İnsan, hayatı boyunca bir boşluğu tamamlamak ister. Bu hayatta bir karşılığı olması gerektiğine inanan insanlar hayattaki amaçlarını ararlar. Hep bir arayış… İçinde tamam olan bir şeylerin yokluğuna düşmek ise insanı boşluğun ve amaçsızlığın tam ortasına atar…
(YazarKontes)
DİBA KARACADAĞ
Ölüm… Kaç şekilde karşımıza çıkardı acaba?
Bir insanı ölüm kaç farklı şekilde bulabilirdi?
Ölmek için pek çok farklı yol varken kimin nasıl öleceğine karar veren hangi güçtü?
Hayatında kimsenin kalbi kırılmasın diye uğraşan dayem… Daha 16 yaşındaki kardeşim Demir… Böyle ve bu kadar zamansız bir şekilde nasıl ölürdü?
Ne kalbim ne aklım bu olanları kabul edemiyordu. Öyle ki dilim dahi susmuş zihnim kendini kapatmıştı.
Gözlerimi o çok nefret ettiğim ışığın göz kapaklarıma vurmasıyla açtığımda kendi yatağımda olmadığımı fark ettim.
Ürkerek yataktan doğrulduğumda baş dönmesi yüzünden başımı geri yastığa yerleştirdiğimde üzerindeki beyaz önlükten hemşire olduğunu anladığım genç bir kadın odanın diğer tarafından bana doğru geldi:
“Kendine geldin sonunda… Nasıl, daha iyi hissediyor musun kendini?” diye sorduğunda gözlerimi kısıp neden burada olduğumu anlamaya çalışıyordum.
Aklıma gelen görüntülerle gözlerim açılırken ağzımı açıp “dayem nerede? Nasıl?” diye sormak istedim ama sanki boğazımda takılı kalan bir şey vardı ve sesimin çıkmasına engel oluyordu.
“Diba?” diyen kadın bana şaşırarak seslendiğinde kaşlarım çatıldı elimi boğazıma götürdüm, bağırmaya çalıştım ama yok… Panik bütün bedenimi ele geçirirken yatağımın yanındaki monitörden gelen sesler daha hızlı çıkmaya başladı.
“Diba, tamam, sakin ol…” diye beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama bir yandan da “Biri buraya baksın!” diye bağırdığında içeri giren Rohat abim ve Berivan anamı görünce ellerimi uzattım.
Hemen yanıma gelip bana ellerimi tuttuklarında “geldik güzelim buradayız. İyisin…” diye sakin bir şekilde konuşan Rohat abimin aksine Berivan anamın sesi çıkmıyor, sadece elimi tutup saçımı okşuyordu.
Gözleri… Kıpkırmızı ve sanki küçülmüş gibiydi…
“Ben doktora haber vereyim siz yalnız bırakmayın” diyen hemşire odadan çıkarken Rohat abim başıyla onu onaylamış gözlerini bir an olsun benden ayırmamıştı.
“Güzelim… Nasılsın? Ağrın var mı?” diye soran abime cevap verebilmek için ağzımı açsam da yine sesim çıkmıyordu.
Ben daha da panik olmaya başlarken ikisinin birbirlerine bakışlarını yakaladım. Korku…
“Diba… Bana bak güzelim… Tamam, bir şey yok, sakin ol… Şimdi doktor gelecek seni muayene edecek” diyen abimin elini sıkı sıkı tutuyordum.
Berivan anamın gözlerinden yaşlar süzülürken başını çevirdi. Berivan anamın elini tuttuğum elimi bırakarak onun kolunu tuttum. Bana dönmesi için çektim.
Gözyaşlarını silerek bana döndüğünde “Dibam… Kuzum…” derken sakin olmaya çalıştığını görebiliyordum. Sormak istiyordum “Dayem nerede? Demir nerede?” diye ama nasıl soracağımı da bilemiyordum.
Gözümün önünde sadece ikisini kanlar içinde yerde yatarken gördüğüm görüntü vardı. Onlar da hastanede miydi? Durumları nasıldı?
Onlar yanımda olduğuna göre durumları iyi olmalıydı. Babamla ablamlar Fırat abim de onların yanında olmalıydı.
Hemşire yanında doktor ile geldiğinde abim ve Berivan ana açılarak doktora izin verdi.
“Diba hanım, merhaba… Öncelikle geçmiş olsun” dediğinde Rohat abim;
“Doktor bey, kardeşim konuşamıyor” dediğinde endişeyle doktorun ne diyeceğini beklemeye başladım.
“Rohat Bey, kardeşiniz ağır bir travma geçirdi ve bir haftadır uyuyordu. Böyle ağır travmalarda beyin kendini kapatabilir. Kardeşinizin de beyni kendini kapatıp korumaya alarak bir haftadır uyumasına neden oldu.
İlk önceliğimiz kardeşinizin uyanmasıydı. Bu en zor adımdı. Şimdi izin verirseniz kardeşinizin beyin fonksiyonlarını incelemek için bazı testler yapmalıyız. Sizden ricam öncelikle kardeşinizle görüşebilmem için bizi yalnız bırakmanız” dediğinde Rohat abim ve Beriivan ana bana bakıp odadan çıktı.
Benim düşündüğüm şey ise doktorun söylediği bir hafta kelimesiydi. Ben bir haftadır uyuyor muydum?
Doktor monitöre ve ayak ucundaki masanın üzerindeki dosyaya baktıktan sonra bana döndü:
“Diba Hanım? Beni duyabiliyorsanız başınızı öne arkaya sallar mısınız?” dediğinde usulca başımı öne eğip kaldırdım.
“Çok güzel… Gördüğüm kadarıyla hareket kabiliyetinizde de bir şey yok. Peki baş ağrısı veya dönme? Herhangi bir şikayetiniz var mı?” diye sorduğunda işaret parmağımı omuz hizamda kaldırıp döndürerek başımın döndüğünü anlatmaya çalıştım.
“Baş dönmesi sizin durumunuzdaki hastalar için gayet normal. Geçirdiğiniz baygınlık sonrası bir haftadır uyuyordunuz.
Diba hanım… Size bir kağıt ve kalem versem sorularıma yanıt verebilir misiniz?” diye sorduğunda başımı öne yukarı salladım yine.
Bana cebindeki kalemi ve küçük not defterini uzatınca hemen alıp yazmaya başladım.
“Dayem ve kardeşim Demir… Onların durumu nasıl? Araba kazası geçirmişlerdi” yazıp defteri ona çevirdim.
“Ben de size en son ne hatırladığınızı soracaktım. Demek ki hafızanızla ilgili bir sorun yok. Bu iyi haber… Şimdi arkadaşlarımız gelip sizi beyin taraması için götürecekler, ondan sonra tekrar görüşeceğiz” dediğinde elimdeki küçük not defterini sallayarak bana cevap vermesini istedim.
“Ben ailenizi içeri alayım” diyerek çıkarken hemşire de peşinden gitmişti.
Berivan anam içeri girdiğinde gelip yüzümü okşadı ve yatağımın yanındaki sandalyeye oturdu.
Elimdeki defterde yazdıklarımı ona uzatarak gözlerine baktım ama gözlerini benden kaçırdı. Israrla elini çekiştirip defteri, yazı ona dönük olacak şekilde salladım.
“Ne diyeyim şimdi ben sana kuzum… Sen bu haldeyken” dediğinde omuzlarım düşüp boynum bükülürken yüzüne yalvarır gibi baktım.
Rohat abim içeri girdiğinde aynı şekilde ona da defteri uzattım ve ondan da cevap bekledim.
Berivan anama bir bakış attığında Berivan anam başını iki yana salladı. Ne demek istediğini anlayamıyordum. “Söyleme” mi demek istiyordu.
Rohat abim yatağın diğer tarafına geçerek kenarına oturdu ve elimi avuçları arasına aldı.
Konuşmakta güçlük çekiyor olmasından dolayı korksam da bana cevap vermesi için belli etmemeye çalışıyordum.
Soran gözlerimi ona diktim, hâlâ cevap vermeyince ellerimi ikisinin de ellerinden kurtararak defteri alıp kucağıma bıraktığım kalemle tek kelime yazdım: “YAŞIYORLAR”
Rohat abim derin bir nefes alıp başını öne arkaya salladığında rahatladım:
“Yaşıyorlar… Ama… Sana yalan söylemeyeceğim Diba… Durumları iyi değil.” dediğinde kötü olsam da en azından yaşıyorlar dedim içimden. Korktuğum başıma gelmemişti yaşıyorlar…
Kağıda yeni bir cümle yazdım.
“Görmek istiyorum”
Abime kağıdı çevirdiğimde “Dibam… Biz de göremiyoruz, yoğun bakımdalar. Daha kendine bile gelemedin, bir doktorlar seninle ilgilensinler…” diye konuşurken telefonu çalınca Berivan anaya bakıp dışarı çıktı.
İçeri giren hasta bakıcıların yardımıyla tekerlekli sandalyeye geçip Berivan anayla odadan çıktığımızda Rohat abimi kapıda dikili halde gördüm.
Eline uzanmaya çalıştım ama uzak kalmıştı. Hasta bakıcılar beni götürürken Berivan ana da Rohat abimin yanında kalmıştı.
Koridorun sonuna gelip köşeyi döndüğümüzde kopan çığlıkla hasta bakıcıyı durdurarak ayağa kalkmaya çalıştım. Günlerdir yatakta olmamın etkisi ile ayağa kalkmakta zorlanırken hasta bakıcı “lütfen oturun” diyerek beni durdurmaya çalışsa da kopan çığlıktaydı aklım.
Duvara tutuna tutuna az önce geçtiğim köşeden geri döndüğümde Berivan ananın yerde ağzını kapatarak ağladığını Rohat abimin de yanına çöküp ona sarıldığını gördüğümde dizlerim beni daha fazla taşıyamadı.
Ben de oracığa çökerken hasta bakıcı “hanımefendi!” diye seslenince Rohat abim benim varlığımı fark etti, ama Berivan anayı bırakıp da gelemeyen çaresiz gözlerine baktığım zaman elimi boğazıma götürerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
***
İnsan ölümü en çok kendisine yaklaştığında tanırmış… Öyle, uzaktan bir cenazeye katılmak ya da bir başkasının acısını yaşamakla ölümün nasıl bir şey olduğunu insan anlamıyormuş.
Bir yanımda Dicle ablam, bir yanımda Asmin ablam ayakta başsağlığı dileyenlere hafifçe başımızı eğerek teşekkür ederken, Dicle ablamın bir yanında da Berivan ana sandalyede oturmuş öylece mezarlara bakıyordu.
Aynı anda toprağa verdiğimiz iki cana…
İnsanlar baş sağlığı diliyor, Allah’tan sabır vermesini temenni ediyordu ama bu sözlerin boşa ve ezbere söylenmiş sözler olduğunu o gün anlamıştım. Bu sözlerin hiçbir anlamı yoktu benim için de ailem için de…
Bizim başımız hiçbir zaman sağ olmayacaktı, yaramız sağılmayacaktı iyileşmeyecekti. Kayıplarımızın acısı her zaman kalbimizde olmaya devam edecekti.
Kadınlar arka tarafta sessizce beklerken ön taraftaki erkekler arasında bir arbede yaşandığını gördük.
“Sizin burada ne işiniz var?” diye kükreyen Rohat abimin sesiydi.
Dicle ablam “Ne oluyor?” diyerek başını uzatıp bakarken benim ne olduğu umurumda değildi. Kimin geldiğini tahmin etmek güç değildi.
“Katiller… Hangi yüzle buraya gelirler… Eh tabi yanlarına kalmayacağını biliyorlar… Korkularından gelmişlerdir…” fısıltılar kulağıma dolarken gözlerimi kapattım. Ellerimi kulaklarıma götürdüm ama sesler gelmeye devam ediyordu sanki…
Beynimin içinde binlerce ses dönüyordu: “Kan davası başlayacak… Bozbeyler artık düşmanımız… İlk kanı akıtan onlardı, karşılığını alacaklar…”
Kan davası… Dayemle Demir’in kanına karşılık ne kadar kan akıtsak bedeli ödenmiş olurdu ki? Bir canın bedeli ödenebilir miydi?
İnleyerek ağladığımın farkında değilken başıma vurup susturmaya çalıştığım seslere karışan ses Berivan anamın sesi oldu.
“Dibam… Kuzum… Etme kuzum…” Gözlerimi açıp başımı kaldırarak ona baktığımda beni bağrına basıp sarıldı.
“Aaaa… D-d-d-…” ben konuşamadıkça bağırıp çağıramadıkça boğazıma oturan yumru nefes almamı zorlaştırıyordu.
“Rohat!” diye bağıran Berivan anamın sesiyle sesler susarken uzaktan insanların içinden kalabalığı yararak gelen abimi görünce yalvaran gözlerle baktım.
“A-a-… D---“
“Çekilin!” diye kükreyerek yanıma gelen Rohat abim “Geldim güzelim buradayım… Gittiler… Korkma…” dediğinde korkmadığımı söyleyemedim.
“Rohat, ben kızları alıp eve geçeyim, taziyeye gelecek olan da oraya gelsin” diye Berivan anayı onaylayan abim beni kucağına alırken boynuna sarıldım.
“Cihan! Babamlara söyle, ben kadınları eve götürüyorum” diyerek Hasan abi ve Huriye ablanın oğluna seslenip kime çarptığını umursamadan hızlı adımlarla beni arabaya götürdü.
Yanından geçtiğimiz kadınların sesini duydukça bu coğrafyaya lanet ettim:
“Vah vah… Dili tutulmuş diyorlar… Yazık… Koskoca ağa kızı… Kimse de istemez artık…”
Bizim derdimiz neydi insanların derdi neydi?
Konağa geçtiğimizde ben odama çıkıp aşağıya inmezken yakın arkadaşlarım Kumru ve Zişan da benimle birlikte oturuyordu. Herkes aşağıda olduğu için Berivan ana bana iyi gelir diye arkadaşlarımı çağırtmıştı.
Ona sorabilmek isterdim: “Nasıl ayakta duruyorsun?” diye… Ben dayemi ve kardeşimi o da oğlunu ve belki de bu hayattaki en yakın arkadaşını kaybetmişti.
Dayem ve Berivan anam iki kumadan çok, yakın iki arkadaş gibiydiler. Buralarda kumasıyla böyle geçinen insanlar görmek pek kolay değildi.
Acısını yaşaması için durup düşünemezken nasıl herkesle ilgilenebilirdi ki? Kim bilir belki de onun da acıyla baş etme yolu buydu… Kendi yarasından çok başkalarının yarasını görmek ve ilgilenmek…
Akşama doğru insanlar artık konaktan çekilmeye başladığında kızlar da benimle birlikte aşağıya indi. İzin isteyip evlerine giderken yarın yine geleceklerini söyleyip bana sarıldılar.
Fırat abim kızları arabayla bırakması için Cihan’ı görevlendirirken Hasan abi babamın yanına gelip “Reşat Ağam… Şerwan Ağa haber salmış…” dediğinde babam kaşlarını çatarak ona baktı.
Şerwan Ağa bu bölgedeki tüm aşiretlerin ve aşiret ağalarının saygı duyduğu bir isimdi.
“Diğer aşiret ağalarıyla birlikte bir toplantı yapmak isterler” dediğinde babam ellerini yumruk yaparken Rohat abim;
“Neden toplantı istedikleri belli” dedi.
Babam “Biz harekete geçmeden kanın önüne geçmek isterler” diyerek Rohat abimi onayladı.
Fırat abim yanımıza dönerken “ne oluyor?” diye sorunca Rohat abim durumu anlattı.
“Toplantıya katılmayacağız değil mi baba?” diyerek babamın cevabını beklediğinde babam;
“Tüm aşiretlerle karşı karşıya mı gelelim?” diye sordu.
“Nasıl ya? Biz haklıyız… Kan hakkımız var…” diye dişlerinin arasından konuşan Fırat abimi babam eliyle susturup ayağa kalkarken “benden habersiz bir iş yapmaya kalkanın cezasını ben kendi ellerimle keserim” dedi.
Babamla birlikte Berivan ana da ayağa kalktı. Onlar merdivenlere yöneldiğinde Rohat abim babamın arkasından seslendi:
“Berdel isteyecekler!”
Babam birkaç saniye dursa da ne geriye döndü ne bir şey söyledi… Avluya derin bir sessizlik çökerken bu kez gözyaşları durmayan Dicle ablam oldu…