Bölüm 8:”Kaçış Yok”
DEREN TİRYAKİ
Uyandığımda kolumda artık serum yoktu. Ağır hareketlerle doğrulurken gözlerim ayak ucuma kaydı, ama Tuğçe çoktan gitmişti. Oysa dün gece gözlerimi kapatırken oradaydı. Yalnız olmadığımı bilmek iyi gelmişti. Şimdi ise boşluk vardı.
Başımı yana çevirip çekmecenin üzerindeki notu fark ettim. Elimi uzatıp kâğıdı aldım, kat izlerinden birkaç kez açılıp kapanmış olduğu belliydi. Gözlerim satırları hızla taradı.
"Boncuğum, öyle güzel uyuyordun ki uyandırmak istemedim. Anneme sabah kahvaltıya gelirim diye söz verdim, o yüzden erkenden çıkmak zorunda kaldım. Ne zaman ihtiyacın olursa ara. Seni seviyorum."
İçimde bir yerler ısındı. Tuğçe her zaman yanımdaydı. Ama bu sefer gidişi daha ağır geldi. Çünkü burada yalnız kalmak istemiyordum.
Derin bir nefes aldım, notu çekmecenin üzerine geri bıraktım. Yavaşça yataktan kalkıp camın önüne yürüdüm. Güneşin ilk ışıkları İstanbul’un sokaklarını renklendirirken ben burada, bu yabancı evde, geçmişimden kaçarken geleceğime doğru sürükleniyordum.
Elleri mi cama yasladım. İçimde garip bir sıkışmışlık vardı. Kaçacak yerim yoktu. Gidebileceğim güvenli bir liman da. Ne kendi evime dönebilirdim ne de Tuğçe’nin yanına gidebilirdim. Her kapı üzerime kapanmıştı ve ben şu an Cengizhan’ın evinde mecburen kalıyordum.
Kapalı kapılar…
Başıma gelecekleri bilmemenin verdiği huzursuzluk midemi düğümlüyordu. Burada güvende miydim? Yoksa burası benim için bir hapishane miydi?
Yavaş adımlarla kapıya yöneldim. Kapı kolunu tuttum ama bir an duraksadım. Bu evin içinde kim olduğunu bile bilmediğim biriyle aynı havayı soluyordum. Beni saklayan adamın, aslında kimden sakladığını bile bilmiyordum.
Derin bir nefes alarak kapıyı açtım ve koridora adım attım. Ev sessizdi.
Ama bu sessizlik, fırtına öncesi miydi, bilmiyordum.
…
Aşağıya indiğimde ev hâlâ sessizdi. Sanki burada benden başka kimse yokmuş gibi… Ama biliyordum, yalnız değildim.
Mutfağa yöneldim, boğazım kurumuştu. Ağzımın içi zehir gibi acıydı. Tezgâhtan bir bardak alıp sebilden su doldurdum. Soğuk su boğazımdan aşağı akarken başımdaki ağırlık az da olsa hafifledi. Ama yetmedi. Başım zonkluyordu.
Gözlerim tezgâhın üzerindeki kahve makinesine takıldı. Sessizce bir kahve hazırlayıp bardağı aldım ve salonun yolunu tuttum.
Salon geniş ve gösterişliydi ama bana hâlâ yabancıydı. Sanki fazla düzgün, fazla düzenliydi… Burada bir hayat var mıydı gerçekten, yoksa her şey bir sahne gibi mi hazırlanmıştı? Gözlerim salonu tararken soldaki kapının açık olduğunu fark ettim.
İçimde tuhaf bir merakla kapıya yaklaşıp başımı uzattım.
Gözlerim kocaman açıldı.
Burası… Burası bildiğin bir spor salonuydu. Ama öyle sıradan bir yer değil, neredeyse lüks bir otelin spor salonu kadar muntazam, disiplinli bir düzen içinde… Halterler, koşu bantları, ağırlık makineleri… Ve tam ortada…
Kocaman bir yüzme havuzu.
Birkaç adım içeri girdim, gözlerim havuzun önündeki devasa cama takıldı. Birkaç saniye nefes almayı bile unuttum.
Camın ardında İstanbul…
Şehir tüm görkemiyle karşımda uzanıyordu. Boğazın kıyısında, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan o sonsuz manzara…
Burada birisi gerçekten yaşıyor muydu? Yoksa burası sadece, dış dünyadan kopmuş bir adamın kendini hapsettiği, altın kafes gibi bir yer miydi?
…
Elimdeki kahveyi sımsıkı tutarak devasa camın önüne yaklaştım. Boğaz’ın sularında ağır ağır ilerleyen gemileri izledim. İstanbul yeni bir güne uyanıyordu.
Ama ben…
Ben neye uyanıyordum?
İçimi bir belirsizlik kapladı. Dün yaşananları düşündüm. Kaçışım, mezarlıktaki adamlar, Cengizhan’ın beni korumaya çalışması, bilmediğim bir dünyanın kapılarının ardına kadar açılması…
Şimdi ne olacaktı?
Burada, bu evde kalmaya devam mı edecektim? Peki ya sonra? Birkaç gün, belki birkaç hafta… Sonra ne? Hayatım yeniden normale dönebilir miydi?
Derin bir nefes aldım. Camın soğuk yüzeyine elimle dokundum.
Kaçacak bir yerim yoktu.
Burada ne kadar kalırsam kalayım, bu hayat bana ait değildi. Cengizhan ve Korkmaz için belki sıradan olan bu düzen, benim için bir bilinmeze açılan kapıydı.
Arkamdan bir ses duydum, iç geçiren, tanıdık bir ses.
“Bu kadar düşünme, kahve soğuyunca tadı kalmaz.”
Sesi duyunca irkilmedim bile. Sanki en başından beri bekliyordum.
Cengizhan, elleri ceplerinde, kapının eşiğinde duruyordu. Yorgun ama her zamanki gibi kendinden emin görünüyordu.
“Geleceği düşünmektense, bugünü yaşamak daha kolay olur bazen,” diye devam etti.
Dudaklarımı büzüp başımı çevirdim.
“O zaman senin için her şey çok kolay olmalı.”
Gülümsedi ama gözlerinde bir gölge belirdi. Cevap vermedi.
Bir süre sessizlik içinde İstanbul’u izledik.
Benim için bir çıkış yolu yoktu.
Ve içten içe, bunun artık farkında olduğumu biliyordum.
…
Midemden gelen gurultu sessizliği bozdu. Bütün düşüncelerim, korkularım, kaçış planlarım bir anlığına önemini yitirdi. Bedenim açtı ve bunu saklamanın bir yolu yoktu.
Cengizhan bir süreliğine gözünün ucuyla bana baktıktan sonra seri adımlarla yanımdan ayrıldı. Peşinden tıpış tıpış gittim. Mutfakta sessizce bir şeyler hazırlıyordu. Kapının eşiğinde durup onu izlerken, bir yandan da kendi kendime direnmeye çalışıyordum. Açlık hissimi bastırabilirdim. En azından bir süre daha. Ama midem öyle demiyordu.
Tezgahın önünde durmuş, sanki yıllardır mutfağa hâkim biriymiş gibi ustaca hareket ediyordu. Yumurtaları kırışı, ekmekleri dilimleyişi, peynirleri tabaklara koyuşu… Ne yaptığını iyi biliyordu.
İçimden, bu adam gerçekten kim? diye düşündüm.
Tam arkamı dönüp uzaklaşmayı düşünüyordum ki, Cengizhan konuştu.
“Beni izlemeyi bırakıp masaya oturabilirsin, Deren. Aç olduğunu hepimiz biliyoruz.”
Sesinde ne alay ne de yargı vardı. Sadece basit bir gerçeklik.
Direnmek istemedim. Sandalyeye oturdum ve önüme konan tabağa göz gezdirdim. Taze ekmek, peynir, zeytin, reçel… Normal bir kahvaltıydı. Ama hiçbir şeyin normal olmadığı bir hayatın ortasında olduğumuzu düşününce, bana tuhaf geldi.
Elime bir parça ekmek alıp ağzıma attım. İlk lokmada fark ettim ki, gerçekten çok açtım.
Cengizhan tam karşımdaki sandalyeye oturup çayını yudumladı. Gözleri beni dikkatle inceliyordu.
“Buraya alışmaya başlamalısın,” dedi bir süre sonra.
Duraksadım. Gözlerimi tabağımdan kaldırıp ona baktım.
“Saçmalama,” dedim çatalı tabağa bırakırken.
Cengizhan hafifçe gülümsedi.
“Ne kadar inkâr edersen et, burada olmaktan nefret ettiğini söyleyemiyorsun.”
Elimde olmadan yutkundum. Çünkü korktuğum şey tam olarak buydu.
Burada olmaktan nefret etmem gerekiyordu. Ama içimde bir yerde, güvenli hissetmeye başlıyordum.
Ve işte bu, beni asıl korkutan şeydi.
…
CENGİZHAN HANOĞLU
Yataktan sıçradığımda, ilaç almadan uykuya daldığımı fark ettim. Bu iyi bir şeydi. Ancak gördüğüm rüya hâlâ zihnimin bir köşesinde yankılanıyordu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeylerin eksik ya da yanlış olduğunu hissediyordum.
Tişörtümü elime alıp yataktan kalktım. Altımda sadece eşofman vardı. Üzerime giymeye bile gerek duymadan odadan çıktım. Koridorda ilerlerken gözüm, Deren’in odasının açık kapısına takıldı. İçeri şöyle bir göz gezdirdiğimde yatağın boş olduğunu gördüm.
Kaşlarımı çattım. Bir anda içimde garip bir telaş belirdi. Elimdeki tişörtü sıkıca kavrayarak hızla merdivenlerden indim. Önce mutfağa göz attım, yoktu. Salon, teras… Hiçbir yerde görünmüyordu.
Spor salonunun kapısına geldiğimde onu buldum. Büyük camın önünde, İstanbul’a karşı durmuş, elinde kahve bardağıyla derin düşüncelere dalmıştı.
Bir süre onu izledim. Gün yeni doğuyordu, ama Deren’in zihnindeki karanlık hala geceyi yaşıyor gibiydi. Kahvesini yudumlamıyordu bile. O kadar derinlere dalmıştı ki, bulunduğu yerden tamamen kopmuş gibiydi.
Ona bakarken farkında olmadan iç çektim. Elimdeki tişörtü üzerime geçirip ellerimi cebime soktum. Ardından seslendim:
“Bu kadar düşünme, kahve soğuyunca tadı kalmaz.”
Deren bir an irkildi ama tepki vermedi. Sadece gözlerini camdan kaçırmadan izlemeye devam etti. Bakışlarında bir şeyler vardı. Kırgınlık, yorgunluk ve geçmişin gölgesi.
Yanına yürüyüp omuz hizasında durdum. Beraber İstanbul’un uyanışını izlerken, gözlerimi kıstım.
Bu kız… neden bu kadar içine işliyordu hayatın?
Deren’in gözleri şehrin üzerinde, benim gözlerimse onun üzerindeydi.
Gün doğmuştu. Ama içimdeki zincirler her geçen saniye biraz daha gevşiyordu.
…
Uzun süren sessizliği Deren’in midesinden gelen gurultu bozdu. Hafifçe gülümsedim ama belli etmedim. Aç olduğu belliydi, ben de açtım. Kahvaltıyı asla atlamazdım. Gün, sağlam bir kahvaltıyla başlardı.
Sessizce arkamı döndüm ve mutfağa geçtim. Deren de peşimden geldi ama bir şey söylemedi. Kapı eşiğinde durmuş, sessizce beni izliyordu. Gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum ama hiçbir yorum yapmadım. Henüz beni tam olarak tanımıyordu, sessizliğinin sebebini sorgulayamazdım.
Ben kahvaltıyı hazırlarken onun bana bakması hoşuma gitti. Bunu neden düşündüğümü bilmiyorum ama hoşuma gitmişti. Malzemeleri tezgâha koyup yumurtaları tavaya kırarken göz ucuyla ona baktım. O hâlâ oradaydı.
Beni inceliyordu.
Mutfağa hiç yabancı değildim. Mutfak hakkındaki her şeyi annemden öğrenmiştim.
Ama asıl mesele şuydu: Onun gözlerinde kendimi izlenirken bulmak neden hoşuma gidiyordu?
Tam arkasını dönüp gidecekken hafifçe gülümsedim ve aramızdaki mesafeyi kapatmadan, sesimi sakin ama kendinden emin bir tonda yükselttim.
“Beni izlemeyi bırakıp masaya oturabilirsin, Deren. Aç olduğunu hepimiz biliyoruz.”
Bir an duraksadı, yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık belirdi. Ama itiraz etmedi. Sessizce mutfak masasının başına geçti ve oturdu.
Hazırladığım tabakları alıp masaya yerleştirdim. Kahvaltının en azından biraz olsun gerginliği azaltacağını düşünüyordum. O, önce temkinli bir şekilde çatalını eline aldı, ardından karnının açlığına yenik düşerek yemeye başladı.
Bir süre sessizlik içinde yemeğini yedi. İzledim. Onun buraya alışması gerekiyordu. Ama bunu söylemek nasıl olurdu, emin değildim. Sonunda düşüncelerimi dile getirdim.
“Buraya alışmaya başlamalısın.”
Başını hızla kaldırıp bana baktı. Kaşları çatıldı, elindeki çatalı masaya bıraktı ve neredeyse anında karşılık verdi.
“Saçmalama.”
Hafifçe gülümsedim. İnatçılığı, tahmin ettiğim gibi, daha da belirginleşmişti. Ama karnı doydukça çenesi de açılmaya başlıyordu. Başta sadece kısa cümleler kurarken, şimdi kendi kendine söylenerek konuşmaya başlamıştı. Bunu izlemek eğlenceliydi.
Deren’i çözmeye başlıyordum. Ve bu, tehlikeli bir şeydi.
Deren tabağındakileri bitirmek üzereyken kapı sesi duyuldu. İçeri Korkmaz girdi. Kapının şifresini değiştirme vaktinin geldiğini düşündüm. Adam elindeki dosyayla içeri süzüldü, gözleri hızla etrafı taradı.
Bizi masada karşılıklı kahvaltı yaparken görünce hafif kaşlarını kaldırıp sandalyesini çekti ve oturmadan önce masadaki tabaklara göz attı.
"Herkese günaydın… Ben hariç tabii. Benim için kahvaltı hazırlanmadığını gayet net görebiliyorum."
Ne Deren ne de ben cevap verdik. Ben çayımdan bir yudum alırken Deren de başını çevirip Korkmaz’a baktı.
Korkmaz iç geçirdi, sandalyeyi çekip oturdu. "Neyse, insan kendi ekmeğini kendi kazanmalı değil mi? Zaten dün itibariyle buranın mutfağı da, salonu da, spor salonu da bana kapalı, alışırım artık."
Deren’in yüzüne kısa bir gülümseme yerleşti ama bir şey söylemedi. Korkmaz bir süre bizi izledikten sonra masasının üzerine dosyayı koyup kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Şimdi, keyif faslı bittiyse ciddi şeyler konuşalım mı?"
Cengizhan gibi bir adamın dostu olacaksa, o dostun da bir ağırlığı olmalıydı. Korkmaz espri yapardı ama gereksiz konuşmazdı. Ve şimdi, o ciddi bakışıyla konuşmaya başladığında, işlerin gerçekten ciddileştiğini anlamamak imkânsızdı.
Korkmaz dosyayı açınca derenin gözlerindeki ifade şaşırdığının kanıtıydı dosyanın içindekileri Korkmaz anlatıyordu. “İki yıl önce patlatılan gemiden çıkan kayıtlar kurtarılmıştı ama sen İtalya’ya gidip , amcanda uzun süre tedavi görünce hesap sorma işi yarım kalmıştı. Bu sabah Demir amcan dosyayı gönderip beni aradı artık bu işi halletmemizin zamanının geldiğini söyledi. Dosyanın içinde, ölen ikinci kaptanın telefonundan kurtarılan fotoğraflar var. Fotoğraftaki silahların yanında duran kişiyi görüyorsun değil mi?” Dedi sesi sert ve soğuktu.
…
Dosyanın sayfalarını çevirirken Korkmaz anlatmaya devam ediyordu. Fotoğraflara göz gezdirdiğimde boğazımdaki damarların gerildiğini hissettim. Tufan… O silahların yanında, patlamadan önce çekilmiş bir fotoğraftaydı. Demir amcamın gönderdiği dosya, geçmişten gelen bir hesaplaşmanın habercisiydi.
Deren’in yüzüne baktım. Gözlerini dosyaya dikmişti, ifadesi donuktu ama içten içe bir şeylerin çözüldüğünü hissediyordum. Onun için Tufan, Tuğçe’nin babasıydı, güvendiği bir insandı. Ama gerçekler her zaman acıtırdı ve bu işin içindeki isimleri gördükçe kan beynime sıçrıyordu.
“Bundan emin misin?” dedi Deren, sesi normalden daha boğuktu.
Korkmaz sayfaları çevirdi, yüzü ifadesiz di. “Ama sadece bu değil. Bu işin içinde daha büyük bir iş var.”
Elimi masaya koyup derin bir nefes aldım. Buraya kadar her şey sakindi ama artık yolun sonu görünüyordu.
Deren başını iki yana salladı, inanmak istemediği belliydi. “O iyi bir adamdı…”
Gözlerimi ona çevirdim. “İyi bir adam gemi patlatılmadan önce içinde silahlarla ne yapıyordu?”
Sessizlik çöktü. O, cevap veremedi. Vermesini de beklemiyordum. Gerçekler bazen insanın suratına bir tokat gibi inerdi ve Deren şu an o tokadı yiyordu.
Korkmaz araya girdi. “Bu işin ucu Deren’e dokunabilir.”
Başımla onayladım. “Sonuçta Tufan hem babasının eski dostu hemde en yakın arkadaşının babası.”
Dosyayı kapattım, sandalyeye yaslandım. Bir karar vermem gerekiyordu. Buraya kadar izlediğimiz yolun sonuna gelmiştik. Artık bir adım atma vaktiydi.
Derin bir nefes aldım ve kararlılıkla konuştum. “Önce bazı kilitli kapıları açacağız.”
Korkmaz’a dönüp gözlerinin içine baktım. “Adamlara söyle, Tufan’ı alıp mekâna götürsünler.”
Korkmaz başıyla onayladı, hemen telefonunu çıkarıp talimatları vermeye başladı. Ben ise masada duran dosyanın kapağına baktım. İçimden geçenleri kontrol etmekte zorlanıyordum. Tufan’la konuşacak çok şey vardı. Çok fazla şey…
Bu işin altından başka ne çıkacaktı bilmiyordum ama artık oyun oynama vakti bitmişti. Eğer birileri bize dokunmaya cüret ettiyse, bunun bedelini de ödeyecekti.
Elimi masaya sertçe vurup ayağa kalktım. “Hadi, gidiyoruz. Geç kalan bir hesaplaşmamız var.”