DAYE!!!

1734 Kelimeler
Tüm mutluluklar yerini acıya bırakmaya mahkûm mudur? Çok güldüğümüzde başımıza illa bir şey mi gelmesi gerekir? Bu yüzden mi yarım kaldı tüm gülüşlerimiz? Aman başımıza kötü bir şey gelmesin diye gülüşlerimizi bile soldurtmak zorunda bırakılmadık mı? (YazarKontes) DİBA KARACADAĞ “Ay bu kız hâlâ uyuyor, vallahi öldürecek Zerya Hanımağam hepimizi” diyerek odadan hışımla içeri giren elbette konağımızın en sevdiğim karakteri Huriş’ti. Zaten bir başkası asla kapı çalmadan girmezdi. Dayem bile… “Ya Huriş, daha gün ışımadı. Bırak da biraz daha uyuyayım” diye uykulu sesimle mırıldandığımda perde açılma sesini duymamla odanın daha doğrusu gözümün içine ışık girmesi bir oldu. Elimi gözümün üzerine koymam yetmeyince yastığımın altına girdim: “Ya Huriş… Kapat şu perdeleri…” “Hem kalın siyah perdeleri çek pencerelere hem de daha gün ışımadı de. Sen bu yüzden aldın değil mi bu perdeleri. O kadar da dedim hiç genç kız odasına yakışıyor mu bu perdeler… Tövbe tövbe yas odası gibi” dediğinde kıkırdadım. “Ne yapayım ben geceleri seviyorum, gündüzleri ışık rahatsız ediyor beni” derken yastığı yüzümden çekmesi ile öfkeli bakışlarının hedefi oldum. “Gecenin nesini seviyorsun bilmem ki…” derken ellerini beline attı. “Nesini sevicem, beni saklamasını seviyorum. Sen hiç benim yüzüme bakmıyor musun?” diye somurttum. “Ne varmış yüzünde de saklıyormuşsun?” derken gerçekten bilmiyormuş gibi davranmasına ayrıca sinir olmuştum sabah sabah… “Of Huriş… Baksana şu yüzümdekilere, ne kadar çirkin, üstelik her geçen gün daha da artıyor” dediğimde eğilerek yüzüme baktı. “Halt etmiş onu diyen. Benim kızım akça pakça da ondan bu lekeler… Allah demiş ki bu kıza çok nazar değer ben bu kızın güzelliğini biraz gizleyeyim” dediğinde gözlerimi devirdim. Çocukluğumdan beri beni bu hikayelerle kandırıyordu ama ben artık bunlara inanmayacak kadar büyümüştüm. “Devirme o gözlerini sonra bizim Topal Ayşe gibi na böyle gözlerinin biri bir yere biri bir yere bakar kalacaksın” dediğinde bir de gözlerini şaşı yaparak taklit ettiğinde gülmeden edememiştim. “Ah benim güzel kızım… Senin bu boncuk gözlerin yeter… Kimde varmış böyle gözler koskoca Mardin’de” dediğinde gülümsedim. “Rohat abimde var bir de” dediğimde kaşlarını çattı bana “benzettiğin adama bak, anma o suratsızı… tevekkeli değil evde kaldı. Koca Mardin’de bir kişi de kızını vermiyor” “Onlar kaybeder, hem kimmiş benim abimi istemeyen… Abim istemiyor bir kere kimseyi… Hıhhh…” Doğru Rohat abim evlenmeyi istemiyordu ama kimse de cesaret edip de kızını vermiyordu da. Çünkü abim ağa oğlu olmasına ve babamdan sonra ağalık koltuğuna oturacak olmasına rağmen hapse girip çıkmıştı. Hem de adam yaraladığı için. Adam dediğime de bakmayın… Öz be öz amcamızın oğlunu vurmuştu Rohat abim… Kimseye gerçek nedeni söyleyememiştik ama biz bilirdik. Amcamızın oğlu Reşvan abi, bir kızı zorla alıkoymuş, zorla sahip olup imam nikahına zorlamıştı. Babam aşiretimizin ağası olsa da amcam da ağa olarak görülürdü ve saygı duyulurdu. Reşvan abi ise ben ağa oğluyum diyerek ortalarda dolaşır kimse ona dokunamaz diye her türlü pisliği yapardı. Kız imam nikahı kıyılacağı sırada babamlara yalvarıp zorla ona bir iş ettiğini ve istemediğini söyleyince ortalık karışmıştı. Yengem “oğlum seni kuma alıyor, sokağa atmıyor diye sevineceğin yerde bir de şikayet mi ediyorsun” demişti. O günü asla unutamıyorduk. Kız medet ummak için Rohat abimin ayaklarına kapanıp “öldür ama bu adamın eline bırakma beni ağam… Senin de bacıların var” dediğinde Rohat abim silahını çıkarıp Reşvan abiyi uygunsuz yerinden ve diz kapaklarından vurmuştu. “Benim bacıma yapılsaydı nefes dahi alamazdın. Bu kadarıyla kurtulduğuna dua et” deyip kendi ayaklarıyla gidip teslim olmuştu. Rohat abimin yerinde başkası olsa ne Reşvan abiyi vurur ne de vursa bile gider teslim olurdu. Onun yerine yatacak adam bulurdu, ama benim abim asla yalan konuşmaz, kimsenin arkasına da sığınmazdı. Aile adımız lekelenmesin diye Reşvan abinin ne yaptığını kimse öğrenmedi. Sadece kavga ettikleri ve dizlerinden vurduğu için sakat kaldığını sanıyorlardı… Herkesin gözünde ise Rohat abim eli kanlı bir cani olmuştu sonunda da. 3 yıl yattıktan sonra hapisten çıkmış, babam da gurur duyduğu oğluna ağalığı bırakmıştı. Yengem bize bu olaydan sonra küsse de amcam oğlunun kusurunu bildiğinden boynu büküktü hep. Abim o gün o kızı kurtarmıştı ama Reşvan abiyle evlenmemek için yalvaran kız, köyündeki yaşlı bir adamla evlendirildiğinde bir hafta sonra kendini öldürdüğü haberi gelmişti. O zamanlar abim hapishanede olduğu için babamlara çok kızmıştı. Kızın ardında neden durmadınız niye sahip çıkmadınız diye… “Aman abine de toz kondurma” diyen Huriş’in sesi ile kendime geldim. “Kondurmam tabi…” Ben hâlâ yatağımda otururken dayemin sesini duymamla yataktan sıçrayarak çıkmam bir oldu. “Diba!... Sen hâlâ yatakta mısın!” Bu tabii ki bir soru değildi, çünkü dayem çoktan odamın kapısında belirmiş ve benim yatakta olduğumu görmüştü. “Kalktım dayem… Kalktım hanımağam…” diyerek yanına gidip öpmeye kalktığımda kendini geri çekip “daha yüzünü bile yıkamadan sakın beni öpmeye kalkma” dediğinde adımlarım durdu. “Kendi doğurduğunu mu beğenmiyorsun sen?” diye şakayla karışık bir sitem ettiğimde dayem kaşlarını çatıp Huriş’e baktı. “Yok, tekne kazıntısı falan değil kabir azabı bu kız Huriye” dediğinde Huriş gülünce ikisine de bakıp kaşlarımı çattım. “Yarın öbür gün ablam gibi ben de evlenirsem çok ararsınız ama” “Duydun mu Huriye? Yarın öbür gün evlenecekmiş. Vallahi bu kızı alacak bir aklı evvel varsa nolur bir an önce kapımıza gelsin” diyerek elini açıp dua etmeye başlayınca ayaklarımı yere vura vura odamdaki banyoya geçtim. ‘İnsan ne dilediğine dikkat etmeliydi bu hayatta… Bu sabahı hatırladığımda hep bunu düşünecektim artık. Ama henüz bunun farkında değildim’ Bütün gün koşturmacayla geçerken ben hâlâ ablamın hazırlıklarıyla ve mutfakta yapılacak işlerle ilgileniyordum. Her şey kusursuz olmalıydı. Evimizde ilk kez böylesi neşeli bir kutlama yapılıyordu. Bugün Asmin ablamın nişanı vardı… Babam sözünü tutmuş, ilk kızını sevdiğiyle evlendirme vaadini gerçekleştirmişti. Reşat Ağa, daha biz çocukken bize söz vermiş üç kızını da sevdikleri ile evlendireceğini, bu toprakların kaderini yaşatmayacağını söylemişti. Dediği gibi yapma yolunda da gidiyordu. Ne kadar güçlü aşiret varsa bugüne kadar Asmin ablam için de Dicle ablam için de haberci göndermişti ama babam “kızlarımın vakti gelmemiştir” diyerek hep reddetmişti. Halbuki buralarda 18 dedi mi kızların vakti gelmiş sayılırdı. Aslında olan ise babam Asmin ablam için dayeme yani Zerya Hanımağa’ya Dicle ablam için de Berivan Ana’ya sormuş; kızlarının gönlünün olmadığını öğrenince de hayır demişti habercilere. Berivan Ana, annemin kumasıydı ama buralardaki diğer kumalar gibi değillerdi annemle. Her zaman birbirlerini kardeş gibi görmüş ve asla biri diğerine üstünlük taslamamıştı. Onların hikayesi de bambaşkaydı tabi… Ben hâlâ mutfakla uğraşırken Huriş artık zorla kolumdan tutup beni mutfaktan çıkarmıştı: “Git de hazırlan, neredeyse misafirler gelmek üzere sen daha ne saçını başını yaptın ne giyindin vallahi Zerya Hanımağam bu yaştan sonra alacak o terliği yine eline” dediğinde kıkırdayarak “tamam tamam gidiyorum” deyip odama doğru çıktım. Yine de son kez ablamın yanına uğrayıp bir şeye ihtiyacı var mı diye baktığımda Dicle Ablam ile ikisini kıkırdarken gördüm: “Oooo, bakıyorum da bensiz eğleniyorsunuz. Çok kırıldım. Beni bu kadar dışlamanızı beklemezdim. Özellikle de sen Asmin abla… Ben senin nişanın eksiksiz olsun diye bu kadar uğraşayım ama sen…” deyip dudak büzdüğümde kollarını açtı ikisi de. Tabi ben de her zamanki gibi yanlarına gidip ikisine de sarıldım. Üç kız kardeş… Dicle ablamın annesi ayrı da olsa biz üç kardeş her zaman her şeyimizi konuşur, birbirimizin en yakın arkadaşı olarak hep birbirimize destek olurduk. “Hadi gözün aydın Diba sıra sana geliyor” diyen Asmin ablamın sesi ile onların kollarının arasından çıkıp kaşlarımı çattım ve başımı hafifçe eğdim. “Ne sırası abla?” “Ne sırası olacak evlilik sırası… Bizim düğünden sonra Dicle’nin Yusuf da sonunda haber gönderecekmiş babamlara” dediğinde önce çok sevinip Dicle ablama sıkı sıkı sarıldım. Sonra geri çekilip ikisine de parmak sallayarak “ikiniz de gidince konağın tek prensesi olarak kalmak varken ne diye evlenecekmişim, ben daha aklımı peynir ekmekle yemedim” dedim. “Ne yapacaksın turşunu mu kuracaklar Diba?” diyen Dicle ablama bakıp gülümsedim. “Valla benim turşum da pek güzel olur he, ne dersin?” dediğimde bu kez üçümüz de gülüyorduk. “Âlemsin Diba… Ama inşallah sen de âşık olabileceğin birini bulursun” dediğinde derin bir iç çektim. “Ağzını hayra aç be abla…” deyip kulağımı çekip parmaklarımın tersini kapı eşiğine vurdum. Asmin ablam “Bak sana söylüyorum Dicle, bu kız bir gün kör kütük âşık olacak; ama öyle böyle değil. İşte o zaman ben ona hatırlatacağım bu sözleri” dediğinde burun kıvırdım. “He he hatırlatırsın ablacım… Neyse ben gideyim de gelecekte kör kütük âşık olacağım adam için hazırlanayım bari” diye dalga geçip yanlarından ayrıldım ve odama gidip hazırlanmaya başladım. Tulum elbisemi giyip hafif bir makyaj yaparak hazırlanmıştım ki dayem geldi, kapımı açtığımda bsna uzun uzun baktı. “Hazır değil misin sen hâlâ” diyen dayem için kendi etrafımda dönüp “hazırım bile hanımağam” dediğimde hayret dolu bakışlarını üzerimde gezdirdi. “Kızım benim aldığım mavi elbiseyi neden giymedin sen?” “Daye! Yapma Allah aşkına o elbise çok kadın gibi duruyor” “Sen de bir kadınsın ya kızım. Bu pantolonla mı çıkacaksın ablanın nişanında ortalığa?” “Pantolon değil daye tulum, ayrıca çok moda bunlar” dediğimde ters bakışlarını üzerime dikti. Bu, Zerya Hanımağa sinirleniyor demekti. “10 dakika içinde üzerini değiştirip benim aldığım elbiseyi giyiyorsun ve gelip bana görünüyorsun. 10 dakikayı bir dakika bile geçerse İstanbul gezisini unut!” dediğinde omuzlarım düştü. “Dayeeee” diye mızmızlanarak mırıldandım adını. “Ne dayeeee? Dediğimi duydun. 10 dakika…” deyip odadan çıktığında oflasam da dediğini yapmak zorundaydım. Kızlarla bir sürü plan yapmıştık okul gezisi için ve riske atamazdım. 10 dakika içinde annemin istediği gibi giyinip hazırlandıktan sonra aşağıya indim. Misafirler neredeyse avluyu doldurmuştu bile. Huriş’in kızı Esma’yı görünce kolundan tutup durdurdum. “Esma… Dayemi gördün mü?” “Demir dışarı çıkmıştı, Berivan Hanımağamla onu arıyorlardı” dediğinde ben de avludan çıkıp konağın önündeki araziden bu tarafa gelen dayemle Demir’e el sallayarak gülümsedim. Annem gözlerini üzerimde gezdirerek memnun bir şekilde gülümsediğinde geçer not aldığımı anlamıştım. Tam onlarla buluşmak için yürümeye başlamıştım ki “Dikkat et” diyen bir sesin ardından bir el beni yoldan çekerken “kim bu” diye düşünüp başımı çevirdiğim anda çığlık sesleri ve bir arabanın duvara çarpma sesini duymamla olduğum yerde donup kaldım. İnsanların bağrış seslerini duyunca ne olduğuna bakmak için geri döndüğümde elektrik direklerinden birine çarpan arabayı ve bir çember oluşturan insanları gördüm. Tuhaf olan çember arabanın yanından çok daha gerisindeydi. Adımlarım oraya doğru giderken etraftaki insanlar arasında dayemi ve Demir’i aradı gözlerim ama bulamadım. Bulamadığım her saniye çığlıklar bağırışlar kulağımda uğultuya dönerken sonunda çemberi yarıp geçmiştim. Yerde yatan iki bedeni görmemle ağzımdan çıkanlar küçük bir fısıltıdan çığlığa dönmüştü: “Daye? Demir?... DAYEEEE!!!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE