birinci bölüm
İstanbul’un üzerine çöken gri bulutlar, sanki şehrin tüm günahlarını örtmek istercesine ağırlaşmıştı. Elif, Boğaz’a nazır villanın geniş salonunda, elindeki kristal kadehi parmaklarının arasında çeviriyordu. Dışarıda, rüzgarın uğultusuyla karışan dalga sesleri, evin içindeki o steril ve ürkütücü sessizliği delip geçmeye çalışıyordu. Sekiz yıl. Cem ile geçirdiği sekiz koca yıl. Bu evin her bir köşesi, her bir antika eşyası ve duvarlardaki her bir tablo, aslında Elif’in sessiz çığlıklarının birer şahidiydi.
Elif, aynadaki yansımasına baktı. Üzerinde, Cem’in en sevdiği renk olan lacivert, ipek bir elbise vardı. Saçları kusursuz bir topuz yapılmıştı. Yüzünde, yılların ustalığıyla yerleştirdiği o "mutlu eş" maskesi duruyordu. Ama gözleri... Gözlerinin içindeki o derin kuyuya kimse bakmıyordu. Cem bile. Cem için Elif, sahip olduğu en değerli koleksiyon parçasıydı; bakımı yapılması gereken, sergilenmesi gereken ve asla tozlanmasına izin verilmeyen bir pırlanta.
"Elif, hayatım? Hazır mısın?"
Cem’in sesi koridorda yankılandı. Sert, kendinden emin ve her zaman kontrolü elinde tutan o ses. İçeri girdiğinde, pahalı parfümünün kokusu odayı anında kapladı. Elif’in arkasına geçip ellerini onun omuzlarına koydu. Aynadaki yansımalarına baktı. Cem, uzun boyu, hafif kırlaşmış şakakları ve her zaman ütülü duran gömlekleriyle tam bir güç figürüydü.
"Muhteşem görünüyorsun," dedi Cem, Elif’in boynuna soğuk bir öpücük kondurarak. "Aras seni en son gördüğünde bir çocuktun. Şimdi ise... Şimdi ise gerçek bir kraliçesin."
Elif, "çocuktun" kelimesiyle irkildi. On yıl önce, Aras bu şehri terk ettiğinde Elif yirmi iki yaşındaydı. Bir çocuk değil, hayatının en büyük aşkını sessiz bir vedayla uğurlayan yaralı bir genç kadındı. Cem, Aras’ın gidişinden sonra Elif’in hayatındaki boşluğu ustaca doldurmuş, onu koruması altına almış ve sonunda kendine bağlamıştı. Ama Aras’ın neden gittiğini, o gece aralarında neler yaşandığını Cem asla bilmemişti.
"Aras’ın geleceğine hala inanamıyorum," dedi Elif, sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak. "Onca yıldan sonra neden şimdi?"
Cem, içkisinden bir yudum aldı. "İşler, Elif. Londra’daki operasyonları devretti. Artık burada, yanımda olacak. Ona en büyük holdingin yönetim kurulunda ihtiyacım var. O benim kardeşim, biliyorsun. Bu dünyada güvenebileceğim tek adam."
Güven... Elif bu kelimenin ne kadar ağır olduğunu düşündü. Cem, en yakın dostuna güveniyordu; karısına ise sahip olduğunu sanıyordu. Oysa birazdan o kapıdan girecek olan adam, her ikisinin de dünyasını yerle bir edecek olan pimi çekilmiş bir bombaydı.
Kapı zili çaldığında, Elif’in elindeki kadeh hafifçe titredi. Hizmetçinin kapıyı açma sesi, ayak sesleri ve sonra o...
Aras, salonun eşiğinde belirdiğinde zaman durmuş gibiydi. On yıl, bir adamı bu kadar mı değiştirirdi? Ya da bu kadar mı aynı bırakırdı? Aras, Cem’in aksine daha salaş ama çok daha karizmatik bir şıklık içindeydi. Gözleri eskisi gibi çakmak çakmaktı; ama şimdi o ateşin içinde bir parça da karanlık vardı.
"Hoş geldin kardeşim!" Cem, büyük bir coşkuyla ileri atıldı ve Aras’a sarıldı. "Sonunda! İstanbul sensiz çok sessizdi."
Aras, Cem’in sırtına vururken gözleri doğrudan Elif’e kilitlendi. O an, salonun geri kalanı silikleşti. Ne pahalı mobilyalar ne de masadaki gümüş takımlar kaldı. Sadece iki çift göz ve on yıllık bir enkaz vardı.
"Hoş bulduk Cem," dedi Aras. Sesi, Elif’in rüyalarında duyduğundan daha kalındı şimdi. Sonra yavaşça Cem’den ayrıldı ve Elif’e doğru bir adım attı. "Elif... Seni görmek... Büyük bir sürpriz."
Elif elini uzattı, parmakları buz gibiydi. "Hoş geldin Aras."
Aras, Elif’in elini avucunun içine aldığında, Elif vücudundan aşağı bir elektrik akımının geçtiğini hissetti. Aras elini hemen bırakmadı. Başparmağı, Elif’in elinin üzerindeki o ince deriye hafifçe süründü. Bu, Cem’in fark edemeyeceği kadar küçük ama Elif’in çığlık atmasına yetecek kadar büyük bir temastı.
"Çok değişmişsin," dedi Aras, sesi sadece Elif’in duyabileceği bir frekansta titrerken. "Ama gözlerin... Gözlerin hala aynı şeyi söylüyor."
"Neyi söylüyormuş?" diye sordu Elif, bir anlık cesaretle.
"Gidilmesi gereken yerlerin çok uzak olduğunu," diye fısıldadı Aras.
Cem araya girdi, "Hadi, hadi! Masaya geçelim. Aras, senin için o çok sevdiğin kalkan balığından hazırlattım. Hatırlıyor musun, üniversitedeyken Galata’da yediğimiz o akşamı?"
Yemek masası bir savaş alanı gibiydi ama tüm silahlar masanın altındaydı. Cem, durmaksızın yeni projelerinden, holdingin geleceğinden ve Aras ile yapacakları büyük işlerden bahsediyordu. Aras ise onu dinliyor gibi görünüyor, yerinde müdahaleler yapıyordu. Ancak her fırsatta, Cem başka bir tarafa baktığında ya da kadehini tazelediğinde, bakışları Elif’e çarpıyordu.
"Eee Aras," dedi Cem, etini keserken. "Londra’da birini bırakmadın değil mi? Evlilik falan... Bak biz Elif’le sekiz yılı devirdik. Darısı başına."
Aras bir an duraksadı. Kadehini masaya bıraktı. "Hayır Cem. Kimseyi bırakmadım. Ben... On yıl önce yanımda götüremeyeceğim her şeyi burada bıraktım. Kalbimi de dahil."
Elif’in boğazına bir lokma düğümlendi. Öksürerek suyuna uzandı. Cem ise kahkaha attı. "Hala aynı romantik Aras! Kimmiş o şanssız kız? Söyleseydin ya o zaman, gitmene izin vermezdik."
"Bazı vedalar, kalmak için yeterli sebep olmadığında yapılır Cem," dedi Aras. Gözleri Elif’in boynundaki inci kolyeye takıldı. "Güzel kolye. Ama sanki... Biraz ağır gibi, değil mi Elif?"
Elif, kolyeyi eliyle kavradı. "Cem’in hediyesi. Ben alıştım ağırlığına."
"İnsan her şeye alışır," dedi Aras. "Esarete bile."
Cem’in kaşları hafifçe çatıldı. "Esaret mi? Ne biçim konuşuyorsun Aras? Elif bu evin, bu hayatın kraliçesi. Onu el üstünde tuttuğumu biliyorsun."
"Tabii ki," dedi Aras, sesindeki o gizli iğnelemeyi ustaca gizleyerek. "Sadece, bazen kafesler altından olsa da kafestir, onu demek istedim."
Cem, Aras’ın bu felsefi çıkışlarını her zamanki "sanatçı ruhuna" yordu ve konuyu değiştirdi. Ama Elif, Aras’ın ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Aras buraya sadece iş için gelmemişti. Aras, on yıl önce yarım bıraktığı o yangını harlamaya gelmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Cem gelen acil bir iş telefonuyla çalışma odasına geçti. Salonda Aras ve Elif yalnız kalmıştı. Dışarıdaki yağmur şiddetini artırmıştı.
"Neden döndün?" diye sordu Elif, fısıltıyla. Sesi korku doluydu.
Aras yerinden kalktı, aralarındaki mesafeyi bir adımda kapattı. Elif geri çekilmek istedi ama arkasındaki yemek masası buna izin vermedi. Aras eğildi, Elif’in yüzüne o kadar yaklaştı ki, Elif onun nefesini teninde hissetti.
"Seni o gece neden beklediğimi sormadın," dedi Aras. "Garın önünde, yağmurun altında dört saat boyunca... Neden gelmediğini sormadın."
"Cem vardı Aras... O senin dostundu, bana bakıyordu, babam öldüğünde yanımda o vardı..."
"Cem bir avcıydı Elif! Senin zayıflığını gördü ve seni avladı. Sen ona aşık değilsin. Sen ona borçlusun. Ve bu borcu hayatınla ödüyorsun."
"Sus, lütfen..." Elif’in gözleri dolmuştu.
Aras, elini kaldırıp Elif’in yüzüne yaklaştırdı ama dokunmadı. Sadece o sıcaklığı hissetmesini sağladı. "On yıl boyunca her gece, o gar kapısında gelmeyişini düşündüm. Ama bu akşam anladım ki, sen aslında hiç gitmemişsin. Sadece saklanmışsın."
"Ben evliyim Aras. Cem senin kardeşin."
"Cem benim kardeşim olabilir," dedi Aras, sesi şimdi bir bıçak kadar keskindi. "Ama sen benim ruhumsun. Ve ben ruhumu bir başkasının mahzeninde bırakmaya niyetli değilim."
Tam o sırada Cem’in ayak sesleri koridorda duyuldu. Aras anında geri çekilip pencereye doğru döndü, sanki dışarıdaki yağmuru izliyormuş gibi.
"Hah, bitti sonunda," dedi Cem içeri girerek. "Şu ihale süreci beni öldürecek. Aras, kalkmıyorsun değil mi? Daha yeni başladık."
"Geç oldu Cem," dedi Aras, soğukkanlılıkla. "Otele geçmem lazım. Yarın sabah ofiste görüşürüz."
Cem, Aras’ı kapıya kadar uğurlarken Elif olduğu yerde çakılı kalmıştı. Vücudu titriyordu. Aras’ın kokusu hala odadaydı. O on yıl önceki yasak tutku, bir kül yığınının altından aniden parlamış ve tüm evi yakmaya başlamıştı.
Aras kapıdan çıkmadan hemen önce, son bir kez Elif’e baktı. O bakışta bir söz, bir tehdit ve sonsuz bir acı vardı. Kapı kapandığında, Cem geri dönüp Elif’in beline sarıldı.
"Harika bir geceydi, değil mi?" dedi Cem neşeyle. "Eski dostlar, yeni başlangıçlar..."
Elif, Cem’in kollarında buz kesmişti. "Evet," dedi ruhsuz bir sesle. "Yeni başlangıçlar."
O gece Elif, yatağında Cem’in nefesi yanında düzenli bir şekilde yükselip alçalırken tavana baktı. Aras dönmüştü. Ve hiçbir şey, bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. Yasak olan, artık kaçınılmazdı.