" dediğinde beni rahatlatacağını umdu ama öyle olmadı. "Sen onun sesini duymadın tabi, Allah'm kalbim duracak ya. Sen aç akıl küpü, deki Nil öldü, az önce gömdük." Elçin bana 'ciddi misin' bakışı atıyordu. Telefonu açtığında parmağımı ısırıyordum. "Alo." Karşı tarafı dinlerken yüzü gayet sakindi, ne konuştuğunu merak ederken, sesi hoparlöre vermesini işaret ettim. "Numarayı tanımıyor o yüzden cevap vermiyor, söyler misin telefonu alsın" dediğinde kibarlıktan kırılacak sesine gözlerimi irice açmıştım. Biraz önce hayvan gibi kükreyen sesiyle beni korkudan tir tir titreten çocuk şimdi sanki o değilmiş gibiydi. Elçin "yanımda zaten, veriyorum" diyerek telefonu bırakıp odadan çıktı. Yatağın üzerinde duran telefonla bakışıyordum. Elime alacağım sırada "korkma bir şey yapmayacağım, şimdilik" dedi. Gel de al şimdi. "Ne istiyorsun" dedim hala telefonu elime almamıştım. "Konuşmak" dedi tehditvari. "Konuş dinliyorum." "Yüz yüze" dediğinde alt dudağımı ısırmaya başladım. Sesinden korkuyordum, bir de yüz yüze gelsek öleceğim heralde. "Çıkamam kusura bak bir zahmet, başka bir şey yoksa kapatıyorum." Bir şey söylemesine izin vermeyip telefonu yine yüzüne kapattım. Hemen mesaj gelmesine şaşırmıştım. Bu telefonu bir daha yüzüme kapatırsan bunu ödersin. Çok kızmışa benziyordu. Kimin umurunda, karşıma çıkmasın, aramasın benim için yeterli... *** 3 gün sonra... Tamı tamına üç gün boyunca telefonun başında bekledim. Aramadı. Karşıma çıkmadı ki, zaten nerden bulabilirdi beni. Gerçi telefon numaramı bulmuş olması, adresimi bulabilir olduğunu düşündürmüştü bana ama olmamış belli ki, bulamamış adresimi. Bu iyiydi, yani iyi olabilirdi, aramasını beklemiyor olsaydım. Ne olmuştu bana. Resmen üç gün boyunca beni aramasını bekledim. Gece uykularım bölündü resmen. Hatta kendim aramayı bile düşündüm. Zaten aklımdan çıkmıyordu, şimdi iyice aklıma yerleşti. Öncede aklımdan geçiyor selam vermiyordu, şimdi hiç oralı olmuyor. Sanki beynimin orta yerine oturmuş, sürekli beni izliyor, acaba onu arayacakmıyım diye imalı bakışlar atıyordu. Benimse ona devire devire gözlerim şaşı olacaktı. Akşam olmuştu, babam yine yoktu. Evin içinde bir o yana bir bu yana derken heryeri silip süpürmüştüm. Temizleyecek yer kalmadığında kendime makarna yapmış bulaşık çıkarmıştım. Makarna mı dalgın dalgın çatallarken telefonum çalmaya başlamıştı. Çatalı elimden bırakıp koşarak salona geçtim. Sehpanın üzerinde duran telefonumla uzaktan bakışırken ağzımı silip yavaş yavaş yaklaşmaya başladım. Tam elime alırken arama cevapsıza düşmüştü. Gerçekten bahtsız bedeviyi geçtim. Hayır üç gündür arayacak diye telefonu yanımdan ayırmadım, tam temizliğim gelmişken arasın, bu bahtsızlık değilde ne? Birde onun telefonlarını açmayan, aradığında yüzüne kapatan ben, şimdi deli gibi aramasını bekliyordum. Tam aramışken açamamakta olacak şey değildi. "Ne oluyor bana ya, hayır ne oluyor yani." Resmen dengemi alt üst etmişti. Telefonu yerine bırakıp mutfağa geçtim. İştahımda kaçmıştı. Bulaşıkları makineye yerleştirip kafamı dağıtmaya çalıştım. Odama geçip kısa bir duş aldım. Ardından hazırlanıp babamı aramaya başladım. " Biliyorum prensesim biliyorum, ama çok üzgünüm işler çok yoğun, bu gece film izleyecektik ama ben geç geleceğim galiba." Yüzüm asıl asılmıştı. Babam döndüğümüzden beri işleriyle uğraşıyor eve geç geliyordu. "Tamam baba, ben dışarı çıkabilir miyim?" "Nereye gideceksin." "Bilmiyorum Elçin'le buluşurum herhalde sıkıldım evde." "Tamam canım beni habersiz bırakma, seni seviyorum, dikkat et." Telefonu kapattığımda öylece oturmuştum. Canım sıkılıyordu. Yapacak bir şeyimde yoktu. Çantamı koluma taktım. Babamın bıraktığı günlük harçlıklarımın hepsini aldım. Elçin'in evi bir kaç sokak aşağıdaydı. Işıkları kapatıp evden çıktım. Hava kararmıştı. Yürüyerek sokaktan çıktım. Hava serinlemişti. Rüzgarın sesini bastıran motor sesi kalbimi titretmişti. Uzaktan geliyordu sesi ama yine de anlamsız bir heyecana kapılmıştım. Sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Motor sesi bana doğru yaklaşıyor, bu da beni daha fazla heyecanlandırıyordu. Uzaktan motor görüş açıma girmişti. Simsiyah motor bana doğru geliyordu. Yaklaştıkça içimden onun beklediğim kişi olmasını diliyordum. Motor yanıma doğru gelip yavaşladı. Siyah kaskını kafasından çıkardığında yüzümde bir tebessüm oluştu. "Mum ışığı." Dedi sorar gibi. "Atla bakalım, biraz konuşalım" dediğinde ise nefesimi tutmuştum. Konuşmak mı? Ne konuşacaktık ki? Yeni farkettiğim motorun koluna asılı kaskı bana uzattı. "Kaçacak yerin yok" derken sesi de yüzü gibi ifadesizdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE