Hydra Adası’nda zaman, sanki bir kum saatinin içindeki altın tozları gibi değil de, Ege’nin kayalıklarına çarpan ritmik, ebedi bir şarkı gibi akıyordu. İstanbul’un o boğucu, barut ve hırs kokan havasından binlerce kilometre uzakta, bu küçük taş evin bahçesinde zamanın akışı bile karakter değiştirmişti. Artık saatler holding toplantılarına, kaçış rotalarına veya Cem’in kurduğu sinsi tuzaklara göre değil; zeytin ağaçlarının uzayan gölgelerine, denizin gelgitlerine ve sekiz yaşındaki Deniz’in neşeli kahkahalarına göre ayarlanıyordu. Aras, sabahın erken saatlerinde uyandı. Yanında mışıl mışıl uyuyan Elif’e baktı. On yıl boyunca bu kadının yüzündeki kederi silmek için dünyayı yakmıştı. Şimdi ise Elif’in yüzünde, sabah güneşinin vurduğu o huzurlu ifadeyi görmek, Aras için kazandığı tüm savaşlar

