Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.

Bölüm Kumru'nun ağzından.
☣
Erdem Çelik: Seninki konserde.
Kumru Hanzade: Haberim var.
Kumru Hanzade | Çevrim dışı
Kumru Hanzade | Çevrim içi
Kumru Hanzade | Yazıyor...
Kumru Hanzade: Benim haberim var da, senin niye bu konuda bilgin var anlayamadım?
Erdem Çelik: Konseri sosyal medyadan canlı yayın olarak veriyorlar, oradan gördüm.
Kumru Hanzade: Gerçekten işsizsin.
℘ |
A.G.Sahibi | Yazıyor...
A.G.Sahibi | Çevrim içi
A.G.Sahibi | Yazıyor...
Bora Ataberk: Alkol tüketmedim, araba kullanma yazmana gerek yok.
A.G.Sahibi | Çevrim içi
Bora Ataberk: Neden ilk attığım mesaja geri dönmedin?
A.G.Sahibi | Yazıyor...
A.G.Sahibi: Bana gideceğin her yeri önceden söylemene gerek yok.
Bora Ataberk: Ya eve gelip beni bulamazsan? Anahtarını bile bana verdin, dışarıda kalırsın.
A.G.Sahibi: Gecenin bir saatinde sana gelmem.
A.G.Sahibi: Gün içinde de gelmem, gece de gelmem.
A.G.Sahibi: Gelecek olursam da, haber veririm.
A.G.Sahibi: O yüzden bunu yapmana gerek yok.
A.G.Sahibi: Boşuna yorma kendini.
Bora Ataberk: Yorulmuyorum.
Bora Ataberk: Sen unutmuşsun belki ama ben unutmadım hafızanın kayıp olduğunu.
Bora Ataberk: Ya birden atak geçirir, düşer bayılırsan, o zaman ne olacak hiç düşündün mü?
Bora Ataberk: Her zaman için son konuştuğun kişi ben olmalıyım ki, olası böyle bir durumda ilk beni arasınlar.
A.G.Sahibi: Bahanelerini...
●İletilmedi.
A.G.Sahibi: Pekâlâ, bir şey demedim say.
A.G.Sahibi: Sana keyifli geceler, uykum var.
A.G.Sahibi | Çevrim dışı
Bora Ataberk: İyi geceler.
℘ | Başkarakter'den

Telefonun güç tuşuna bastım, ekranın kararmasıyla eş zamanlı olarak ben de gözlerimi yummuştum. Bora'ya haksızlık mı yapıyordum, bilmiyorum. Davranışlarımla incinmesine mi neden oluyordum, bilmiyorum. Bana verdiği değer bu tavırlarımdan dolayı yok mu olur, onu da bilmiyorum.
Hayatımda ilk defa belirsizliğe kasıtlı olarak atlamıştım. Normalde net olmayan her olaydan nefret edenin benin, bu sefer karmaşaya bulanası gelmişti.
Bora'yı düşünmeye başladığım saniyeler gelen irkilme hissiyle gözlerimi açtım. Kafamı bunlarla çok yormamam lazımdı. Bazı şeyler akışına bırakılmalıydı, bu konuyu da öyle rafa kaldırmalıydım.
Odamdaki armut koltuktan yavaşça kalktım. Elimdeki telefonu kalktığım koltuğa gelişigüzel bırakarak birkaç adım geriye gidip vücudumu esnettim. Gece daha yeni başlıyordu, şimdiden uykuya boyun eğemezdim.
Haftalar önce incelemeden taşındığım evin, yerleştiğim odasına göz ucuyla baktığımda yatağımın yanında bulunan komodinin üstündeki diz üstü bilgisayar gözüme çarptı. Ortamdaki ışık gözlerim yorulmasın diye koyu sarıydı. Işıkla bilgisayar ekranı çarpıştığından dolayı yazıları tam okuyamıyordum.
Bilgisayarın yanına gidip mesaj gelmiş mi diye baktığımda, gelmemiş olduğunu gördüm. Bundan yaklaşık iki yıl önce bilgisayardan oynadığım bir oyun esnasında tanışmıştım, Savaş'ın "Ortakların!" dediği insanlarla. Oyun oynarken tanıştığımızı söylesem şaşırdı herhalde. Tıpkı benim gibi.
İlk başlarda küçük bir örgütün sıradan bir üyesi olmak istemediğimden uzak durmuştum bu kişilerden. Sonradan işler değişti tabii. Oyun aracılığıyla bana ulaşan kişilerin oldukça soylu olduğunu öğrenmiştim. İlk aklıma gelen soru "Her oyundan tanıştıklarına iş mi teklif ediyorlar?" yönünde olsa da, bunu çok fazla takmamıştım.
Hayatım o dönemler çok sıradandı ve teklifleri hoşuma gittiği için onlarla çalışmayı kabul etmiştim. Başta sadece basit basit kodlar yazmamı istemişlerdi, sonra ise bu işte iyi olduğumu görünce daha büyük şeylerle gelmişlerdi bana.
Bugün ise bulunduğum yerden baktığım ekranda, onlardan bir görev yazısı bekliyordum. Uzun zamandır hiçbir şekilde iş vermemişlerdi. Savaş'ın istediği dosyayı Savaş'a teslin ettiğim günden itibaren bütün iletişimi kesmişlerdi.
Halbuki buna izin veren onlardı, kendi kafama göre hareket etmiş olsam neyse de, böyle olunca garibime gidiyordu.
Yine ve yine karşımdaki ekranda göz gezdirdim. Hiçbir bildirim gelmediğini görünce geri çekilip doğruldum. Madem benimle iletişime geçmiyorlardı, onları zorlayamazdım. Bu işi sırf sarıyor diye de yapsam, onlar istemedikten sonra ısrar etmemin bir anlamı kalmıyordu.
Odama son kez göz gezdirdim. Yatağımın üstünde gördüğüm küçük kumandayla onu aklıma not ettim. İşlerimi hallettikten sonra yatmadan önce yapacağım ilk iş, ışığın rengini değiştirmek olacaktı.
Odaya dahil olan teras kapısına doğru ilerleyip, açık olan kapıdan dışarıya çıktım. Rüzgar tenimi yalayıp geçiyordu. Tam şu an gözlerimi kapatıp hayal kurmam gerekliydi ama ne var ki terasa çıktığım saniye yoldaki Erdem'i görmemle huzur kelimesinin baş harfi bile bana uğramamıştı. Onun yerine çatılan kaşlarımla Erdem'e bakmaya devam etmiştim.
Elindeki çöpleri çöp konteynerina attı. Devamında görüş açımdan çıktığında arabasına bindiğini anladım. Elinde neden içi boş atıklar olduğunu anlamak için terasta biraz ilerleyerek geldiği yöne baktım. Üç tane kedi, önlerine konulan yemekleri sırayla yiyordu.
Bu görüntüyle birlikte artık görüş açımda olan arabaya baktım. Yaptığı iyiliği sindiremeden yine dizi izlemeye başlayan Erdem Çelik'in tam bir bağımlı olduğuna karak vermiştim. Dizi bağımlısı.
Biraz daha orada kalıp kedilerin yemeklerini yemelerini izledim. En son hepsi önündeki şeyi bitirip patisini yalamaya başladı. Onların önlerine her sabah yemek atardım. Buna rağmen birkaç saat sonra yine gelirlerdi, atmazdım. Çünkü ilk geldiğimde ne zaman gelseler atıyordum, sonra bir baktım kilo almaya başladılar ben de kestim atmayı. Zaten sadece ben vermiyordum, bulunduğum semtteki herkes bu kedileri besliyordu. O yüzden vicdanım çok rahattı.
Kedileri izlemekten sıkılınca odama geri gidip terasın kapısını kapattım. Salondaki lambaları kapatıp kapatmadığımı kontrol etmek için odamdan çıkıp, merdivenlere yöneldim. Bulunduğum ev iki katlı bir evdi. İçerisinde benim odam harici üç yatak odası daha vardı. Benim işime yaramamakla birlikte, fazlalık yaptıklarını hissediyordum.
Bu evi sadece deniz görüyor diye seçmiştim ama bir gün ayrılmam gerekir diye de satın almak yerine kira ödüyordum.
Salona geldiğimde hem bahçenin ışıklarının hem de salonun ışıklarının kapalı olduğunu gördüm. Mutfağı kontrol etmeden odama döneceğim esnada gözüme çarpan ışık hüzmesiyle bu kararımdan vazgeçtim. Mutfağın lambası açıktı. En son dört gibi girmiştim, neden o zaman ışığı açma ihtiyacı duymuştum bilmiyorum. Çokta üstünde durmadım açıkcası. Gidip ışığı kapattım. Salona geri döndüğümde bahçenin ışıklarını açmak adına biraz ilerlemiştim.
Salonun bir duvarı komple camdı. O camdan da bahçe gözüküyordu. Sürgülü kapısı filan vardı. Bahçede çok takılmazdım genelde. Sessizlik beni rahatsız ederdi. Bahçenin lambasının açma kapama düğmesi cam duvarın yakınındaydı. Oraya gelince düşünmeden bütün ışıkları açtım. Erdem karanlıktan tırsıyordu yüksek ihtimalle. Her gece sırf bu aktiviteyi yapmam için beni uyandırdığına göre kesin korkuyordu.
Bahçe ışıkları bir anda açılınca salonun büyük bir oranı da aydınlandı. Gözlerim ışıklarla kamaştığında kısa bir mola vermiştim dünya hayatına bakmaya. Gözlerimi yumup, karmaşanın geçmesini beklerken bir ses duydum. Onun sesini.
"Evinde neden kahve yok?"
Kaşlarımı çatıp sesin geldiği yöne bakınca tam da beklediğim gibi Savaş'ı görmüştüm.
Bir elinde kokusu odaya yayılmış olan içi salep dolu bardak, diğer elindeyse bugün Erdem'in bana emrivakiyle yaptırdığı tarçınlı kekten bir parça vardı.
Yüzüme dahi bakmadan arkasına yaslandı. Ben onun burada ne işi olduğunu kafamda sorgularken, o başını nihayet bana çevirip bakışlarımızı birleştirmişti. Elinde tuttuğu bardağı koltuğun kol kısmına koydu. Düşmemesi için etrafından elini ayırmıyordu. Yüzüne sorgular gibi baktığımda onda da aynı ifadeyi görmüştüm. O da bir şeyleri sorguluyor gibiydi.
"Kahveyi sevdiğini söylemiştin, neden yalan söyledin?"
━━━━━━
Bora'nın gittiği her yeri Kumru'ya söylemesi?
Kumru'nun işi?
Erdem'in hayata karşı tavrı?
Savaş'ın eve gelişi?
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?
Seviliyorsunuz
.
Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.

Bölüm başkarakterin ağzından.
☣
"Kahveyi sevdiğini söylemiştin, neden yalan söyledin?"
Dakikalar önce sarf ettiği sözlere karşın sadece karşısındaki üçlü koltuğa geçip oturmuştum. Salondaki lambalar hâlâ yanmıyordu. Odayı bahçeden gelen ışık aydınlatıyordu. Yüzünün sol tarafı, sağ tarafına göre daha aydınlıktı. Elindeki salepi içmeye devam ediyordu, önündeki kek tabağı ise boştu.
O kek tabağını doldurup hepsi bitirecek kadar uzun süredir buradaydı. Mutfağın ışığı da onun yüzünden yanıyordu. Ben açık unutmamıştım, o açık bırakmıştı. Belki de tabağını temizleyecekti diye düşündüm. Tabağını temizlemek adına mutfağın lambasını kapatmamış olabilirdi.
"Kahve sevmiyorum."
Bakışlarım ortadaki sehpaya düşerken kelimeler ağzımdan istemsizce çıktı. Konuşmak zorunda olduğumu hissetsem de uzun süre sadece onu incelemiştim. O elindeki salepi, ben onu incelemiştim...
"O kadarını anladım."
Konuştuğunda başımı kaldırıp ona baktım. Nihayet salepten çekebildiği bakışları, yüzümü bulmuştu. Üstündeki takım elbiseden iş çıkışı direkt buraya geldiğini amlıyordum. Ceketini ne ara çıkarmıştı, nereye asmıştı bilmiyorum ama önümdeki gömlek ve pantolon kombini yine de rahatsız ediciydi.
Gecenin bu saatinde buraya gelmektense evine gidip uyumalıydı. O kıyafetler sadece bakmama rağmen beni dahi sıkmıştı.
Kolundaki birkaç düğmeyi açıp, gömleğini sıyırmıştı, bakışlarım bileğinde belli belirsiz olan ize değdi. Dövmeydi. Evet ilk görüşte onun dövme olduğuna emin olmuştum ama bu mesafeden bile sadece dövme izi olmadığını anlıyordum. Dövmenin altındaki derisi sanki yanmıştı. İz ve dövmenin kapladığı alan küçük ve anlaşılırdı.
Oturuşunu değiştirdiğinde onu incelemeyi kestim. Elindeki kupayı biraz ileriye doğru gidip sehpaya yerleştirdi. Gömleğinin birkaç düğmesi açıktı. Buraya ne ara geldi bilmiyorum ama kendi evi gibi rahat davranması tuhafıma gitmeye başlıyordu.
Ben sehpaya yerleştirdiği bardaktan sonra tekrar geri yaslanmasını beklerken o ayağa kalktı. Ne yapacağını izlemeye devam ettim. Televizyon ünitesinin önüne kadar gidip bacağını hafif kırarak yere eğildi. Sağ baştan ikinci kapağı açtığında dişlerimi birbirine kenetlemiştim.
Nereden biliyordu anlamıyorum. Bu kadar mı sık girmişti bu eve? Başka türlü nasıl bu kadar kısa sürede her şeyi tek atışta vurabilirdi ki? İlk girişi olmadığına yemin bile edebilirim...
Savaş kapağını açtığı küçük dolabın içinde elini ileriye doğru atıp başka bir kapak daha açtığında ayaklarımı oturduğum koltuğun üstüne çıkarıp, kendime doğru çektiğim bacaklarımın etrafına kollarımı sarmıştım.
İçimdeki his gitgide kendini belli etmeye başlıyordu. Korku ilk defa bu kadar net tesir ediyordu üstümde. Onun görmesinden değil, herhangi birinin görüp, sorgulamasından; yüzleşmekten korkuyordum.
Savaş elini attığı yerden, aradığı şeyi bulunca çekildi. İç içe olan iki kapağı da kapatıp doğrulunca bakışlarım elinde takılı kalmıştı. Nefesimin hızlanacağını anladığımda sakin kalmaya çalışarak kendime telkinler vermeye başladım.
Hayat benim hayatımdı, kimsenin beni yargılamaya hakkı yoktu! Kendimin bile!
İçten içe tekrar ettiğim cümleler onun geçip karşıma oturmasıyla bir anda kesildi. Az önce kendime ne dediğimi bile unutturacak bir şey yapıyordu, yapacaktı!
Sehpanın üstünde görüpte neden orada olduğunu anlayamadığım çakmağı alıp, yakarak elinde tuttuğu paketlerin altına getirdi. İçimdeki yüzleşme korkusu onun bu hamlesiyle tuzla buz olmuştu. Korku denen duyguyu siktir et, ben onu tam şu anda öldürmek istiyordum!
Bakışlarımı bir an olsun elindeki çakmağın ateşinden ayırmıyordum. Bacaklarımı çoktan yere indirmiş, koltuğun ucuna oturmuştum. Sanki her an üstüne saldıracak gibi bir havam vardı. Öyleydi de gerçi. Düşündüğüm şeyi yaparsa onu buradan sağ çıkarmazdım.
Çakmağın ateşi kesilince gözlerine baktım, bana bakıyordu. Yüzündeki belirsizlik dudaklarında oluşan alay dolu sırıtmayla dağılırken blöf yaptığını anlamıştım. Çakmağı sehpaya gelişigüzel atıp arkasına yaslandı. Elindeki paketleri hâlâ bırakmamıştı.
"Erdem işinde gerçekten de mükemmel. Ben de diyorum Kumru neden bunu kovmaya çalışmıyor..."
İlk cümlesinin sonunda sinirden gülmüştü. İkinci cümlesini kurarken ise bir şeylere yeni yeni anlam yüklemeye başladığı barizdi.
Onun gibi arkama yaslandım. Başımı koltuğa yaslayıp bakışlarımı tavana çevirdim.
Erdem işime yarıyordu. Benim rahat durduğumu düşündüğünden bulaşmıyordu bana. Aramız gayet iyiydi. Savaş'ın da dediği gibi, onu neden kovmaya çalışmadığımı sorgulatacak kadar iyiydi aramız.
"Kendini zehirlemeye bayılıyorsun değil mi?"
"Kendime verdiğim zarar seni ne kadar ilgilendirir?"
Cümlesi biter bitmez kurduğum cümleyle gülmüştü. Mutluluk barındıran bir gülüş değildi gülüşü. Daha çok acır gibiydi. Ya bana acıyordu ya da uğraştığı kişinin uğraşılmaya değmeyecek biri olduğu gerçeğine.
Uzun süreli bir sessizlik oluştu aramızda. Ortamdaki tek ses onun paketleri öttürme sesiydi. Elindeki paketlere eziyet ettiğinden, onları sıkarak yok edebileceğini sandığına emindim ama bu gerçek değildi. Onları yok edemezdi, etse bile birkaç saat sonra geçireceğim krizden dolayı varlıklarını yok edemediğini anlardı.
"Hiç mi bir şey değişmedi Kumru?"
Başımı hafif kaldırıp ona baktığımda onunda benim gibi kafasını koltuğa yaslayıp tavana baktığını gördüm. Bakışlarım elindeki paketlere kayınca zorlukla yutkunmuştum. Nedenini bilmediğim bir acı, kalbimin tam içindeydi. Değiyor muydu, unutturuyor muydu bilmiyorum ama en azından hissettiğim ne idüğü belirsiz acı duygusu birazda olsa o paketlerin içindekiler sayesinde sansürleniyordu.
"Sen söyle, değiştim mi?"
Sorduğu sorunun bende cevabı yoktu. O yüzden ona yönlendirmiştim sorusunu. Tıpkı kahve konusundaki sorusu gibi, ölsem yanıtını bulamazdım sorusunun.
Başımı yine koltuğa yasladım. Kısa süreli bir sessizlik oluştu. Sanırım düşünüyordu. Değişip değişmediğimi düşünüyordu. Beni tanıyordu, benimle ilgili benden daha uzun süreli düşünebiliyordu; ne garipti değil mi, ben bile benimle ilgili bu kadar uzun süre düşünemiyordum...
"Değiştin."
"Nasıl bir değişimden bahsediyorsun?"
Büyümek anlamında nasıl bir değişimden bahsediyordu? Evet fiziksel olarak değişmiştim ama ne var ki, ruhsal olarak ilk hafızamı kaybettiğimde nasılsam şu anda da öyleydim.
"Seni görmeyen insanlara sırf üzüldüğünü görüp üzülmesinler diye gülümsüyordun."
"Ailemden mi bahsediyorsun yoksa arkadaşlarımdan mı?"
"Her iki taraftan da bahsediyorum."
Cevabı o kadar netti ki, şaşırmıştım. Halbuki içimdeki ses hep geçmişimde sevildiğimi mırıldanıyordu. Tıpkı Erdem gibi, ben de iyi bir hayatım olduğunu düşünüyordum. Sadece uyuşturucuya nasıl bulaştığımı anlayamıyordum. Onu da arkadaş çevresinden filan deyip geçiştirsem, bence harika bir hayat yaşamıştım geçmişte.
"Kahveye alerjin var."
Konuştuğumuz konuyu başka bir konu açarak yok etmeye çalıştığında istemsizce mayıştığım koltuktan doğrulup ona baktım. Kahveye alerjim filan yoktu, sadece tadını sevmiyordum.
Ağzımı açıp cevap vereceğim esnada kafasını yasladığı yerden kaldırıp benim gibi oturduğu yerde doğruldu. Elindeki paketlerin hışırtısı kulağıma geldiğinde ne zaman onları rahat bırakacağını düşünmeden edememiştim. Yeniydi onlar. Diğerlerine göre daha güzel olduğu söylenmişti. Az sonra deneyecektim ama şimdi onun eline geçmişti.
"Bora'yla yaşadığın evde kafeinsiz kahve vardı. Kokusundan hoşlanmadığın için içmemişsin, içseydin ölmezdin ama kafeinli kahve için aynı şeyi söyleyemem."
"Eğer dediğin gibiyse o zaman ne diye geçmişimde sana kahveyi sevdiğimi söyledim?"
Sözlerimin sonuna doğru, elinde sıka sıka buharlaştırmaya başladığı paketlerden çektim bakışlarımı. Başımı hafif kaldırıp ona baktım. Soruma cevap versin diye beklemeye başladığım saniyelerde sanki hatırlamak bile onu rahatsız etmiş olacak ki, başını sağa sola sallamıştı. Soruma cevap vermemeyi tercih etti. Sanki hiç sormamışım gibi arkasına yaslanıp başını yine koltuğa yasladı ve gözlerini kapattı.
Bu sefer ben onu taklit ettim. Aynı onun gibi oturup bacak bacak üstüne attım ve gözlerimi yumdum. Bekledim, kalkıp gideceği ve paketleri bana bırakacağı anı bekledim.
Hiç gelmeyecek bir anı bekledim.
Bir süreden sonra düzene giren nefes alışveriş seslerini duymama rağmen, karanlıkla buluşmak üzere olan zihnim eşliğinde bekledim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Zihnim karanlıkla çoktan buluşmuştu ama her anda uyanabilmek adına tetikteydi, gitmesini bekliyordum, kendimi tam anlamıyla bırakamazdım.
Birkaç adım sesi duydum. Gitgide yakından gelen adım seslerinin ardından zihnim tamamiyle karanlığa büründü. En son anımsadığım şey koltukta yatar pozisyona geldiğim ve arkamdaki bedenin karnıma sardığı eliydi.
━━━━━━
Kumru'nun paketleri?
Savaş'ın evi bilmesi?
Kafein alerjisi?
Sonda Savaş'ın Kumru'ya sarılması?
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?
Seviliyorsunuz
.
Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.

Bölüm başkarakterin ağzından.
☣
Dün hayal meyal hatırladığım sahnenin uyandığımda gerçek olduğunu fark ettiğimden beri tek yaptığım iş sol elimin parmaklarının nasıl onun parmaklarına dolandığını düşünmekti. Hemen karşımdaydı işte. Arkamdaki bedenin sahibinin iki elide vücuduma değiyordu, biri karşımda elimi sararken, diğeri karnımın üstünde avuçlarının içindeki paketleri sarıyordu.
Normalde üstüne yatması gereken kolunu, başımın altından geçirmiş, sol elimi kendi eline hapsetmişti. Aslında bakılırsa tek takıldığım nokta bu noktaydı. Arkamda olmasının bir önemi yoktu. Ya da karnımda yumruk halindeki avucunun içindeki paketlerinde hiçbir önemi yoktu. Önemli olan bu gereksiz anın bana tanıdık gelmeseydi. Savaş bana tanıdık geliyordu. Kokusu ve bulduğumuz pozisyon bana tanıdık geliyordu.
Elimi elinden çektim. Anın büyüsüyle geçmişimi hatırlamaya zorlayamazdım kendimi. Umrumda değildi dünüm, önemli olan bugünümdü.
Bu sözü felsefe edinerek karnımın üstündeki yumruk halindeki ele getirdim elimi. Sağ elim çoktandır elinin üstünde varlığını korurken, sol elim sağ elimin yaptığı kadar nazik karşılamadı bu pozisyonu.
Savaş'ın elini açmaya çalıştığım esnada boynumdaki soluk alışverişlerinin varlığını yine hissettim. Huzursuzlandığında karnımdaki elini bulunduğu yere daha sıkı sarıp sanki mümkünmüş gibi daha çok çekti beni. Onun bu tavrına yenilmişlikle boyun eğerken tekrar dalıp gitmesini bekledim. İçimdeki ses uyanırsa elindeki paketlerden olacağımı söylüyordu...
Savaş'ın nefesi kısa süre içinde düzene girdi. İlk uyandığımda boynuma çarpan nefesi yüzünden huylanıyordum, fakat şu an boynumla nefesini bütünleştirmesine rağmen gıkım çıkmıyordu.
Tekrar uyuduğunu varsaydığım saniyeler ellerimin altındaki elini bir kez daha açmaya çalışmıştım. Yine aynısı oldu. Eli bir nebze bile açılmazken o yine hareketlerimden rahatsız olduğu için hareketlenmişti. Ben bu sefer ne olursa olsun diye düşünürken düşündüğüm şey olmadı. Uyanmadı.
Pekâlâ, bir denedim, iki denedim, üçüncüsünü zor denerim. İlk ikisi başarısız olan bir olayın üçüncüsünü denemek bazı durumlarda aptallıktan başka bir şey değildir. O yüzden Savaş'ı uyandıracak hamleyi yapmaktan vazgeçtim. Belli ki vermeyecekti, uykusunda bile yemin etmişti o malları bana vermeyeceğine.
Yerimde huzursuzlukla kıpırdanmaya başladım. Belki uyanır da, ben uyanmadan gider diye. Çok çabaladım ama olmadı. Uyanmak yerine karnımdaki elinin baskısını azalttı. Bunu fırsat bilerek ona döndüğümde yüz yüze gelmiştik. Az önce boynuma gömdüğü başı, şimdi koltuğa düşmüştü. Gözleri hâlâ kapalıydı, yüzü bana fazla yakındı.
Gözleri kapalı olduğu için yakınlığımızı önemsemedim. Normalde kalkmak için hamle yapacaktım ama bunun yerine onu hatırlamak istemediğim hâlde yüzünü incelemeye başladım.
Koyu kahverengi saçları vardı. Yüzünde hiçbir darp izi veya çizik yoktu. Dün gördüğüm bileğindeki iz geldi aklıma. Acaba onun hikayesi neydi? Yüz hatlarım istemsizce gerilirken niye böyle bir tepki verdiğimi, neden sinirlendiğimi anlayamamıştım. Gözlerimi kısa bir an yumup tekrar açtım. Sol elimi belimi saran elinin üzerinden kaldırdım ve yüzüne getirdim. Uyanık olduğunda yüzünde pek bir ifade bulamıyordum. Genelde benimle konuşurken çoğu zaman onu hatırlamadığımdan dolayı içten içe bana öfkelense de, onun dışında pek bir yüz ifadesi görememiştim yüzünde. O, sesli bir şekilde dile getirmiyordu belki ama ben emindim, hatırlamamı istiyordu.
Yanağının üstüne işaret parmağımı değdirip uykusu hafif mi değil mi diye yokladım. Uyanmadığını fark edince elimi yanağına komple sarmıştım. Fazla yakın davranıyordu bana, bu yakınlığından dolayı şu an yaptığımı yanlış bulmuyordum.
Elimin altındaki yanağa çok baskı yapmadan sadece hissetmeye çalıştım. Geçmişte onu dolaylı yoldan öpen ben, o anlarda ne hissediyordu, hissetmeye çalıştım. Neden sabah kalktığımda ona tepki göstermektense anın tanıdıklığıyla uyandım bilmek istiyordum. Belki geçmişimi değil ama sanırım onu hatırlamak istiyordum.
Baş parmağımla hafifçe yanağını okşamaya başladım. Sakalları henüz yeni yeni çıkmaya başlamıştı. Hiç tam uzattığına şahit olmamıştım. Gerçi çok uzun süredir tanımıyordum onu, belki de uzatıyordu da ben bilmiyordum.
Tenime batan şeyleri umursamadım. İçten içe huylansamda devam etmiştim parmağımı yanağında gezdirmeye. Tam şu anda koyu kahve gözlerini açsa utanır mıydım bilmiyorum. Aklımdaki Kumru, kesinlikle anı geçiştirirdi. Önemsiz gibi davranırdım. Öyleydi de, önemsizdi.
Aklıma Bora'nın evinde ilk karşılaştığımız günün devamı gelince yanağındaki elim istemsizce dudaklarına gitti. Elimi sağ çenesine doğru sarıp baş parmağımı dudaklarının üstüne kapattım. Yaptığım şeyin adı belki tacizdi ama bunu umursamamıştım. Çok düşünmeden dudağının üstündeki parmağıma yaklaşıp onu öpmüştüm.
Bir şey hatırlamak namına yaptığım bu hareket, uzun bir süre devam etti. Dudaklarımız arasında olan parmağımdan çekmedim dudaklarımı. Uzun bir süre orada öylece kaldım. Ta ki kalbimin hızlanmaya başladığını fark edinceye kadar.
Belki beynim hatırlamadı ama kalbim için aynı şey geçerli sayılır mıydı bilemiyorum. Zihnimde yeri olmayan adamın, kalbimde yeri olduğunu hissediyordum ve bu kesinlikle yanlıştı.
℘ | Texting
Bora Ataberk: Sabah evine geldim, içeriye gireceğim esnada kapıda Erdem'i gördüm.
Bora Ataberk: Savaş'ın çalışanının kapında ne işi olduğunu anlayamadım.
Bora Ataberk: Evde olmadığını söylediğinde bu daha çok şaşırmama neden olmuştu.
Bora Ataberk: Hani sen evde yoksun tamamda, onun bundan nasıl haberi var?
Bora Ataberk: Ayrıca evinin anahtarını bana vermiştin, girmek için hamle yaptığımda buna engel oldu, neden?
Bora Ataberk | Yazıyor...
Bora Ataberk | Çevrim içi
Bora Ataberk | Yazıyor...
Bora Ataberk: Kafam yandı Hüma.
Bora Ataberk: Neredesin, iyi misin?
━━━━━━
Kumru'nun Savaş'ı hatırlamak için çabalaması?
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?
Seviliyorsunuz
.
Selamünaleyküm mümin kardeşlerim.

Bölüm Başkarakterin ağzından.
☣
"Ne yapsaydım Kumru, içeriye mi davet etseydim eniştemi!"
Hafif sitemli bir şekilde konuşurken bir yandan da önündeki eti ayırmaya devam ediyordu Erdem. Savaş'la uyuduğum koltuktan kalkalı bir saat oluyordu. Savaş ben kalktıktan çok sonra, ancak yemekler hazır olduğunda kalkmıştı. Erdem eve ne ara girdi sorusuna gelirsek... Bilmiyordum. Adamda öyle bir burun vardı ki, dışardan bile almıştı yemeklerin kokusunu.
Saat öğleye yaklaşmak üzereydi diye Erdem'in dünkü menü isteğine bakarak et yapmıştım bugün. İlk uyandığımda et yeme fikri mantıklı gelmese de, şu an zaten eti Savaş'la ben değil, sadece Erdem yiyordu. Biz kahvaltılıklarla ve yumurtayla geçiniyorduk.
"Enişte?"
Erdem'in cümle sonunda kullandığı hitap şekli Savaş'ın diline dolanmıştı. Elimdeki ekmeğe bıçakla reçel sürerken bir yandan da kafamı kaldırıp Erdem'e bakmıştım. Önündeki eti parçalamakla meşguldü hâlâ. Ağzını aralayıp önemsiz bir şeyden bahseder gibi konuşmaya başladı.
"Bora işte. Eniştem oluyor. Şimdi hiç Kumru'nun zaten sevgilisi var triplerine girme Savaş. Bora, Kumru'yu daha güzel sever, Uraz'ın sevgisinden ne olur."
Şu uyuşturucuya başlama sebebim olarak gösterilen iki kişiden biriydi Uraz. Diğeri ise Ares denen -tabiri caizse en yakın arkadaşımdı- kişiydi. Aklıma geldikçe bile tuhaf oluyordum. Nasıl öyle bir arkadaş edinebilmiştim aklım almıyordu.
Uyuşturucu demişken, Savaş'ın elindeki paketleri alamayınca zor günler için sakladığım paketleri bulup, açmıştım. Dozunda kullandığım sürece bir problem görmüyordum.
Masada duyduğum metalin porselene vurunca çıkardığı sesle irkilip sesin geldiği yöne baktım. Savaş yemek yemeyi bırakmıştı. Elindeki çatal ve bıçağı önündeki tabağına yerleştirmiş, Erdem'e bakıyordu.
Savaş'ın bakışlarını takip edip bende Erdem'e baktığımda onun her şeyden habersiz kestiği eti ağzına atarak çiğnemeye başladığını gördüm. Sonunda eti kesmeyi becerebildiği için yüzündeki gururla başını önündeki tabaktan kaldırmıştı. Kaldırdığı gibi ilk benimle göz göze geldi sonra ise masanın başındaki sandalyede oturan Savaş'la.
Ağzındaki yemeği başta büyük bir keyifle çiğnerken, Savaş'ın bakışlarını görünce yüzünü buruşturup çiğnemeye devam etmiş, bir süreden sonra ise zorlukla lokmayı yutmuştu.
"Erdem neden bu kapıda nöbet tuttuğundan haberdarsın değil mi?"
"Evet, çünkü Kumru hiçbir şey hatırlamıyor. Bir gün hatırlamak isterse ona yardım edeceğim. Bunun için bu kapıdayım."
Erdem'in işini tanımlarken keyfi yerine gelmişti. Onun kafasındaki kurguya göre yüksek ihtimalle şöyle bir şey bekliyordu; Savaş, kardeşine yapılan şeyi ihanet olarak görüp, Erdem'e de bunu desteklediği için saldıracaktı ama böyle olmayınca Erdem'in hoşuna gitmişti.
Çünkü her ne kadar kafasında belirli bir kurgu olsa da, bu kurgunun, karşısındaki adamın öfkesinden daha önemsenecek bir şey olmadığının farkındaydı.
"Bir dakika!" Erdem'in iş tanımında kafama takılan bir şey vardı. O yüzden Savaş dudaklarını aralayıp konuşmaya başlayacağı esnada ben konuştum. Erdem'in gözlerinin içine bakarak iki saniyedir beynimi kemiren soruyu yönlendirdim.
"Madem iş tanımında "Kumru yardım isterse..." diye bir cümle var, o zaman daha ne diye hep nereye gittiğimi soruyorsun?"
"Onu muhabbet olsun diye yapıyorum."
Erdem'in gayet basit bir şeyi açıklarmış gibi konuşmasıyla hayretle ona bakakaldım. Tamam bu şey işime geliyordu, beni sıkmıyordu, takip etmiyordu, söylemezsem zorla söyletmiyordu filan da... O bana iş tanımını çok farklı anlatmıştı. Üstüne Savaş'ın bu konuda çok katı olduğunu, kurallara uymazsa kendisini kovabileceğini bile söylemişti. Bu son dediklerine inanmamış olsam dahi sonuçta o demişti!
"Takip etmiyor musun Erdem?"
Savaş'ın ruhsuz ses tonuyla sorduğu soruyla bütün düşüncelerim bir adım geri attı.
Erdem'in yeni aklına geliyormuş gibi kafasını yemek tabağından kaldırıp Savaş'a bakmasıyla sinirden güldüm. Sanırım Erdem benden aldığı bilgiler kadarını Savaş'a iletmişti hep. Hiç fazlasına ihtiyaç duymamıştı. İşini bu kadar canı gönülden yapan biriyle ilk defa karşılaşıyordum...
Erdem, Savaş'ın yaptığı işler için fazla iyi niyetliydi.
℘ |
A.G.Sahibi: Savaş vardı ya, tanıdığın olan.
A.G.Sahibi: O bugün evimi görmeye gelecekti, Erdem onun için orada bekliyordu.
Bora Ataberk: Neden evini görmeye gelecekti?
A.G.Sahibi: Sıkıldım kocaman evden Bora.
A.G.Sahibi: Ev sahibi benim evden çıkacağımı öğrenince yeni kiracılarla bizzat görüşmemi istedi.
A.G.Sahibi: Aksi hâlde kontratı geri vermeyeceğini, dava bile açabileceğinden bahsetti.
Bora Ataberk: Anladım.
Bora Ataberk: Peki Savaş ne alaka? O zaten çok zengin.
A.G.Sahibi: İşte sen verdin sorunun cevabını.
A.G.Sahibi: Savaş zengin.
A.G.Sahibi: Yatırım yapmak istemiş olmalı.
Bora Ataberk: O kadar yani?
A.G.Sahibi: Elbette.
Bora Ataberk: O anlamda sormadım, başka bir şey söylemeyecek misin diyorum.
A.G.Sahibi: O saatlerde nerede olduğumla alakalı mı?
Bora Ataberk: Evet?
A.G.Sahibi: Evin damından su akıtıyordu, uyuyamadım. Uyayamayınca da "Ne yapsam, ne yapsam?" diye düşünürken buldum kendimi. Sonra ise ders çalışmaya karar verdim. Bu da evde pek mümkün olamayacağı için kütüphaneye gitmiştim, ders çalışırkende uyuya kalmışım.
Bora Ataberk: Ondan telefonlarımı açmadın...
A.G.Sahibi: Evet.
Bora Ataberk: Yorgunsundur, kendine yemek hazırlayamazsın şimdi sen, istersen dışarıda birlikte yiyelim.
A.G.Sahibi | Yazıyor...
A.G.Sahibi | Çevrim içi
A.G.Sahibi | Yazıyor...
A.G.Sahibi: Olur.
İnstagram: amistadream
━━━━━━
Kumru'nun yalan söyleme hızı?
Erdem'in iş tanımından istediği şeyleri çıkartması?
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz?
Seviliyorsunuz
.
Bora Ataberk: Nereye gittin Hüma?
Bora Ataberk: Bütün eşyalarını toplayıp bir anda nereye gittin?
Not: Devam edecektir...