13/son

4980 Kelimeler
Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.    Bugün attığım dördüncü bölüm.       Bölüm başkarakterin ağzından.    ☣    A.G.Sahibi: Eve gelmedin hâlâ.    A.G.Sahibi: Baban, seninle bu kadar uzun ne konuşuyor olabilir ki?    A.G.Sahibi: Eğer başın beladaysa, baban bir açığını yakaladıysa bire bas.    A.G.Sahibi: Baban seninle özlem gideriyorsa ikiye.    A.G.Sahibi | Yazıyor...    Bora Ataberk: 3   A.G.Sahibi | Çevrim içi    Bora Ataberk: Bardayım ve arkadaşlarımla özlem gideriyorum.    A.G.Sahibi: Babanla konuşmanız bitti yani?   Bora Ataberk: Aslında bitmedi, yarım kaldı.   Bora Ataberk: Bir davete katılacaklarmış, ondan dolayı annem acele etti. Babamda "Sonra konuşuruz." deyip gitti.   A.G.Sahibi: Sen de kendini bara attın?   Bora Ataberk: Uyuyordun. Geç uyanırsın diye düşünüp tatilime neşe katmak istedim.   Bora Ataberk: Hem zaten beş gündür çok yorulmuştum, senin yüzünden hobilerimi de bulamıyordum.   A.G.Sahibi: Zehir mi ettim tatilini?   Bora Ataberk | Yazıyor...   Bora Ataberk | Çevrim içi   Bora Ataberk | Yazıyor...   Bora Ataberk: İyi misin?   Bora Ataberk: Niye her cümlenin sonuna soru işareti koyuyorsun?   A.G.Sahibi: Çok düşünmekten beynim eror vermiş olmalı... ●İletilmedi.   A.G.Sahibi: İyiyim sadece başım ağrıyor.   Bora Ataberk: Normal bir kız olsaydın "regl misin?" diye sorardım,   Bora Ataberk: Ama soramıyorum...   Bora Ataberk: Çünkü öyle dönemlerde böyle problemlerin olmadığını hatırlıyorum.   Bora Ataberk: Duygusallığın "d" si yok sende. | Görüldü.    A.G.Sahibi | Yazıyor...   A.G.Sahibi: Sonra konuşalım m?   A.G.Sahibi: Ne ben senin ortamının içine edeyim, ne de sen benim başıma daha çok yük ol.   Bora Ataberk: O zaman sana tekrar iyi geceler.   A.G.Sahibi: İyi geceler...    A.G.Sahibi | Çevrim dışı    Bora Ataberk: Ağrı kesici almayı unutma.   ⏱⏱   "Belki de sadece bir gecelik bir şey yaşamışızdır."   Savaş'la aramda geçenleri sınırlandırmaya çalışıyordum. Bir şeyler olduğunu kabullenen beynim, şu anda durumu aza indirgemeye çalışıyordu. Varsa bile; bir şeyler yaşamışsak bile, bu şeyin tek gecelik bir şey olduğunu söylüyordu bana.   Pekâlâ, bunun imkanı yoktu. Defalarca kez demişti Savaş. Yani bir gecelik bir şey olma ihtimali; benim hafızamın tam şu anda geri gelme ihtimalinden bile azdı.   Bakışlarımı önümdeki açık bilgisayar ekranından çekip odamda gezdirmeye başladım. Bora bu gece gelmezdi. En son bir saat önce konuşmuştuk, onda da gecenin uzun olacağını anlayabilmiştim. Onun için bu gece bir hayli uzun olacaktı.   Görüş açıma giren televizyonla gerildim. Bora beş gündür ne zaman odama girse hep televizyon izliyor numarası yapıyordum. Arka planda Savaş'la olanları düşünürken, Çelebi olayında nerede olduklarını algılamaya çalışırken; bunlardan hiçbirini lanse etmiyordum ona.   Yalan söylemek kendimi kötü hissettirmişti. Başlarda umursamasamda hislerini, zamanını çaldığımı düşündükçe üzülüyordum. Onun bir saat önce dediklerinde takılı kalmıştım. Çıkamıyordum oradan. Hobi hobi diye verdiği tatilin içine etmiştim.   Başımı yatak başlığına yaslayıp önümdeki diz üstü bilgisayara baktım. Bir yandan Bora vuruyordu bir yandan Savaş. İkisinde de olaylara tek yönlü baktığım için durumu çözemiyordum. Bora'nın canını sıktığımı son mesajlarından anlasam da; Savaş'la nerede nasıl bir araya geldiğimi çözemiyordum.   Sevgilim Uraz ise ne diye abisiyle bir geçmişim vardı?   Sanırım iki yılda zihnimi en çok yorduğum gün, bugündü. Bora'nın sabahtan beri yok olmasını fırsat bilip bir sürü şey araştırmıştım. Ama bulduklarımın hiçbiri, işe yarayacak cinsten şeyler değildi. Bir adım ileriye hiçbiriyle gidilmezdi.   Sıkıldığımın ve gerçekten başımın ağrımaya başladığının bilincine varınca dizlerimin üstündeki bilgisayarı kaldırıp yatağın diğer tarafına koydum. Yorganı üzerimden kaldırıp yatağın içinden çıktığımda sendeler gibi olmuştum. O kadar saattir yataktaydım ki, bu çok normal gelmişti.   Zor bela dengemi toparlayıp odamın kapısına ilerlemiş, yarı baygın bedenimle kapıyı açıp odadan çıkmıştım. İçki içmediğim hâlde kendimi sarhoş gibi hissediyordum.   Düşünceler bir süreden sonra o kadar yoğunlaşmıştı ki zihnimde; kafamın kazan olmasına neden olmuşlardı.   İkinci katın merdivenlerinin başına geldiğimde durdum. Başım istemsizce üst kata dönmüştü. Bora çatı katında takılırdı genelde. Odası bu katta da olsa oradan çıkmazdı. Bunun birinci nedeni çalışma odasının orada olmasıyken ikinci nedeni tuhaf bir atmosferi olmasıydı. Çalışma odasının yanındaki oda kapalı renklerle döşenmişti. Çatı katı olduğu için oda basıktı. Aşağıya doğru inen duvarına projeksiyon vurur, dizi izlemek için güzel bir hâle getirirdi o odayı. Yerdeki yastıklar, ortamda bulunan küçük pencere ve projeksiyon... O oda hem dizi izlemek hem de kitap okumak için harika bir alandı.   Pek uğramasam da, ilgi çekici olduğunu söyleyebilirdim.   Bana dizi izlemek zaman kaybı gibi gelirdi. Kitap okumakta. Kitap okumaktan kastım roman. Roman okumak zaman kaybıydı benim için.   Buna rağmen birçok kitabın konusunu biliyordum. En olmadık detaylar aklımdaydı. Zihnimde o kadar gereksiz bilgiler vardı ki kendime şaşırıyordum. Ne diye bu kadar çok kitap okumuştum geçmişte?   Başımı bilmiyorum manasında sallayıp arkamı döndüm. Merdivenleri tek tek inip mutfağa yöneldiğimde dış kapıdan gelen sesler dikkatimi çekmişti. Başım istemsizce o tarafa doğru döndüğünde sesin ne sesi olduğunu algımaya çalıştım.   Başta sadece birkaç yumruk sesi, ardından kilite vuran demir sesi kulaklarıma dolduğunda gülümsemiştim. Bora yine sarhoş olmuştu...   Yönümü değiştirip kapıya döndüm. O tarafa doğru yaklaşırken duyduğum homurdanmalarla, yüzümü buruşturdum. Aklımda buraya tek mi geldi sorusu peydah olurken canım sıkılmıştı. Sarhoş sarhoş araba kullanma ihtimali aşırı korkutucuydu.   Kapıya ulaştığımda derin bir nefes çektim içime. Şu anda yürüyebildiğimi görürse bir tık aramız açılabilirdi. Ama yine de onu dışarıda öylece bırakamazdım. O yüzden kapının koluna elimi yerleştirip, kolu aşağıya indirdim. Bora'yı eve almak için araladığım kapı, üzerine düşen ağırlıkla tam açıldığında şaşkınlıkla yere düşen bedene bakmıştım.   "Neden bütün yükünü kapıya verdin?"   Şaşkınlıkla konuşup bedenini içeriye iterek kapıyı kapatmıştım. Onun yanına ulaşınca hemen yere eğilmiş, bir şeyi var mı diye kontrol etmeye başlamıştım.   Düşmesini umursamadan giyindiği cekete sıkı sıkı sarılıp gözlerini yumdu. "Çok soğuk." dediği şeyin bende hiçbir karşılığı yoktu.   Bugün hava soğuktu, evet. Ama Bora kalın giyinmişti. İçinde kazak, üstünde hem hırka hem de deri ceket vardı. Deri ceketin dışına attığı şapkadan hırkayı çıkarmadığını teyit ettiğimde ona doğru eğilip ceketini sardığı ellerinin üstüne elimi yerleştirdim.   Görüş açıma yakından giren kıyafetleri, olduğundan daha koyu renkteydi. Yüzünde herhangi bir ıslaklık göremesem de giyindiği koyu yeşil kazağın nemli olduğunu görebiliyordum. Elimin altındaki eli ise olması gerekenden çok daha soğuktu.   "Suya mı düştün?"   Sorduğum soruyla eş zamanlı olarak gözlerine bakmıştım. Onun ise benden ziyade elinin üstündeki elime baktığını gördüm. Belki elim sıcaktır bu da onu rahatsız ediyordur diye elimi çektiğimde bana bakmıştı.   Baygın bakışlarıyla başını sallayarak beni onayladığında yerimden kalkmak için hamle yaptım. Bu hamlem koluma sardığı eli yüzünden başarıya ulaşamadı. Ateş ölçer getirmem gerekiyordu, ateşine bakıp otuz beş dereceden düşükse doktoru aramam; hipotermi geçirdiğini söylemem gerekiyordu. Ama Bora gözlerimin içine gitme der gibi bakarken bu gereklilikleri yerine getirmek oldukça zordu.   Hem sarhoş hem de hasta olması canımı sıkıyordu...   "Üşüyorum Hüma."   Kolumdaki elini elime kaydırdığında oraya bakmıştım. Yeni yeni mi morarmaya başladığını bilmediğim elinde gezdirmiştim bakışlarımı. Eğer hipotermi geçiriyorsa yüksek ihtimalle az sonra zihninde Hüma'da kalmayacaktı. Bulunduğu yeri, karşısındaki kişiyi tanımamaya başlayacaktı.   Müdahale edilmesi gerekiyordu.   "Bora iyi değilsin."   "Dışardaki havuza düştüm."   İçine giren ürpertiyle ağzından zar zor çıkmıştı kelimeler. Elimdeki eli sıklaşmaya başladığında, soğuk artık her bir yanını kaplamıştı. Muhtemelen ikinci aşamaya geçiyordu. Ateş ölçeri boş verip ceketinin cebine attım elimi. Cebin fermuarını aşağıya çekip içinden telefonu aldığımda bir elim hâlâ onun elindeydi.   112'yi arayıp kulağıma dayadım telefonu. Hiç aile doktorunu bulmakla uğraşamazdım şu an. İyi değildi ve hastanede müdahale edilmesi gerekiyordu.   Arama kısa sürede onaylandığında karşımdaki kadına derdimi anlattım ve adresi verdim. Hemen ambulans yönlendireceğini söylemişti. Telefonun ekranını kapatıp elimi Bora'nın elinden çektim. Başta izin vermese de zorla yapmıştım bunu.   Ceketini çıkarmak için elimdeki telefonu yere koymuştum. Biraz daha bedenin üst kısmına yaklaşıp ellerimi ceketine sararak doğrulmasını işaret ettim. Soğuk soğuk diye itiraz da etse, en sonunda dinlemişti beni. Evin ısısı yirmi derece olduğu için bir daha ayarlarla oynama gereği duymadan hırkasına yöneldim bu sefer. Bunu da çıkartıktan sonra gider odasından kazak getiririrdim ona. Islak ıslak yatmamalıydı.   Ellerimi hırkasının kapşon kısımlarının biraz altına yerleştirdiğimde tir tir titreyen vücudunu es geçemeyen Bora, elimin üstüne yerleştirdi elini.   Kaşlarımı çatıp ona baktığımda tekrar üşüdüğünü söylemişti. Gözlerindeki çaresizlik ifadesi çatılan kaşlarımın inmesine, gözlerimin dolmasına neden oldu.   Bakışlarımı kaçırdım. Kendime gelmeye çalışarak bunu onun iyiliği için yaptığımı hatırlattım kendime. Bir kez daha hırkasını çıkarmak için hamle yaptığımda sağ elimi eliyle hırkasından çekmişti.   "Bora, yapma."   "Üşüyorum... Çok üşüyorum."   Hipotermiye en iğrenç gelen şeylerden biri alkoldü ve o da Bora'da şu an oldukça fazla vardı. Soğuk nefesine eşlik eden alkol kokusu yüzüme çarptığında gözlerimi yumdum. Normal tarafım "Çek vur şunu, ölmek istiyorsa ölsün!" diye bağırırken; anormal tarafım ise onun için çabalamak istiyordu. Hem de şu anki anlayışsızlığına rağmen.   Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştığımda yanağımda hissettiğim elle ürpermiştim. O şeyin soğukluğu tenime mühürlenmeden önce, gözlerimi aralayıp Bora'ya baktığımda yanağımdaki eliyle beni kendine çektiğine şahit olmuştum.   Bir şey söyleyeceğini sanıp onu engellemezken yüzlerimizi hizaladığında, eliyle kavradığı elimi de göğsünün üstüne yerleştirmişti. Ne olacağını yavaş yavaş kavrayan beynim, kalbim yüzünden düşündüğüm şeye ihtimal vermiyordu. Mantığıma bulanan duygularım "Bora yapmaz." diye bağırırken dudaklarımın üstünde hissettiğim baskıyla duygularıma içimden küfür etmiştim.   Bora beni öpmeye kalkıştığında bunu durdurmam gerekirken kalbimin arkadaşlık ilkesi bu olaya ihtimal bile vermemişti. Sonuç; mantığını dinlemeyen Kumru'nun dudaklarında arkadaşının dudakları vardı!     ━━━━━━ Dırırı dırırı dırırı dırı (şiir fon müziği dhdkjd)    Neysem ne diyorduk?    Kumru'nun devamlı geçmişini düşünmesi?   Bora'nın sondaki hamlesi?    Bora?    Kumru?    Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?    Seviliyorsunuz .   Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.    hayal is coming.       Bölüm texting.    ☣   Kumru Hanzade: Daha ne kadar orada bekleyeceksin Erdem?   Erdem Çelik: Savaş Bey ne zaman "Çekil!" derse, o zaman çekilirim.    Kumru Hanzade: Bey?   Kumru Hanzade: Ona ilk defa şu an böyle hitap ettin, şaşkınım.   Erdem Çelik: İşimin ciddiyetini başka türlü anlamıyorsun Kumru.   Kumru Hanzade: Ciddiyet?   Kumru Hanzade: Bütün gün arabada oturup yemek yiyerek, dizi izliyorsun.   Kumru Hanzade: Sonrada işinin ciddiyetini emri veren kişiye hitap şeklinle mi anlatmak istiyorsun?   Erdem Çelik | Yazıyor...   Erdem Çelik | Çevrim içi   Erdem Çelik | Yazıyor...   Erdem Çelik: Sen onu bunu geçte gel bana doğruyu söyle, aşk acısı çekiyorsun değil mi?   Kumru Hanzade: Efendim?   Erdem Çelik: Aşk diyorum, acı diyorum.   Erdem Çelik: Okuman yazman yok mu?   Kumru Hanzade: Yazdığın şeyi okuyabildim ama anlayamadım Erdem.   Kumru Hanzade | Yazıyor...   Erdem Çelik: Yaklaşık üç yıldır Bora'yla birlikte yaşıyordunuz, evleri ayırdınız.   Kumru Hanzade | Çevrim içi   Kumru Hanzade | Yazıyor...   Erdem Çelik: Normalde bizimkilerle mevzuyu uzatırsın sandım ama uzatmadım. Bir gece de istedikleri şeyleri eline verip, iletişimi kopardın.   Kumru Hanzade | Çevrim içi   Erdem Çelik: Kesin kendin hakkında bilgi sahibi olunca içine kurt düştü.   Erdem Çelik: Eski sevgilini aldatmış gibi hissettin.   Erdem Çelik: Keşke abi tavsiyesi dinleseydin de, Bora'ya bunu yapmasaydın.   Kumru Hanzade: Sahi bizim aramızda kaç yaş var?   Erdem Çelik: Bora'yla senin aranda mı?   Erdem Çelik: Yıllarca aynı evde yaşadınız, bunu bilmiyor musunuz?   Kumru Hanzade: Ondan bahsetmiyorum, senden bahsediyorum.   Kumru Hanzade: Kaç yaşındasın?   Erdem Çelik: Ben 27 yaşımdayım.   Erdem Çelik: Ama senin bunu çoktan öğrenmiş olman gerekiyordu. Gelmedi mi kim olduğumuzla ilgili dosya eline?   Kumru Hanzade: Geldi ama okumadım.   Kumru Hanzade: Okumayı da düşünmüyorum.   Erdem Çelik: Geçmişinden kaçıyorsun?   Kumru Hanzade: Belki de.   Erdem Çelik: Yeni evine taşınmadan önce son kez Savaş'ın evine geldiğinde bana bir şey sormuştun, hatırlıyor musun?   Kumru Hanzade: Geçmişte bağımlı mı, yoksa satıcı mı olduğumu sormuştum.   Erdem Çelik: Sana bağımlı olduğunu söylemiştim.   Kumru Hanzade: Sonrada bunun aramızda kalmasıyla ilgili bir sürü yeminler ettirmiştin.   Erdem Çelik: Evet.   Kumru Hanzade: Ne olmuş o soruya? Neden şimdi bu konuyu açtın?   Erdem Çelik: Varlıklı bir ailenin çocuğusun. Bağımlısın dedim diye kendini orta gelirli, sorunları olan bir ailenin çocuğu olarak görme isterim.   Kumru Hanzade: Zengin bir ailenin sorunlu bir çocuğu olduğumu söylediğin için teşekkür ederim.   Erdem Çelik: Bir de şey var...   Kumru Hanzade: Ne var?   Erdem Çelik: Yalan söylemiştim. Sadece kullanmıyordun, aynı zamanda satıyordun da. ●İletilmedi.   Erdem Çelik: Madem sorun Uraz'ın varlığı değil, daha ne diye Bora'dan ayrıldın!   Kumru Hanzade: Bora'yla ben birlikte değildik.   Erdem Çelik: Çocuğu, fenalaştığı günden bir hafta sonra yalnız bıraktın. Ayrıldınız resmen. Bütün iletişimi kestiniz, benden ne düşünmemi bekliyorsun?   Kumru Hanzade: İzlediğin dizi veya filmlerden sonra girdiğin "Ben bunlardan daha iyi senaryo yazarım!" triplerinden çık.   Kumru Hanzade: Bora'da ben de artık yetişkin olduk. İki yetişkin karşı cinsin bir arada yaşaması ne kadar doğru?   Erdem Çelik: Lan yoksa Bora senden hoşlanıyordu da, sen de bunu hissedip "Ben geçmişimde ki erkek arkadaşıma ihanet edemem!" triplerine girdiğinden dolayı mı evden ayrıldın?   Kumru Hanzade: Allah'ım sen bana sabır ver...   Kumru Hanzade: Bak saygı değer insan, Bora ve benim aramda hiçbir şey yok.   Kumru Hanzade: Kaldı ki bana ne Uraz'dan!   Kumru Hanzade: Kendi kendine triplere girmeyip, hayatına devam etseydi.   Kumru Hanzade: Tanımadığım birinin vicdan azabını çekecek değilim!   Erdem Çelik: Sakin ol şampiyon.   Kumru Hanzade: Ayrıca,    Kumru Hanzade: Bora'yla yüz yüze görüşmüyor oluşumuz, mesajlaşmadığımız anlamına gelmez.   Kumru Hanzade: Kafana göre "Ayrıldınız." deme.   Kumru Hanzade: Kimsenin kimseyi yarı yolda bıraktığı yok. Sadece bir süre yalnız kalmak, arkadaş çevremi genişletmek istediğimi söyledim.   Kumru Hanzade: Bora'da bunu anlayışla karşıladı.   Erdem Çelik: Üç haftadır konunun aslını öğrenmeye çalışıyorum. Bugün bu kadar anlatman bile gururlanmama neden oldu. Bir de Savaş adam konuşturamadığımı, çok iyi niyetli olduğumu söylerdi, hah! ●İletilmedi.   Erdem Çelik: Ben de sen daha fazla sinirlenmeden şey yapayım o zaman.   Kumru Hanzade: Ne?   Erdem Çelik: Şey işte.   Kumru Hanzade: Ne?   Erdem Çelik: Telefonu elimden bırakıp yan koltuktaki diz üstü bilgisayardan dizimi izlemeye devam edeyim!   Erdem Çelik | Çevrim dışı    Kumru Hanzade: Erdem fark ettin mi bilmiyorum ama her sabah koşuya gidiyorum.   Kumru Hanzade: Sence de bu ilgi alakayla, bu görev aşkıyla terfi almaman şaşırılacak şey değil mi?   Kumru Hanzade | Yazıyor...   Kumru Hanzade | Çevrim içi   Kumru Hanzade | Yazıyor...   Kumru Hanzade: Neyse bir şey demiyorum, iyi seyirler.   Kumru Hanzade | Çevrim dışı   Erdem Çelik | Çevrim içi   Erdem Çelik | Yazıyor...    Erdem Çelik: Kumru!!!   Erdem Çelik | Yazıyor...    Kumru Hanzade: Sen söylemeden ben söyleyeyim, çay bitmiş.   Erdem Çelik: Daha dün kocaman bir paket almamış mıydım?   Kumru Hanzade: Dün ve bugün, bütün gün çay istediğini varsayarsak, bitmesi çok olağan değil mi?   Erdem Çelik: Böyle deyince de bir hak vermeden edemedim sana.   Erdem Çelik: O zaman sen otur oturduğun yerde ben de o sırada marketten çay almaya gideyim. Hem atıştırmalıklarım da bitmişti, onları da yenileyeyim. Sen bir şey ister misin?    Kumru Hanzade: Senin bu yeme içmelerin patronuna yazılıyordu değil mi?   Kumru Hanzade: Yemin ediyorum seni kovsa servetini ikiye katlar!   Kumru Hanzade | Çevrim dışı   Erdem Çelik: Şimdi ben anlamadım, sen hiçbir şey istemiyor musun?     ━━━━━━ Kumru?    Erdem?    Evlerin ayrılması?    Erdem'in iş aşkı?    Seviliyorsunuz   .   Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.       Bölüm Kumru'nun ağzından.    ☣    Erdem Çelik: Seninki konserde.   Kumru Hanzade: Haberim var.   Kumru Hanzade | Çevrim dışı   Kumru Hanzade | Çevrim içi   Kumru Hanzade | Yazıyor...   Kumru Hanzade: Benim haberim var da, senin niye bu konuda bilgin var anlayamadım?   Erdem Çelik: Konseri sosyal medyadan canlı yayın olarak veriyorlar, oradan gördüm.   Kumru Hanzade: Gerçekten işsizsin.   ℘ |   A.G.Sahibi | Yazıyor...    A.G.Sahibi | Çevrim içi    A.G.Sahibi | Yazıyor...    Bora Ataberk: Alkol tüketmedim, araba kullanma yazmana gerek yok.    A.G.Sahibi | Çevrim içi   Bora Ataberk: Neden ilk attığım mesaja geri dönmedin?   A.G.Sahibi | Yazıyor...   A.G.Sahibi: Bana gideceğin her yeri önceden söylemene gerek yok.   Bora Ataberk: Ya eve gelip beni bulamazsan? Anahtarını bile bana verdin, dışarıda kalırsın.   A.G.Sahibi: Gecenin bir saatinde sana gelmem.   A.G.Sahibi: Gün içinde de gelmem, gece de gelmem.   A.G.Sahibi: Gelecek olursam da, haber veririm.   A.G.Sahibi: O yüzden bunu yapmana gerek yok.   A.G.Sahibi: Boşuna yorma kendini.   Bora Ataberk: Yorulmuyorum.   Bora Ataberk: Sen unutmuşsun belki ama ben unutmadım hafızanın kayıp olduğunu.   Bora Ataberk: Ya birden atak geçirir, düşer bayılırsan, o zaman ne olacak hiç düşündün mü?   Bora Ataberk: Her zaman için son konuştuğun kişi ben olmalıyım ki, olası böyle bir durumda ilk beni arasınlar.   A.G.Sahibi: Bahanelerini... ●İletilmedi.   A.G.Sahibi: Pekâlâ, bir şey demedim say.   A.G.Sahibi: Sana keyifli geceler, uykum var.   A.G.Sahibi | Çevrim dışı   Bora Ataberk: İyi geceler.   ℘ | Başkarakter'den      Telefonun güç tuşuna bastım, ekranın kararmasıyla eş zamanlı olarak ben de gözlerimi yummuştum. Bora'ya haksızlık mı yapıyordum, bilmiyorum. Davranışlarımla incinmesine mi neden oluyordum, bilmiyorum. Bana verdiği değer bu tavırlarımdan dolayı yok mu olur, onu da bilmiyorum.   Hayatımda ilk defa belirsizliğe kasıtlı olarak atlamıştım. Normalde net olmayan her olaydan nefret edenin benin, bu sefer karmaşaya bulanası gelmişti.   Bora'yı düşünmeye başladığım saniyeler gelen irkilme hissiyle gözlerimi açtım. Kafamı bunlarla çok yormamam lazımdı. Bazı şeyler akışına bırakılmalıydı, bu konuyu da öyle rafa kaldırmalıydım.    Odamdaki armut koltuktan yavaşça kalktım. Elimdeki telefonu kalktığım koltuğa gelişigüzel bırakarak birkaç adım geriye gidip vücudumu esnettim. Gece daha yeni başlıyordu, şimdiden uykuya boyun eğemezdim.   Haftalar önce incelemeden taşındığım evin, yerleştiğim odasına göz ucuyla baktığımda yatağımın yanında bulunan komodinin üstündeki diz üstü bilgisayar gözüme çarptı. Ortamdaki ışık gözlerim yorulmasın diye koyu sarıydı. Işıkla bilgisayar ekranı çarpıştığından dolayı yazıları tam okuyamıyordum.   Bilgisayarın yanına gidip mesaj gelmiş mi diye baktığımda, gelmemiş olduğunu gördüm. Bundan yaklaşık iki yıl önce bilgisayardan oynadığım bir oyun esnasında tanışmıştım, Savaş'ın "Ortakların!" dediği insanlarla. Oyun oynarken tanıştığımızı söylesem şaşırdı herhalde. Tıpkı benim gibi.   İlk başlarda küçük bir örgütün sıradan bir üyesi olmak istemediğimden uzak durmuştum bu kişilerden. Sonradan işler değişti tabii. Oyun aracılığıyla bana ulaşan kişilerin oldukça soylu olduğunu öğrenmiştim. İlk aklıma gelen soru "Her oyundan tanıştıklarına iş mi teklif ediyorlar?" yönünde olsa da, bunu çok fazla takmamıştım.   Hayatım o dönemler çok sıradandı ve teklifleri hoşuma gittiği için onlarla çalışmayı kabul etmiştim. Başta sadece basit basit kodlar yazmamı istemişlerdi, sonra ise bu işte iyi olduğumu görünce daha büyük şeylerle gelmişlerdi bana.   Bugün ise bulunduğum yerden baktığım ekranda, onlardan bir görev yazısı bekliyordum. Uzun zamandır hiçbir şekilde iş vermemişlerdi. Savaş'ın istediği dosyayı Savaş'a teslin ettiğim günden itibaren bütün iletişimi kesmişlerdi.   Halbuki buna izin veren onlardı, kendi kafama göre hareket etmiş olsam neyse de, böyle olunca garibime gidiyordu.   Yine ve yine karşımdaki ekranda göz gezdirdim. Hiçbir bildirim gelmediğini görünce geri çekilip doğruldum. Madem benimle iletişime geçmiyorlardı, onları zorlayamazdım. Bu işi sırf sarıyor diye de yapsam, onlar istemedikten sonra ısrar etmemin bir anlamı kalmıyordu.   Odama son kez göz gezdirdim. Yatağımın üstünde gördüğüm küçük kumandayla onu aklıma not ettim. İşlerimi hallettikten sonra yatmadan önce yapacağım ilk iş, ışığın rengini değiştirmek olacaktı.   Odaya dahil olan teras kapısına doğru ilerleyip, açık olan kapıdan dışarıya çıktım. Rüzgar tenimi yalayıp geçiyordu. Tam şu an gözlerimi kapatıp hayal kurmam gerekliydi ama ne var ki terasa çıktığım saniye yoldaki Erdem'i görmemle huzur kelimesinin baş harfi bile bana uğramamıştı. Onun yerine çatılan kaşlarımla Erdem'e bakmaya devam etmiştim.   Elindeki çöpleri çöp konteynerina attı. Devamında görüş açımdan çıktığında arabasına bindiğini anladım. Elinde neden içi boş atıklar olduğunu anlamak için terasta biraz ilerleyerek geldiği yöne baktım. Üç tane kedi, önlerine konulan yemekleri sırayla yiyordu.   Bu görüntüyle birlikte artık görüş açımda olan arabaya baktım. Yaptığı iyiliği sindiremeden yine dizi izlemeye başlayan Erdem Çelik'in tam bir bağımlı olduğuna karak vermiştim. Dizi bağımlısı.    Biraz daha orada kalıp kedilerin yemeklerini yemelerini izledim. En son hepsi önündeki şeyi bitirip patisini yalamaya başladı. Onların önlerine her sabah yemek atardım. Buna rağmen birkaç saat sonra yine gelirlerdi, atmazdım. Çünkü ilk geldiğimde ne zaman gelseler atıyordum, sonra bir baktım kilo almaya başladılar ben de kestim atmayı. Zaten sadece ben vermiyordum, bulunduğum semtteki herkes bu kedileri besliyordu. O yüzden vicdanım çok rahattı.   Kedileri izlemekten sıkılınca odama geri gidip terasın kapısını kapattım. Salondaki lambaları kapatıp kapatmadığımı kontrol etmek için odamdan çıkıp, merdivenlere yöneldim. Bulunduğum ev iki katlı bir evdi. İçerisinde benim odam harici üç yatak odası daha vardı. Benim işime yaramamakla birlikte, fazlalık yaptıklarını hissediyordum.    Bu evi sadece deniz görüyor diye seçmiştim ama bir gün ayrılmam gerekir diye de satın almak yerine kira ödüyordum.   Salona geldiğimde hem bahçenin ışıklarının hem de salonun ışıklarının kapalı olduğunu gördüm. Mutfağı kontrol etmeden odama döneceğim esnada gözüme çarpan ışık hüzmesiyle bu kararımdan vazgeçtim. Mutfağın lambası açıktı. En son dört gibi girmiştim, neden o zaman ışığı açma ihtiyacı duymuştum bilmiyorum. Çokta üstünde durmadım açıkcası. Gidip ışığı kapattım. Salona geri döndüğümde bahçenin ışıklarını açmak adına biraz ilerlemiştim.   Salonun bir duvarı komple camdı. O camdan da bahçe gözüküyordu. Sürgülü kapısı filan vardı. Bahçede çok takılmazdım genelde. Sessizlik beni rahatsız ederdi. Bahçenin lambasının açma kapama düğmesi cam duvarın yakınındaydı. Oraya gelince düşünmeden bütün ışıkları açtım. Erdem karanlıktan tırsıyordu yüksek ihtimalle. Her gece sırf bu aktiviteyi yapmam için beni uyandırdığına göre kesin korkuyordu.   Bahçe ışıkları bir anda açılınca salonun büyük bir oranı da aydınlandı. Gözlerim ışıklarla kamaştığında kısa bir mola vermiştim dünya hayatına bakmaya. Gözlerimi yumup, karmaşanın geçmesini beklerken bir ses duydum. Onun sesini.   "Evinde neden kahve yok?"   Kaşlarımı çatıp sesin geldiği yöne bakınca tam da beklediğim gibi Savaş'ı görmüştüm.   Bir elinde kokusu odaya yayılmış olan içi salep dolu bardak, diğer elindeyse bugün Erdem'in bana emrivakiyle yaptırdığı tarçınlı kekten bir parça vardı.   Yüzüme dahi bakmadan arkasına yaslandı. Ben onun burada ne işi olduğunu kafamda sorgularken, o başını nihayet bana çevirip bakışlarımızı birleştirmişti. Elinde tuttuğu bardağı koltuğun kol kısmına koydu. Düşmemesi için etrafından elini ayırmıyordu. Yüzüne sorgular gibi baktığımda onda da aynı ifadeyi görmüştüm. O da bir şeyleri sorguluyor gibiydi.   "Kahveyi sevdiğini söylemiştin, neden yalan söyledin?"     ━━━━━━ Bora'nın gittiği her yeri Kumru'ya söylemesi?    Kumru'nun işi?    Erdem'in hayata karşı tavrı?    Savaş'ın eve gelişi?    Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?    Seviliyorsunuz .   Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.       Bölüm başkarakterin ağzından.    ☣    "Kahveyi sevdiğini söylemiştin, neden yalan söyledin?"   Dakikalar önce sarf ettiği sözlere karşın sadece karşısındaki üçlü koltuğa geçip oturmuştum. Salondaki lambalar hâlâ yanmıyordu. Odayı bahçeden gelen ışık aydınlatıyordu. Yüzünün sol tarafı, sağ tarafına göre daha aydınlıktı. Elindeki salepi içmeye devam ediyordu, önündeki kek tabağı ise boştu.    O kek tabağını doldurup hepsi bitirecek kadar uzun süredir buradaydı. Mutfağın ışığı da onun yüzünden yanıyordu. Ben açık unutmamıştım, o açık bırakmıştı. Belki de tabağını temizleyecekti diye düşündüm. Tabağını temizlemek adına mutfağın lambasını kapatmamış olabilirdi.   "Kahve sevmiyorum."   Bakışlarım ortadaki sehpaya düşerken kelimeler ağzımdan istemsizce çıktı. Konuşmak zorunda olduğumu hissetsem de uzun süre sadece onu incelemiştim. O elindeki salepi, ben onu incelemiştim...   "O kadarını anladım."   Konuştuğunda başımı kaldırıp ona baktım. Nihayet salepten çekebildiği bakışları, yüzümü bulmuştu. Üstündeki takım elbiseden iş çıkışı direkt buraya geldiğini amlıyordum. Ceketini ne ara çıkarmıştı, nereye asmıştı bilmiyorum ama önümdeki gömlek ve pantolon kombini yine de rahatsız ediciydi.   Gecenin bu saatinde buraya gelmektense evine gidip uyumalıydı. O kıyafetler sadece bakmama rağmen beni dahi sıkmıştı.   Kolundaki birkaç düğmeyi açıp, gömleğini sıyırmıştı, bakışlarım bileğinde belli belirsiz olan ize değdi. Dövmeydi. Evet ilk görüşte onun dövme olduğuna emin olmuştum ama bu mesafeden bile sadece dövme izi olmadığını anlıyordum. Dövmenin altındaki derisi sanki yanmıştı. İz ve dövmenin kapladığı alan küçük ve anlaşılırdı.   Oturuşunu değiştirdiğinde onu incelemeyi kestim. Elindeki kupayı biraz ileriye doğru gidip sehpaya yerleştirdi. Gömleğinin birkaç düğmesi açıktı. Buraya ne ara geldi bilmiyorum ama kendi evi gibi rahat davranması tuhafıma gitmeye başlıyordu.   Ben sehpaya yerleştirdiği bardaktan sonra tekrar geri yaslanmasını beklerken o ayağa kalktı. Ne yapacağını izlemeye devam ettim. Televizyon ünitesinin önüne kadar gidip bacağını hafif kırarak yere eğildi. Sağ baştan ikinci kapağı açtığında dişlerimi birbirine kenetlemiştim.   Nereden biliyordu anlamıyorum. Bu kadar mı sık girmişti bu eve? Başka türlü nasıl bu kadar kısa sürede her şeyi tek atışta vurabilirdi ki? İlk girişi olmadığına yemin bile edebilirim...   Savaş kapağını açtığı küçük dolabın içinde elini ileriye doğru atıp başka bir kapak daha açtığında ayaklarımı oturduğum koltuğun üstüne çıkarıp, kendime doğru çektiğim bacaklarımın etrafına kollarımı sarmıştım.   İçimdeki his gitgide kendini belli etmeye başlıyordu. Korku ilk defa bu kadar net tesir ediyordu üstümde. Onun görmesinden değil, herhangi birinin görüp, sorgulamasından; yüzleşmekten korkuyordum.   Savaş elini attığı yerden, aradığı şeyi bulunca çekildi. İç içe olan iki kapağı da kapatıp doğrulunca bakışlarım elinde takılı kalmıştı. Nefesimin hızlanacağını anladığımda sakin kalmaya çalışarak kendime telkinler vermeye başladım.   Hayat benim hayatımdı, kimsenin beni yargılamaya hakkı yoktu! Kendimin bile!   İçten içe tekrar ettiğim cümleler onun geçip karşıma oturmasıyla bir anda kesildi. Az önce kendime ne dediğimi bile unutturacak bir şey yapıyordu, yapacaktı!   Sehpanın üstünde görüpte neden orada olduğunu anlayamadığım çakmağı alıp, yakarak elinde tuttuğu paketlerin altına getirdi. İçimdeki yüzleşme korkusu onun bu hamlesiyle tuzla buz olmuştu. Korku denen duyguyu siktir et, ben onu tam şu anda öldürmek istiyordum!   Bakışlarımı bir an olsun elindeki çakmağın ateşinden ayırmıyordum. Bacaklarımı çoktan yere indirmiş, koltuğun ucuna oturmuştum. Sanki her an üstüne saldıracak gibi bir havam vardı. Öyleydi de gerçi. Düşündüğüm şeyi yaparsa onu buradan sağ çıkarmazdım.   Çakmağın ateşi kesilince gözlerine baktım, bana bakıyordu. Yüzündeki belirsizlik dudaklarında oluşan alay dolu sırıtmayla dağılırken blöf yaptığını anlamıştım. Çakmağı sehpaya gelişigüzel atıp arkasına yaslandı. Elindeki paketleri hâlâ bırakmamıştı.   "Erdem işinde gerçekten de mükemmel. Ben de diyorum Kumru neden bunu kovmaya çalışmıyor..."   İlk cümlesinin sonunda sinirden gülmüştü. İkinci cümlesini kurarken ise bir şeylere yeni yeni anlam yüklemeye başladığı barizdi.   Onun gibi arkama yaslandım. Başımı koltuğa yaslayıp bakışlarımı tavana çevirdim.   Erdem işime yarıyordu. Benim rahat durduğumu düşündüğünden bulaşmıyordu bana. Aramız gayet iyiydi. Savaş'ın da dediği gibi, onu neden kovmaya çalışmadığımı sorgulatacak kadar iyiydi aramız.   "Kendini zehirlemeye bayılıyorsun değil mi?"   "Kendime verdiğim zarar seni ne kadar ilgilendirir?"   Cümlesi biter bitmez kurduğum cümleyle gülmüştü. Mutluluk barındıran bir gülüş değildi gülüşü. Daha çok acır gibiydi. Ya bana acıyordu ya da uğraştığı kişinin uğraşılmaya değmeyecek biri olduğu gerçeğine.   Uzun süreli bir sessizlik oluştu aramızda. Ortamdaki tek ses onun paketleri öttürme sesiydi. Elindeki paketlere eziyet ettiğinden, onları sıkarak yok edebileceğini sandığına emindim ama bu gerçek değildi. Onları yok edemezdi, etse bile birkaç saat sonra geçireceğim krizden dolayı varlıklarını yok edemediğini anlardı.   "Hiç mi bir şey değişmedi Kumru?"   Başımı hafif kaldırıp ona baktığımda onunda benim gibi kafasını koltuğa yaslayıp tavana baktığını gördüm. Bakışlarım elindeki paketlere kayınca zorlukla yutkunmuştum. Nedenini bilmediğim bir acı, kalbimin tam içindeydi. Değiyor muydu, unutturuyor muydu bilmiyorum ama en azından hissettiğim ne idüğü belirsiz acı duygusu birazda olsa o paketlerin içindekiler sayesinde sansürleniyordu.   "Sen söyle, değiştim mi?"   Sorduğu sorunun bende cevabı yoktu. O yüzden ona yönlendirmiştim sorusunu. Tıpkı kahve konusundaki sorusu gibi, ölsem yanıtını bulamazdım sorusunun.   Başımı yine koltuğa yasladım. Kısa süreli bir sessizlik oluştu. Sanırım düşünüyordu. Değişip değişmediğimi düşünüyordu. Beni tanıyordu, benimle ilgili benden daha uzun süreli düşünebiliyordu; ne garipti değil mi, ben bile benimle ilgili bu kadar uzun süre düşünemiyordum...    "Değiştin."   "Nasıl bir değişimden bahsediyorsun?"   Büyümek anlamında nasıl bir değişimden bahsediyordu? Evet fiziksel olarak değişmiştim ama ne var ki, ruhsal olarak ilk hafızamı kaybettiğimde nasılsam şu anda da öyleydim.   "Seni görmeyen insanlara sırf üzüldüğünü görüp üzülmesinler diye gülümsüyordun."   "Ailemden mi bahsediyorsun yoksa arkadaşlarımdan mı?"   "Her iki taraftan da bahsediyorum."   Cevabı o kadar netti ki, şaşırmıştım. Halbuki içimdeki ses hep geçmişimde sevildiğimi mırıldanıyordu. Tıpkı Erdem gibi, ben de iyi bir hayatım olduğunu düşünüyordum. Sadece uyuşturucuya nasıl bulaştığımı anlayamıyordum. Onu da arkadaş çevresinden filan deyip geçiştirsem, bence harika bir hayat yaşamıştım geçmişte.   "Kahveye alerjin var."   Konuştuğumuz konuyu başka bir konu açarak yok etmeye çalıştığında istemsizce mayıştığım koltuktan doğrulup ona baktım. Kahveye alerjim filan yoktu, sadece tadını sevmiyordum.   Ağzımı açıp cevap vereceğim esnada kafasını yasladığı yerden kaldırıp benim gibi oturduğu yerde doğruldu. Elindeki paketlerin hışırtısı kulağıma geldiğinde ne zaman onları rahat bırakacağını düşünmeden edememiştim. Yeniydi onlar. Diğerlerine göre daha güzel olduğu söylenmişti. Az sonra deneyecektim ama şimdi onun eline geçmişti.   "Bora'yla yaşadığın evde kafeinsiz kahve vardı. Kokusundan hoşlanmadığın için içmemişsin, içseydin ölmezdin ama kafeinli kahve için aynı şeyi söyleyemem."   "Eğer dediğin gibiyse o zaman ne diye geçmişimde sana kahveyi sevdiğimi söyledim?"   Sözlerimin sonuna doğru, elinde sıka sıka buharlaştırmaya başladığı paketlerden çektim bakışlarımı. Başımı hafif kaldırıp ona baktım. Soruma cevap versin diye beklemeye başladığım saniyelerde sanki hatırlamak bile onu rahatsız etmiş olacak ki, başını sağa sola sallamıştı. Soruma cevap vermemeyi tercih etti. Sanki hiç sormamışım gibi arkasına yaslanıp başını yine koltuğa yasladı ve gözlerini kapattı.    Bu sefer ben onu taklit ettim. Aynı onun gibi oturup bacak bacak üstüne attım ve gözlerimi yumdum. Bekledim, kalkıp gideceği ve paketleri bana bırakacağı anı bekledim.   Hiç gelmeyecek bir anı bekledim.   Bir süreden sonra düzene giren nefes alışveriş seslerini duymama rağmen, karanlıkla buluşmak üzere olan zihnim eşliğinde bekledim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Zihnim karanlıkla çoktan buluşmuştu ama her anda uyanabilmek adına tetikteydi, gitmesini bekliyordum, kendimi tam anlamıyla bırakamazdım.    Birkaç adım sesi duydum. Gitgide yakından gelen adım seslerinin ardından zihnim tamamiyle karanlığa büründü. En son anımsadığım şey koltukta yatar pozisyona geldiğim ve arkamdaki bedenin karnıma sardığı eliydi.     ━━━━━━ Kumru'nun paketleri?    Savaş'ın evi bilmesi?    Kafein alerjisi?    Sonda Savaş'ın Kumru'ya sarılması?    Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?    Seviliyorsunuz .   Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.       Bölüm başkarakterin ağzından.    ☣    Dün hayal meyal hatırladığım sahnenin uyandığımda gerçek olduğunu fark ettiğimden beri tek yaptığım iş sol elimin parmaklarının nasıl onun parmaklarına dolandığını düşünmekti. Hemen karşımdaydı işte. Arkamdaki bedenin sahibinin iki elide vücuduma değiyordu, biri karşımda elimi sararken, diğeri karnımın üstünde avuçlarının içindeki paketleri sarıyordu.    Normalde üstüne yatması gereken kolunu, başımın altından geçirmiş, sol elimi kendi eline hapsetmişti. Aslında bakılırsa tek takıldığım nokta bu noktaydı. Arkamda olmasının bir önemi yoktu. Ya da karnımda yumruk halindeki avucunun içindeki paketlerinde hiçbir önemi yoktu. Önemli olan bu gereksiz anın bana tanıdık gelmeseydi. Savaş bana tanıdık geliyordu. Kokusu ve bulduğumuz pozisyon bana tanıdık geliyordu.   Elimi elinden çektim. Anın büyüsüyle geçmişimi hatırlamaya zorlayamazdım kendimi. Umrumda değildi dünüm, önemli olan bugünümdü.   Bu sözü felsefe edinerek karnımın üstündeki yumruk halindeki ele getirdim elimi. Sağ elim çoktandır elinin üstünde varlığını korurken, sol elim sağ elimin yaptığı kadar nazik karşılamadı bu pozisyonu.   Savaş'ın elini açmaya çalıştığım esnada boynumdaki soluk alışverişlerinin varlığını yine hissettim. Huzursuzlandığında karnımdaki elini bulunduğu yere daha sıkı sarıp sanki mümkünmüş gibi daha çok çekti beni. Onun bu tavrına yenilmişlikle boyun eğerken tekrar dalıp gitmesini bekledim. İçimdeki ses uyanırsa elindeki paketlerden olacağımı söylüyordu...   Savaş'ın nefesi kısa süre içinde düzene girdi. İlk uyandığımda boynuma çarpan nefesi yüzünden huylanıyordum, fakat şu an boynumla nefesini bütünleştirmesine rağmen gıkım çıkmıyordu.   Tekrar uyuduğunu varsaydığım saniyeler ellerimin altındaki elini bir kez daha açmaya çalışmıştım. Yine aynısı oldu. Eli bir nebze bile açılmazken o yine hareketlerimden rahatsız olduğu için hareketlenmişti. Ben bu sefer ne olursa olsun diye düşünürken düşündüğüm şey olmadı. Uyanmadı.   Pekâlâ, bir denedim, iki denedim, üçüncüsünü zor denerim. İlk ikisi başarısız olan bir olayın üçüncüsünü denemek bazı durumlarda aptallıktan başka bir şey değildir. O yüzden Savaş'ı uyandıracak hamleyi yapmaktan vazgeçtim. Belli ki vermeyecekti, uykusunda bile yemin etmişti o malları bana vermeyeceğine.   Yerimde huzursuzlukla kıpırdanmaya başladım. Belki uyanır da, ben uyanmadan gider diye. Çok çabaladım ama olmadı. Uyanmak yerine karnımdaki elinin baskısını azalttı. Bunu fırsat bilerek ona döndüğümde yüz yüze gelmiştik. Az önce boynuma gömdüğü başı, şimdi koltuğa düşmüştü. Gözleri hâlâ kapalıydı, yüzü bana fazla yakındı.   Gözleri kapalı olduğu için yakınlığımızı önemsemedim. Normalde kalkmak için hamle yapacaktım ama bunun yerine onu hatırlamak istemediğim hâlde yüzünü incelemeye başladım.    Koyu kahverengi saçları vardı. Yüzünde hiçbir darp izi veya çizik yoktu. Dün gördüğüm bileğindeki iz geldi aklıma. Acaba onun hikayesi neydi? Yüz hatlarım istemsizce gerilirken niye böyle bir tepki verdiğimi, neden sinirlendiğimi anlayamamıştım. Gözlerimi kısa bir an yumup tekrar açtım. Sol elimi belimi saran elinin üzerinden kaldırdım ve yüzüne getirdim. Uyanık olduğunda yüzünde pek bir ifade bulamıyordum. Genelde benimle konuşurken çoğu zaman onu hatırlamadığımdan dolayı içten içe bana öfkelense de, onun dışında pek bir yüz ifadesi görememiştim yüzünde. O, sesli bir şekilde dile getirmiyordu belki ama ben emindim, hatırlamamı istiyordu.   Yanağının üstüne işaret parmağımı değdirip uykusu hafif mi değil mi diye yokladım. Uyanmadığını fark edince elimi yanağına komple sarmıştım. Fazla yakın davranıyordu bana, bu yakınlığından dolayı şu an yaptığımı yanlış bulmuyordum.   Elimin altındaki yanağa çok baskı yapmadan sadece hissetmeye çalıştım. Geçmişte onu dolaylı yoldan öpen ben, o anlarda ne hissediyordu, hissetmeye çalıştım. Neden sabah kalktığımda ona tepki göstermektense anın tanıdıklığıyla uyandım bilmek istiyordum. Belki geçmişimi değil ama sanırım onu hatırlamak istiyordum.    
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE