✔️SEİ LA MİA TESERO

3831 Kelimeler
Bölüm 12: “Sen Benim Hazinemsin” Bu kız... Bana ne yapıyordu böyle? Kendi içimde boğuluyordum. Bu hisler... Onları nasıl susturacaktım? Bazen kendime soruyorum. Neden? Neden onu her gördüğümde kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor? Ne kadar sakin kalmaya çalışsam da, yanımdan gittiği an endişeleniyorum. Ben, Cengizhan Hanoğlu... Bu zamana kadar kimseye böyle hissetmedim. Neden Deren’i görünce hissediyorum? Onu her zaman gözümün önünde istiyorum. Bu normal değil. Dün gece... O anları düşündüğümde bile içimde bir şeyler alevleniyor. Onu öperken içime çektiğim nefesi, teninin kokusu, uzun dalgalı saçları... O mavi okyanus kadar derin gözleri... Yıllardır onu bekliyormuş ve sonunda bulmuş gibiyim. Nasıl oldu da bir anda hayatıma bu kadar dokundu? Kendimden ve ailemden başka kimseyi düşünmeyen ben, nasıl oldu da önceliğim o oldu? Hem de sadece birkaç günde... Ona her temas ettiğimde içimde yükselen ateş neyin nesi? Onu sadece arzuluyor muyum? Yoksa gerçekten bir şeyler mi hissediyorum? Bugün kapıda onu sıkıştırdığımda kalbinin atışını çok net duyabiliyordum. Yanaklarının kızarması da cabası. Hatırlamıyormuş gibi davranıyor ama öyle olmadığını biliyorum. Ve bir de... Akşam ne dedi o? “İlk öpücüğüm müydü?” Bu zamana kadar nerelerde saklanıyordu acaba? Hazine mi bu kız? El değmemiş bir hazine. Bana kendi ayaklarıyla gelene kadar onu çıldırtacağım. Bakalım nereye kadar kendini tutacak... Bunları düşünürken mutfakta yemeği çoktan hazırlamıştım. Şimdi gidip çağırayım. Biraz daha çıldırtsam fena olmaz. Onu sıkıştırmak hoşuma gitmeye başladı. Ne kadar inkâr etse de, o geceyi hatırladığına adım kadar eminim. Kapısının önüne geldim. “Deren, yemek hazır. Hadi gel,” diye seslendim. Aşağı inip onu beklemeye başladım. Aradan on beş dakika geçmişti. Duymadı mı acaba? Yoksa uyuyor mu? Merak ettim. Yukarı çıktım ve kapısının önüne gelip tekrar çaldım. Yine ses yok. “Deren, bak, giriyorum,” dedim ve içeri girdim. Yatakta büzülmüş, tüm örtüleri üzerine çekmiş, yüzü ter içinde yatıyordu. “Deren?” diye seslendim. Mırıltı gibi bir ses çıkardı ama ne dediğini anlayamadım. Eğilip yorganı çekmek istedim, fakat üşüyorum diye fısıldadı. “Deren, neyin var? N’oldu?” diye sordum ama cevap vermedi. Elim eline değdiği an vücudunun sıcaklığını hissettim. Hemen alnına dokundum. Ateşler içinde yanıyordu. Hiç vakit kaybetmeden üzerindeki battaniyeleri yere attım. Titriyordu. Bir şeyler yapmalıydım ama ne? Hemen telefonumu elime alıp Bilge’yi aradım. “Efendim, Cengizhan abi?” diye açtı telefonu. “Bilge, Deren’in ateşi var. Titriyor ve ter içinde. Ne yapmam lazım?” “Abi, panik yapma. Ateşini en hızlı duşla düşürebiliriz. Hemen duşa sok, ben geliyorum. Eğer çok yükselirse havale geçirebilir.” “Tamam,” deyip kapattım. Ne yapacağımı düşündüm ama fazla zaman kaybedemezdim. Onu yatakta doğrultup kucağıma aldım ve kendi odama götürdüm. Yatağın üzerine yatırdım. Odadaki küveti ılık suyla doldurdum. Dereni soymaya başladım. Üzerinde sadece iç çamaşırları kalmıştı. Gözüm vücudundaki dikiş izlerine takıldı. Kazadan kalmış olmalıydı... Vakit kaybetmeden onu kucağıma alıp ılık suyla doldurduğum küvete götürdüm. Tam o sırada boynuma sıkıca sarıldı. Hâlâ titriyordu. “Deren, girmen lazım,” dedim ama o bir şeyler mırıldandı. Ateşten dudakları kıpkırmızıydı. “Beni bırakma…” Beni bırakma mı? İçimde bir şeyler sıkıştı. O an düşünmeden hareket ettim. Geri dönüp onu yatağa bıraktım ve soyunmaya başladım. Onu tekrar kucağıma alıp küvete girdim. Vücudu kollarımın arasında titriyordu. Bacaklarımın arasına iyice çektim, sırtını göğsüme yasladım. Ellerini tuttum, beline sarıldım. Başını geriye yasladı. Biraz olsun rahatlamış gibiydi. Yarım saat kadar öylece kaldık. Ateşi yavaş yavaş düşüyordu. Havluya uzanıp onu sardım, yatağa yatırdım. Dolaptan aldığım kuru çamaşırları giydirdim. Serumu takmak için Bilge geldiğinde, Deren’in yüzü hâlâ solgundu. “Abi, kötü üşütmüş. Serum takıyorum sabaha kadar rahat uyur, bitince çıkarırsın ,” dedi Bilge. “Uyandığında söylediğim ilaçları içirirsin.” Tam giderken, bana döndü. “Abi, dedem seni soruyor. Telefonlarını açmıyormuşsun. Amcamlar haftaya İtalya’ya dönüyor. Babam şirkette ama limandaki işler yarım kalmış.” Kafamı ellerimin arasına aldım. Şu an bunlarla uğraşacak halde değildim. “Liman işlerine Korkmaz baksın. Beni babam gidene kadar yok saysınlar, sonra işin başına dönerim.” Bilge başını salladı, çantasını alıp çıkarken içeri Korkmaz girdi. Yemek masasına oturup, bana baktı. “Cengizhan, burada bir şeyler oluyor da benim mi haberim yok?” diye sırıttı. Şu an Korkmaz’la laf dalaşına girmenin sırası değildi. Kalkıp kendime bir viski doldurdum. “Tufan işi ne oldu?” diye sordum. Korkmaz gülümsedi. “Hah! Eski Cengizhan Hanoğlu geri döndü.” Korkmaz omzunu silkti. “Onu konuşturdum. Adam dayak yemeden her şeyi anlattı. O fotoğraflar eskiymiş. Daha önce Tufan’la çalışıyorduk ya, o dönemden kalan fotoğraflarmış. Ama başka bir konu var. Tufan’ı salmadan önce sana bir mesaj bıraktı.” “Ne diyor?” Sonra ciddileşti. ‘Deren’i iyi saklayın, onunla birlikte ulaşacağınız kayıtlar sadece Rusların konteynerlerinin yerini değil, geminize ne olduğunu da gösteriyor.’” Bardağı sıktım. “Tufan bunu nereden biliyor?” “Giderken Ayhan her şeyi anlatmış. Ama sizin gemiye ne olduğunu söylememiş.” Bardağımdaki son yudumu da içtim. Ayhan ,bu anasını siktiğimin kayıtlarını nereye sakladı? Bunları düşünerek odama çıktım. Deren hâlâ uyuyordu. Serumu bitmişti. Kolundan çıkarıp kenara koydum. Karşısındaki sandalyeye oturup, onu biraz seyrettim. Sonra onun odasına geçip yatağına uzandım. Her yer Deren kokuyordu... Ve hayatımda duyduğum en etkileyici koku onunkiydi. Buna bir isim koyamıyordum .. Eğer koyarsam gerçek olacağını biliyordum… … Sabah olduğunda aşağı inip bir şeyler hazırladım. Adamlarımdan biri Deren’in ilacını getirdi. Tepsiye koyduğum yemek ve ilacı alıp yukarı çıktım. Deren uyanmış, yatağın içinde kıpırdamadan sağa sola bakıyordu. “Endişelenme. Dün çok rahatsızdın, serum takıldı. Şimdi bunları ye ve ilacını iç,” dedim. Gözlerini benden ayırmadan boğazını tutarak sordu: “Bunları… üstümdekileri… nasıl giydim? Ve ben bu yatağa nasıl geldim?” Alaycı bir şekilde gülümseyip ona doğru eğildim. “Bunu duymaya hazır mısın, güzelim?” "Anlat," dedi kısık bir sesle, ama yüzündeki hafif kızarıklık her şeyi ele veriyordu. Tepsiyi yatağın yanına bırakıp yatağın kenarına oturdum. Dirseklerimi dizlerime dayayarak ona doğru biraz daha eğildim. "Dün gece ateşler içinde yanıyordun, üzerindeki her şey sırılsıklam olmuştu. Bilge havale geçirebilirsin, diye uyardı. Ateşini düşürmek için seni duşa sokmam gerekti," dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. Göz bebekleri büyüdü, yutkundu ama tek kelime etmedi. "Tabii önce üzerindekileri çıkarmak zorunda kaldım," diye devam ettim, sesimi kısarak. "Sonra seni kucağıma alıp suyun içine oturttum. Tenin yanıyordu, titriyordun… Ama sonunda rahatladın ve kollarımda uyuyakaldın." Dudaklarını hafifçe ısırıp gözlerini kaçırdı. “Peki… Sonra?” Gülümsedim. Bu sorgu hoşuma gitmişti. "Sonra seni havluya sarıp kuruladım. İç çamaşırlarını giydirdim, üzerine rahat bir şeyler geçirdim ve seni yatağa yatırdım." Eğilip iyice yüzüne yaklaştım. "Ama merak ettiğin şey bu değil, değil mi?" Hızlıca başını iki yana salladı. Ama ben onu çoktan çözmüştüm. “Beni gördün mü?” diye sordu, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Başımı yana eğip gözlerimi kısıttım. "Her santimini, Deren." Yüzü alev aldı. Yatakta hafifçe geriye doğru kaydı ama ben de yaklaştım. “Gerçekten hatırlamıyor musun?” dedim. "Dün gece bana sıkı sıkı sarılıp beni bırakma diye fısıldayan sendin." Gözleri büyüdü. “Ben… Öyle bir şey mi dedim?” "Dedim ya, senin her halini gördüm," dedim. Sonra parmağımla hafifçe çenesini tuttum, başını kaldırdım. "Ve hoşuma gitti." O sırada boğazını temizleyip başını hızla çevirdi. "Ben… Yemeğimi yesem iyi olur," diyerek kaşığı eline aldı. Gülerek geri çekildim. “Elbette, güzelim. Ama unutma…” Eğilip kulağına fısıldadım. “Sen unutsan bile, ben hiçbir şeyi unutmam.” O kaşığı titrek bir şekilde ağzına götürmeye çalışırken yerimden kalktım. Üzerimi değiştirmek için soyunma odasına yöneldim. Gömleğimi giymeye çalışırken bir anlık sessizlik oldu, ardından arkamdan gelen hafif bir öksürük sesi duydum. Başımı çevirdiğimde Deren’in bana dik dik baktığını gördüm. Sırıttım. “Görünüşe göre ateşin düşmüş ama yüzün hâlâ kıpkırmızı. Neden acaba?” Deren hızla gözlerini kaçırıp yemeğine odaklandı. Bu oyun yeni başlıyordu. … Bugün limanda biraz işim var. Yalnız kalkabilir misin?” diye sordum. Deren gözlerini bana dikti, sesi hâlâ yorgundu ama güçlü çıkmaya çalışıyordu. “Evet, sorun yok. İşlerini hallet.” Başımı sallayıp odadan çıktım. Aşağı indiğimde Korkmaz ve Demir amcam beni bekliyordu. Yanlarına yaklaşırken amcamın burada olma sebebini tahmin ediyordum. Ne soracağını da biliyordum. Onun sormasına fırsat vermeden olup biten her şeyi anlattım. Demir amcam bir süre yüzüme baktı, sonra omzuma elini koydu. “Yeğenim, korumanın başka yolları da vardı. Ama sen böyle düşündüysen… peki madem,” dedi. Gözlerimi ona diktim. “Amca, bu dedemin kulağına gitmesin. Biliyorsun,” dedim. Amcam başını salladı. Konu kapanmıştı. Arabalara binip limana doğru hareket ettik. Limanda işler bekliyordu. Gemiye ulaştığımızda işçileri kontrol ettim, eksik olup olmadığını görmek için yük listelerini gözden geçirdim. İşler yolundaydı ama içimde bir sıkıntı vardı. Çıkışa doğru yürürken arkadan koşarak gelen ayak seslerini duydum. Tufan’dı. Soluk soluğa yanıma geldi, gözleri telaş içindeydi. “Cengizhan Bey, Deren’i ailesi yok olduktan sonra hep saklamaya, korumaya çalıştım. Dostumun tek emaneti… Adamlar hâlâ peşimdeler. Bir süre ailemi alıp yurt dışına kaçacağım. Onu sizden başka kimse koruyamaz. Ne olur, ona sahip çıkın!” Gözlerimi kıstım. “Gönderdiğin haberi aldım, Tufan.” “Fazla vaktim yok.” Etrafına endişeyle bakındı, sonra gözlerimin içine dikti bakışlarını. “Deren size emanet,” dedi ve arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Onu izlerken çenemi sıktım. Yanımdaki Korkmaz kollarını göğsünde bağlayarak bana döndü. “Ne diyorsun, Cengo?” “Ne diyeceğim? Kız zaten benim yanımda. Onu koruyacağım.” Korkmaz başını hafifçe salladı. “Bunu derken bile yüzündeki ifadeyi görebiliyorum. Sadece onu korumak istemiyorsun.” Ona sert bir bakış attım. “Şimdi bunu tartışmanın sırası değil. Tuğçe aradı demiştin, Deren’le konuşmak istiyormuş. Alıp eve bırak. Ben şirkete gidiyorum.” Korkmaz hafifçe gülümsedi. “Emredersin, patron.” Arabaya binip şirketin yolunu tuttum. Şirkete geldiğimde aklım hâlâ Deren’deydi. Biraz işim var diyerek çıkmıştım ama aradan üç saat geçmişti. Derin bir nefes alıp yukarı çıktım ve babamın odasına girdim. Karşısına oturduğumda kafasını kaldırmadan, “Hoş geldin,” dedi. Koltuğa oturup arkama yaslanıp kollarımı göğsümde bağladım. “Baba, sen gidene kadar işlerin başına geçmeyi düşünmüyorum. Dedeme uygun bir dille söyle, her gün aramasın,” dedim. Babam arkasına yaslanıp kaşlarını kaldırdı. Onun bu sessizliği, Demir amcam gibi her şeyden haberi olduğuna işaretti. Tam bana bir şeyler söyleyecekken telefonu çaldı. Açtığında sesi bir anda ciddileşti. “Efendim, Hatun?” Annemdi. Bir an dinledi, sonra yerinden hafifçe doğruldu. “Ne? Ne diyorsun sen? Bilge’yi de mi götürdü? Nasıl yani, durduramadınız mı?” Beni kastederek, “Cengizhan benim yanımda,” dedi ve telefonu kapattı. Gözlerini bana dikti. “Telefonun nerede?” Cebimi yokladım, yanımda değildi. “Arabada kalmış olmalı.” Babam gözlerini devirdi. “Seni kaç kere aramışlar, haberin yok. Deden şimdi senin eve gidiyormuş. Yanına Bilge’yi de almış.” Ayağa fırladım. Dedemin Deren’i görmemesi gerekiyordu. Eğer onu fark ederse, bu işin geri dönüşü olmazdı. Koşarak odadan çıkarken babam da ceketini aldı, peşimden geldi. Aşağı inerken Demir amcam asansörden çıktı, yüzündeki ifadeden bizim halimizi hemen anlamıştı. “Ne oldu? Bu telaş niye?” Babam ona dönüp hızlıca durumu anlattı. Amcamın yüzü sertleşti, başını salladı ve tek kelime etmeden bizimle birlikte arabaya bindi. Gaza basarken direksiyonu sıktım. Dedem, Deren’i görmemeliydi. Ne pahasına olursa olsun… DEREN TİRYAKİ Cengizhan neler anlattı öyle? Akşam yaptıklarını nasıl böyle rahat anlatabiliyor? Utanıyorum. Gerçekten kafayı yemek üzereyim. Bu adam nasıl her defasında benim en savunmasız hâllerime şahit olabiliyor? Bir hafta olmadan, en yakın arkadaşımın bile görmediği şeyleri gördü! Neyse ki bugün evden gitti. Yoksa onunla kovalamaca oynamak zorunda kalacaktım. Cengizhan’ın yatağında uzanırken burnuma kokusu geldi. Lanet olsun, nasıl güzel bir koku öyle. Ama hayır, bu tuzağa düşmeyeceğim. Kafamın karışmasına izin vermemeliyim. Hemen kalkıp yatağı düzelttim, odama geçtim ve biraz uzandım. Uyandığımda ilacımı almak için çekmeceden alıp mutfağa indim. Su bardağını doldurup ilacımı içerken birden kapı çaldı. Cengizhan olamazdı. O, kapı çalmaz, direkt girerdi. Ama bu kapı ısrarla çalıyordu. Kaşlarımı çatıp kapı deliğinden baktım. Gelen Bilge’ydi. Rahat bir nefes alıp hemen kapıyı açtım. “Bilge, hoş geldin! Geleceğinden haberim yoktu.” Bilge’nin yüzü gerilmişti, tuhaf bir hâli vardı. Daha kapının eşiğindeyken arkasına bir göz attı ve içeri bir adım attı. Tam o anda, arkasında beliren adamı fark ettim. Yaşlı, sert bakışlı, iri yarı biri. O an nefesim kesildi. “Hoş buldum,” dedi tok bir sesle ve içeri adım attı. Bilge kaşları ve gözleriyle bana bir şey anlatmaya çalışıyordu ama bu kadar aniden gelen şokla hiçbir şeyi anlamam mümkün değildi. Yaşlı adam, gözlerini benden ayırmadan Bilge’ye döndü. “Bilge, bu hanım kızımız kim?” Bilge’nin boğazı kurumuş gibiydi ama hemen kendini toparladı. “Dede, bu Deren.” Bütün vücudum gerildi. “Dede mi?” Adam başını hafifçe eğip beni süzdü. “Merhaba, Deren. Ben Cengizhan ve Bilge’nin dedesiyim.” Nefesimi kontrol altına alıp zoraki bir şekilde gülümsedim. “Memnun oldum, efendim.” Yaşlı adam ağır adımlarla salona geçti, koltuğa oturdu. Bilge ise hızla yanıma sokulup koluma girdi. Dudaklarının arasından fısıldadı: “Ne olur, idare et. Her şeyi sonra anlatacağım.” Kalbim hızla atmaya başladı. İşte şimdi gerçekten köşeye sıkıştığımı anlamıştım.. Bilge’yle birlikte, yaşlı adamın oturduğu koltuğun yanında öylece kalakalmıştık. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. O sert bakışlarını üzerimize dikmiş, bizi süzüyordu. “Kızım, ne dikiliyorsunuz öyle? Geçin, şöyle oturun.” Tereddüt ederek karşısındaki ikili koltuğa yan yana oturduk. Bilge’nin elleri soğuktu, benimse zihnim karmakarışıktı. Bu adamın burada ne işi vardı? Yaşlı adam derin bir nefes alıp, koltuğa yayıldı. Gözleri hâlâ üzerimizdeydi. “Demek Cengizhan efendi bunca yıl beni senin için reddetti, ha?” diye sordu, yüzünde hafif ama tehditkâr bir gülümsemeyle. “Hele bir de geldiğinde ‘Tamam, dede, evleneceğim ama kendi evimde yaşamak istiyorum,’ demesinden belliydi. Peki, burada böyle… birlikte mi yaşıyorsunuz?” Bütün vücudum buz kesti. Ne? Ne evlenmesi? Kim, kiminle birlikte yaşıyor? Bir an yaşlı adama, sonra Bilge’ye baktım. Şaşkındım. Sanki az önce üzerime koca bir kaya düşmüştü. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Kelimeler boğazıma düğümlenirken, sonunda ağzımdan tek bir cümle çıkabildi. “Efendim, aslında siz yanlış anladınız…” Bilge’nin öksürmesiyle cümlem yarıda kesildi. Hemen koluma girip beni ayağa kaldırdı. “Dede, sohbet kahvesiz olmaz, öyle değil mi? Biz Deren’le kahveleri yapalım, sohbete sonra devam edersiniz,” dedi ve beni resmen sürükleyerek mutfağa götürdü. Mutfağa girer girmez derin bir nefes verdim. “Bilge, bu ne saçmalık? Cengizhan ne dedi de deden böyle konuşuyor?” diye fısıldadım. Bilge hızlıca kahve makinesine yönelirken bana göz ucuyla baktı. “Deren, şu an soru sorma. Dedem şüphelenirse hepimizi yakar.” İçimde tuhaf bir his belirdi. “Şüphelenirse mi? Neyden?” Bilge dişlerini sıkarak, “Sana her şeyi anlatacağım,” dedi ve o sırada oturma odasından gelen yaşlı adamın tok sesi mutfağa kadar ulaştı. “Çok bekletmeyin kızım! Kahveyi de Cengizhan gibi sert içiyorum, sakın şeker atmayın!” Bilge bana kısa ama korku dolu bir bakış attı. Yanıma yaklaşıp alçak sesle konuştu: "Deren, dedem yıllar önce ağır bir kalp ameliyatı geçirdi. Bu evlilik konusu ne zaman açılsa kalbini tutuyor. Cengizhan abimin evlenmesini çok istiyor, ölmeden önce görmek için. Eğer Cengizhan abim şimdi 'evleniyorum' dese, yarın düğün yapar. Ama o sırf dedemi atlatmak için ‘tamam’ deyip kendi evine geçti. Nolursun, durumu idare et! Dedem işin aslının düşündüğü gibi olmadığını anlarsa, ya kendi ölür ya bizi öldürür.” Başım zonkluyordu. Zaten hastaydım, şu an düşünecek hâlim bile yoktu. Ama içimden bir ses, peşimdeki beladan daha kötü olmayacağını söylüyordu. Bir an Tufan amcanın söyledikleri aklıma geldi. “Seni sadece Cengizhan ve ailesi koruyabilir.” Yutkundum. Bilge’nin dedesi burada, karşımda oturuyordu ve ben bu girdabın içine nasıl düştüğümü bile anlayamadan, bir yalanın parçası oluyordum. Düşünceler beynimde birbiriyle savaşırken, kısık bir sesle sordum: "Ne yapmalıyım, Bilge?" Bilge gözlerini sıkıca kapatıp açtı, sonra dişlerini sıkarak, "Dedem ne derse sen tamam de. Sorduğu sorulara da Cengizhan abimin sevgilisiymişsin gibi cevap verirsin," dedi. O an midem sıkıştı. Cengizhan’ın sevgilisiymiş gibi mi? O adamın karşısına geçip rol yapacak gücüm yoktu. Ama buradan sağ çıkmak istiyorsam bunu yapmak zorundaydım… Kahveleri yapıp salona geçtik ve yine Bilge’yle yan yana aynı koltuğa oturduk. Dedesinin sert bakışları üzerimizdeydi. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra bana dönüp, "Ee, anlat bakalım Deren, torunumla nasıl tanıştınız?"dedi. İşte şimdi boku yemiştim. Ama ben bir yazardım. Kelimeler benim silahımdı. Mutfakta Bilge’yle konuştuklarımız aklıma gelince, yazarlığın bana verdiği hayal gücüne sığınıp anlatmaya başladım: “Cengizhan’la ilk karşılaştığımızda açıkçası ondan biraz korkmuştum. Soğuk, mesafeli ve sertti. Ama zamanla o sertliğin altında bambaşka biri olduğunu fark ettim. Bir gün, bir kitapçıda denk geldik. Kitaplara olan ilgisini hiç tahmin etmezdim ama o an yanılmış olduğumu anladım. Elimdeki kitabı fark etti ve bana, ‘Onu daha önce okudum, ama sanırım senin gibi bir yazarın gözünden nasıl göründüğünü merak ediyorum,’ dedi.” Bilge, büyük bir hayranlıkla yüzüme döndü: "Yaa çok çok romantik, Dereeen!"dedi gözlerini kocaman açarak. Sahte bir tebessümle kahvemden bir yudum aldım. Dedesinin yüzüne baktığımda tatmin olmuş gibi duruyordu. Ama asıl darbe şimdi gelecekti. Yaşlı adam kaşlarını hafifçe kaldırıp sordu: "Peki, ailen ne işle meşgul?" Boğazım düğümlendi. Yutkundum. Bu sefer yalan söylemeyecektim. “Ailemi bir trafik kazasında kaybettim, efendim,”dedim gözlerim dolarken. Dedesinin yüzü düştü. Bir süre sessiz kaldı. Sonra iç çekerek başını salladı. Ama tam rahatladığımı düşündüğüm anda, öyle bir şey söyledi ki, nefesim kesildi: "Deren kızım, ben torunumu iyi bilirim. Seninle evlenmeyecek olsa, kesinlikle evine getirmezdi. Madem bu iş ciddi, hadi eşyalarını topla, bizim eve gidiyoruz. Evlenene kadar bizde kalacaksın. Burada nikâhsız birlikte yaşamanıza izin vermem." Şoktan ne yapacağımı bilemedim. O sırada kapı çaldı. Bilge, bana kaçamak bir bakış attıktan sonra kapıyı açtı. Ama içeri girenleri görünce donakaldım. **Tuğçe ve Korkmaz!** Al işte! Bir de bunlara olanı biteni anlatmamız gerekiyordu… Yaşlı adamın sırtı kapıya dönüktü ama ben kapıdaki Tuğçe ve Korkmaz’ı çok net görüyordum. Korkmaz’ın gözleri önce beni, sonra da oturduğu yerden bir aslan gibi duran yaşlı adamı taradı. Bir anda ifadesi değişti, gözleri büyüdü ve yanında duran Tuğçe’yi apar topar kolundan çekiştirmeye başladı. “Tuğçe gel, hadi dönelim,”diye fısıldadı ama Tuğçe’yi çekiştirme biçimi daha çok bir kaçış girişimine benziyordu. Tam o sırada yaşlı adam başını hafifçe çevirip, “Bilge, kızım, kim gelmiş bakayım?”diye sordu. Korkmaz olduğu yerde çivilendi. Kaçış planı suya düşmüştü. “Oo Osman dedem gelmiş! Hoş geldin Osman dede!” diyerek bir anda yön değiştirdi ve büyük bir maharetle Osman dedenin elini kapıp saygıyla öptü. Ben Korkmaz’ın bu ani değişimini hayretle izlerken, Tuğçe de şaşkın bir şekilde içeri girdi. Korkmaz ise Osman dedenin yanında sapasağlam durmaya çalışırken, Bilge hızla ayağa kalktı. “Hadi gel, Deren, biz iki kahve daha yapalım misafirlerimize,” diyerek koluma yapıştı. Korkmaz, Osman dedeyle sohbet etmeye başlamıştı bile. Biz üçümüz mutfağa geçerken, Korkmaz’ın arkamızdan gelen sesi hâlâ kulağımdaydı: “Osman dedem, ne kadar da genç görünüyorsun maşallah, sen kaç yaşındaydın en son? Doksan mıydı? Yetmiş gibi duruyorsun valla!” Bilge gözlerini devirdi, Tuğçe ise hem gergin hem de meraklı bir şekilde bana döndü. “Deren, ne oluyor burada?”dedi fısıltıyla. Bilge, Tuğçe’nin sorusunu fazla uzatmasına izin vermedi ve olanları hızlandırılmış şekilde anlattı. Tuğçe, dinledikçe gözlerini büyüttü. Bir noktada ağzı açık kaldı, ama yüzündeki şaşkınlık yavaş yavaş yerini daha ciddi bir ifadeye bıraktı. Derin bir nefes alıp, gözlerini benimkilerle buluşturdu. “Deren…”dedi, sesi titriyordu. “Senin peşindeki adamlar şimdi de babamın peşindeler.” İçimde bir şey koptu. “Babam, Cengizhan’ın bu belayı çözeceğini söyledi. Bu olay çözülene kadar yurt dışına gidiyoruz. Bu akşam yola çıkacağız.” Ne diyeceğimi bilemedim. O an Tuğçe bana sarıldı, sıkıca. “Boncuğum, ne olur üzülme… Senin için ne kadar zorsa, benim için de öyle,”dedi, sesi titreyerek. Omzunda nefesimi dengelemeye çalışırken, onun sıcaklığı içimdeki fırtınayı biraz olsun dindirdi. Ama gözyaşlarını sildiğinde, yüzünde kararlı bir ifade vardı. “En doğru kararı vermiş Tufan amca,”dedim, boğazım düğüm düğüm. Tuğçe hüzünle başını salladı. “Ama beni her gün ara, olur mu? Seni çok özlerim.” Tam o sırada Bilge, tepsiye dizdiği kahvelerle yanımıza geldi. “Hadi kızlar, bırakın ağlamayı,”dedi gözlerini devirerek. “Herkes güvende olacak, daha ne istiyorsunuz? En doğrusu bu.” Tuğçe’yle son bir kez daha sarıldık. Sonra hep birlikte içeri geçtik. Ama içimde fırtınalar kopuyordu… Bu oyunun nereye varacağını bilmiyordum. İçeri geçtiğimizde Tuğçe, yaşlı adama bakarak, “Merhaba efendim, ben Tuğçe. Deren’in arkadaşıyım,”dedi nazikçe. Yaşlı adam başını sallayarak Tuğçe’yle selamlaştı. Tuğçe de hemen yanımıza gelip Bilge’yle benim arama oturdu. Ama daha biz rahat bir nefes alamadan Osman dede, gözlerini Korkmaz’a dikti. “Madem Cengizhan söylemiyor, sen neden söylemedin ulan Korkmaz? Deren’le birlikte yaşadıklarını?” Hepimiz bir an donduk. Korkmaz ise gözlerini kocaman açıp, sanki ilk defa duyuyormuş gibi “He?” diye bir tepki verdi. Sonra da hızla gözlerini üçümüzün arasında gezdirip bizden çılgınca bir kaç-göz işareti bombardımanı yedi. Bilge gözlerini devirdi, ben kaşlarımı kaldırdım, Tuğçe de hafifçe başını sallayarak “Hadi oğlum, kurtar bizi” bakışı attı. Korkmaz durumu anında kavradı ve öyle bir şova başladı ki biz bile neler olduğunu anlayamadık. Bir anda kollarını iki yana açıp “Ah Osman dedem!” diye haykırarak Osman dedenin dizlerinin dibine çöktü. “Cengizhan beni sıkıştırdı! Deren’den ayrı kalamam, onu çok seviyorum! Bir gün bile ayrı kalırsam ölürüm! Ama dedem duyarsa asla izin vermez diyince, ben de kıyamadım bu çifte kumrulara… Yoksa söylemez miyim, Osman dedem benim?” Bunu derken bir yandan göğsüne vuruyor, bir yandan da gözlerini kısarak acı çekiyormuş gibi yapıyordu. Resmen bir dram sahnesi sergiliyordu. Ben dişlerimi sıkarken, Bilge kafasını eğip gülmemek için dudağını ısırdı, Tuğçe ise dizini çimdikleyerek kendini tutmaya çalışıyordu. Osman dedeyse suratına düşen karışık ifadeyle Korkmaz’a baktı, sonra gözlerini kıstı. “Bak şu Cengizhan’a… Beni iyi tanıyor nasılsa! Deren’i alıp eve götüreceğim. Hadi kızım, hazırlan!” O an içimde bir panik dalgası yükseldi. Ama Bilge hemen atıldı. “Dede, Deren biraz rahatsız. Burada kalsın, biraz daha dinlensin.” Osman dede kaşlarını çattı. “Olmaz öyle şey! Evde halanla yengen onu daha çabuk iyileştirir. Evlenene kadar burada kalmasına asla izin vermem!” Bu sefer Korkmaz söze girdi. “Evet, Deren! Osman dedem haklı. Hadi git, hazırlan!” Ama bunu derken Osman dedenin göremeyeceği şekilde elini boynuna götürüp boğazını kesme işareti yaptı. “Gitmezsen ölürüz”der gibiydi. Osman dede sabırsızlanmıştı. “Hadi kızım, bekliyorum.” İstemeye istemeye kalktım, yukarı çıktım. Kıyafetlerimi toplarken içimden kendi kendime söyleniyordum: “Zaten Cengizhan’dan utandığın için köşe bucak kaçmak istiyordun, Deren! Al işte sana fırsat. Yaşlı adamın evine git ve Cengizhan’ın seni sıkıştırmasından kurtul.” Birkaç parça kıyafet alıp çantaya koydum, üzerimi değiştirip aşağı indim. Tam merdivenin son basamağına gelmiştim ki kapının açılma sesi geldi. İçeri Cengizhan girmişti. Ve yanında kendisine benzeyen iki adam vardı. Yaşlı adam ağır ağır ayağa kalkarken Bilge koşarak yanıma geldi. Kulağıma fısıldadı: “Sağdaki benim babam, soldaki Cengizhan’ın babası.” Kalbim küt küt atıyordu. O sırada Cengizhan, dedesinin gözlerinin içine dik dik bakarak konuştu. “Dede, senin burada ne işin var?” Osman dede hafifçe başını yana eğdi, gözleri kısıldı. İçinde fırtınalar koptuğu belliydi ama sesi, bir bıçak gibi sert ve keskindi. “Bunu daha ne kadar saklayacaktın? Öğrenmem mi sandın, dünkü velet?” Gözlerim bir Cengizhan’a, bir dedesine kayıyordu. İçimde bir korku büyürken, Osman dede bir anda bana döndü. “Deren, hadi kızım. Gidiyoruz.” Sözleri odada bomba etkisi yarattı. Bütün nefesler kesildi. Cengizhan bir adım öne çıkıp kolumu sıkıca tuttu. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “Dede, bir dakika! Açıklayabilirim. Nereye götürüyorsun Deren’i?” Osman dede anında parladı. Gözleri torununu yakıp kül edecekmiş gibi ateş saçıyordu. “Bırak ulan gelinimin kolunu! Onu alıp bize götürüyorum. Nikahsız burada böyle yaşayabileceğini mi düşündün? Evlenmeden Deren’i buraya getiremezsin! O yüzden evlenene kadar bizimle kalacak!” Sanki dünyam başıma yıkılmıştı. İçimde yükselen çaresizlik, göğsüme oturan bir ağırlık gibi boğuyordu beni. Ne diyeceğimi bilemezken, Osman dede aniden kolumdan tutup beni kapıya doğru çekmeye başladı. Kimse hareket etmiyordu. Korkmaz’ın gözleri kocaman açılmış, Bilge’nin nefesi kesilmişti. Tuğçe’nin elleri titriyordu. Cengizhan’ın babası bir şeyler söyleyecek gibi ağzını araladı ama tek kelime edemedi. Arkamızda bıraktığımız herkes, **ağızları açık, dilleri tutulmuş gibi** donakalmıştı. Asansöre doğru sürüklenirken sadece Cengizhan’ın adımı çağıran ama bir türlü ses bulamayan bakışlarını gördüm…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE