Saylob’ların sesi sokaktan uzaklaşırken koridorun karanlığına karıştım. Adımlarımı neredeyse hissedilmeyecek şekilde atıyor, her adımdan önce sesi dinliyordum. Eğitildim. Görünmeden yürümek, duyulmadan izlemek… Bu koridor da, bu koku da, bu çatlak duvarlar da tanıdıktı. Bu bir sığınaktı. Doğru yerdeydim.
Arkamdan gelen iki kişinin nefes alışları bile kontrol altında gibiydi. Genç adam bana fener tutuyordu, diğeri—kadın—sessizdi ama tetikte. Yine de ellerindeki titremeyi fark etmemek imkânsızdı. Fener ışığı gözlerime vurduğunda başımı hafifçe yana çevirdim. Koridor dar, tavan alçaktı. Buraya saklanmak mantıklıydı ama uzun süre kalınamazdı.
“Buradan çıkmamız lazım. Onlar sokakta kalmaz. Aradıklarını bulmadan geri çekilmezler,” dedim. Sesim hem uyarıydı hem emir.
Kadın ilk kez konuştuğunda dikkatimi çekti. Sesi yumuşak ama kararlıydı.
“Burada bir sığınak var, binayı yıksalar bile sığınak sağlam kalacaktır.”
Bakışlarımı doğrudan ona çevirdim. Gözleri karanlıkta net seçilmiyordu ama ses tonu dikkatimi cezbetmişti. Sakinliğini koruyordu.
“Conk bölgesindeki askeri sığınak burası mı?”
Duraksadı ama sonra feneri üzerimde gezdirdi.
“Evet,” dedi.
Bakışlarım onunla temas ettiğinde içinde ne sakladığını çözmek istedim. Kıyafetlerinden sivil biri olduğu anlaşılıyordu ama davranışlarındaki disiplin… alışılmadık. Bir şeyler vardı.
“Ben askerim,” dedim net bir şekilde. Kim olduğumu bileceklerdi er ya da geç. Sığınaktaki varlığımdan doğan soruları baştan susturmak gerekiyordu.
"Lina Koral" başımla onayladım. Lina, güzel isimdi.
Şifreli kapının başında genç çocuk şifreyi girerken bir an arkaya baktım. Sokak sessizdi ama içime sinmeyen bir şey vardı. Kapı açıldı. İçeri adımımı attığımda hemen dikkatimi toplayıp ortamı taradım. Gözler, gülümsemeler, sevinç... ama bana çevrildiklerinde bir şaşkınlığa dönüştü. Normal. Maskem hâlâ yüzümdeydi. Üniformam, yıllar önce tarihten silinmiş bir timin sembolünü taşıyordu.
Çocuk annesine koştuğunda kadını—Lina’yı—göz ucuyla takip ettim. Oğluna sarılışı içimi hafifçe burktu. Nadir bir sahneydi artık bu dünyada. Ama esas dikkatimi çeken kişi tanıdık gelen yaşlı kadındı. Bana doğru yürüyordu.
“İsmin nedir asker?”
Sakin, ama otoriter bir tondaydı sesi.
“Binbaşı Alihan Ateş. Siyah timi komutanıyım,” dedim.
Lina’nın gözlerinin ileride bir anda irileştiğini yakaladım. Yüzündeki şaşkınlık açıkça okunuyordu. Askeriye ile alakası olmayan kişiler Siyah timini pek bilmezdi.
“Siyah timi derken Siyah Işık timini kastetmiyorsunuz sanırım!” Lina sormuştu.
O an herkes sustu. Bu kadının neden bu kadar şey bildiğini sorgulamaya başladım.
“Evet” dedim. Gözlerim doğrudan onun gözlerinde. “Siz de asker olmalısınız?”
“Hayır!”
Kaşlarımı çattım. Yalan söylüyordu. Ya da gizlediği bir şey vardı.
İçimden sadece bir cümle geçti:
Sen kimsin Lina?
***
Sığınakta günler geçtikçe zamanın nasıl aktığını ayırt etmek zorlaşmıştı. Dışarıdaki hayat yerin altına gömülmüş gibiydi. Saylob’ların uğultusu her geceyi cehenneme çeviriyor, sabahlar yalnızca gözlerimizi biraz daha açık tutabildiğimiz yeni bir sessizlikle geliyordu.
Benim için görev belliydi: Güvende tutmak. Herkesi, her koşulda. Bu bir içgüdüydü artık. Ama sığınağa girdiğim andan beri başka bir içgüdü daha harekete geçmişti. Onunla ilgili.
Lina.
Hiç konuşmuyordu. Kimseye karışmaz, oğlunun yanında durur arada sadece Kemal ile fısıldaşırdı. Sessizdi ama sessizliğinin ardında bir savaş vardı. Bakışları hep tetikteydi. Herkes umutla duvarlara çentik atarken, o sanki başka bir hesap yapıyordu. Kaç günü saydığına değil, ne zaman gitmesi gerektiğine dair bir hesap gibi...
ünlü mühendis Peri Seçkin'le tanıştığımda küçük çaplı bir şok yaşamıştım. Kemai de onun torunuydu. İlk gün isminin Zülfiye olduğunu öğrendiğim teyze bana battaniye uzatırken, kocası Hüseyin amca gözlüğünü silip duruyordu.
Yere uzanıp battaniyeyi üzerime çekerken gözüm yine bir köşeye kaydı: Lina. Çocuğuna kendi konservesini veriyor, onun başını okşuyordu. Sevgi dolu bir dokunuş ama gözleri hâlâ uzak bir noktadaydı. Kadın neden dikkatimi çekmişti anlayamadım bir türlü.
İlk gün sadece gözlem yapmıştım. Sığınak küçük ama organizeydi. Tavan demirlerle desteklenmişti ama bir sarsıntıda ne kadar dayanacağı tartışılırdı. Zülfiye teyze sürekli yorgun gibiydi. Hüseyin amca ise sessiz ama dikkatliydi. Gençler sürekli konuşup ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Gençlerin arasındaki erkekler bana temkinli bakışlar atıyordu. İsminin Arda olduğunu duyduğum genç ise sürekli bilgisayardaydı. Muhtemelen parçalanmış birkaç cihazdan topladıklarını birleştirmeye çalışıyordu. İnternete erişim yoktu ama hâlâ bir şeyler çözmeye çalışıyordu. Peri Seçkin tüm dünyanın tanıdığı Türk bir biliminsanıydı. Lina ile oldukça yakın duruyorlardı. Bazı zamanlar bir şeyler fısıldıyorlar, Peri hanım elindeki kağıtlarla Lina'nın yanına gidiyordu. Birlikte bir konu hakkında hesaplar yaptığını, arada tartıştıklarını görebiliyordum.
Bir gece, Hüseyin amca yanıma yaklaştı.
“Sahi” dedi kısık sesle. “Saldırılar başladığı andan beri dışarıda mı kaldın?”
“Evet,” dedim.
Gözleri büyüdü.
“Bu kadar uzun yaşayan pek kalmadı. Hele asker... Arda bilgisayardan gösterdi. O makineler önüne geleni yok ediyor.”
O an sessizlik oldu. Etraf sessiz olduğu için herkes bizi istemeden de olsa duyuyordu. Ardından ekledim:
“Bizim ekip… ‘Kule 12’ göreviyle askeriye bölgesine iniş yaptık. Timimle Ana yapay zeka merkezine sızmaya çalıştık. Oradan sadece ben sağ çıkabildim. Birçok sivil ve askeri sığınaklara yerleştirmeyi başardıktan sonra timimi kaybettim."
Genç kızlardan biri o sırada araya girdi. Ona Sude diye sesleniyorlardı.
“Şehirler yandı. Kimse kalmadı.” ardından hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Efe denen genç hemen onu omzuna yatırdı.
"Bu bir soykırım.” diyen genci duydum. Ayağı sarılıydı. İsmine Halil demişti. Hemen yanında oturup elini tutan isminin Azra olduğunu söyleyen kız söze girdi.
“Peki… nasıl kurtulacağız?”
Lina bizden uzakta yine oğlunu kucağına yatırıyordu. Aslında oğlu o kadar da küçük değildi ama belli ki epey düşkünlerdi birbirlerine. Kocası dışarıda mı kalmıştı acaba?
“Kaçmayarak,” dedim kızın sorusuna yönelik. “Savunma hatları kurarak, iletişim sağlayarak. Şu an hayatta kalan ülkeler var ama az. Eski ülke bölgelerinden yüksek ihtimalle Kuzey Kore yeraltı sistemleri yüzünden yaşıyor. Eski İsviçre’nin dağ sığınakları hâlâ aktif olabilir. Ve... Türkiye’de birkaç komuta noktası hâlâ sessizliğini koruyor. Belki sessiz kalmaları hayatta kalmaları içindir.”
Hiç umut yoktu...
***
-LİNA-
"Abla uyan" diye bir sesle gözümü açtım. Karşımda Arda vardı ve eğilmiş bana bakıyordu. Hemen Oğuz'u kontrol ettim ve hala kucağımda uyuduğunu gördüm. Soru dolu gözlerimi Arda'ya çevirdim.
"Abla , Efe ile asker abi dışarıya çıkacaklar . Bugün dışarıya çıkan birinci grup onlarındı."
"Tamam, teşekkürler uyandırdığın için."
Dikkatli bir şekilde ayağa kalktım ve sığınağın kapısının önünde toplanmış gruba doğru ilerledim. Hüseyin amca oğlu Efe'ye dikkatli olmasını tembihliyor. Zülfiye hanım ağlayarak oğluna sarılıyordu. Efe'ye dönüp baktığımda gözlerinin dolduğunu ama bunu gizlemeye çalıştığını gördüm. Normalde çok sert bir insana benziyordu. Ama içinde onun da yumuşak bir tarafı olduğuna emindim. Her ne kadar dışarıya göstermek istemese de. Efe'yle göz göze gelince "Dikkatli olun lütfen" dedim. "Eyvallah" dedi. Askerle birlikte kapıyı açıp çıktılar ve telaşlı bekleyiş bizim için başladı.
Halil herkese konserve dağıtıyordu. Ayağı artık iyiydi şükür. Bu sırada Oğuz'da uyanmıştı. Kemal'de bizim yanımıza gelip bana gülümseyip Oğuz'la sohbet etmeye başladılar.
Efe'ler gideli 2 saat geçmişti. 3 saat en fazla dışarıda durma kararı almıştık. Hepimiz merak ve telaşla onları bekliyorduk. Yarım saat daha bekledikten sonra sığınağın kapısının açıldığını duyduk. Herkes ayağa kalkıp kapıya baktık gelen Efe'lerdi.
Onları incelediğimde ellerinde poşetler olduğunu gördüm ama Efe'nin topalladığını farkettim. Sude, koşarak onun kolunun altına girip destek oldu ve ne olduğunu sordu. Efe etrafındaki herkesin merakla ona baktığını fark etmiş olacak ki açıklama yapmaya başladı.
" Sıkıntı yok burktum."
Ona bakarak "Nasıl burktun?" diye sordum. Saylobla karşılaştınız mı ya da seslerini duydunuz mu diye sormak istemiştim aslında. Bir yandan da oğlumu kontrol ettim. Köşede Kemal'le hala sohbet ediyorlardı. Onun birşeyleri duyup korkmasını istemiyordum. Zaten yeterince korku yaşamıştı.
Efe'nin sesiyle tekrar ona döndüm, anlatmaya başlamıştı.
"Sokağa çıkınca sağlam bir şeyler buluruz umuduyla Alihan abiyle diğer sokaktaki markete gitmeye karar verdik. Saklanarak yavaşça ilerledik ve markete ulaştık. Sağlam kalan malzemelerden toplayabildiğimizi poşetlere doldurduk ama her yer yıkılmış olduğu için bu baya zamanımızı aldı. Bir yandan da ses yapmamaya çalışıyorduk bu da bizi yavaşlattı. Artık geri dönme vaktinin geldiğini düşünerek temkinli bir şekilde caddeye çıktık. Sorun yoktu. Buraya yaklaştığımızda ise mekanik sesler duyup, bir evin duvarının arkasına saklandık. Orada ne kadar kaldık bilmiyorum ama sesler kesilince duvarın arkasından çıkıp buraya koşmaya başladık. O koşma esnasında ayağımı burktum."
Efe'nin anlattıklarından sonra çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü bir tarafım hala birilerinin bize yardıma geleceğini, belki askerlerin belki polislerin bir şekilde yaşayan insanları kurtaracağını umut ediyordu. Ama beklediğim yardım gelmeyeceğe benziyordu. Burada bir başımızaydık; Yaşamak zorundaydık, yaşamak zorundaydım. Kendimden önce düşünmem gereken oğlum ve Kemal vardı. O iki küçük çocuk için yaşamak zorundaydım ve onları yaşatmak zorundaydım. Bir şekilde hayatta kalmalıydım...
Efe ve bana sürekli tuhaf bakan askerin malzeme getirdiği günün üstünden tam 3 gün geçmişti. Adam Siyah timindeyim demişti ama ona pek inanmamıştım çünkü o tim efsaneydi. Ayrıca Siyah timindeki askerim Conk bölgesinde ne işi vardı?
Getirdikleri malzemeler bizi tam 3 gün idare ettirebildi. Çünkü ocağımız veya tüpümüz yoktu. Evet buzdolabımız vardı ve jeneratör çalışıyordu ama tüp olmayınca yemek pişiremiyorduk. Bu yüzden konserve gıdalar hariç yiyebileceğimiz pek bir şey yoktu. Efe'nin bir poşet getirdiği abur cuburları ise çoktan bitirmiştik.
Bugün bir grup daha dışarı çıkacaktı. Asker sürekli gönüllü oluyordu. Bu defa o ve Halil çıkmışlardı. Onları beklerken Peri hanımın bana söylediği kalkanı düşünüp duruyodum. İki saat geçmişti ki kapı açıldı. İçeriye Halil ve asker birlikte girerken ellerinin boş olduğunu gördüm ancak arkalarında iki orta yaşlarda adam vardı. İki adamı da bir markette saklanırken bulmuşlar. İsimlerinin İlyas ve Mehmet olduğunu söylediler.
***
Günler geçip gidiyordu. Yeni gelenler kendi hikayesini anlattıktan sonra sığınağa uyum sağlamıştı ama yemek sorunumuz vardı. Günde iki öğün konserve tüketiyorduk ama hepimiz kendimizi aç hissediyorduk.
Sığınaktaki erkeklerin özellikle İlyas ve Mehmet'in yeme konusunda gerçekten maşallahı vardı. Onları defalarca uyarmamıza rağmen kişi başı günde üç konserve tüketiyorlardı. Biz geri kalanlar ise günde bazen bire düşürmüştük bu da birçok sorunu doğurmaya başlamıştı.
Sığınaktaki çoğunluk İlyas ve Mehmet'e cephe almaya başladı ve bu durum herkes için büyük bir problem oluşturacağa benziyordu. Hüseyin bey ve Zülfiye hanımda arada kalmışlardı ve herkesi sakinleştirip kargaşa çıkmasını önlüyorlardı.
Bu son 3 günde Peri hanımla da oldukça yakınlaşmıştık. Kemal çok yalnız bir çocuktu. Anne ve babasını kazada kaybetmişti ve iyice içine kapanmadan Oğuz ile arkadaş olması beni çok mutlu etmişti. Bu durum ikisi içinde çok iyi olmuştu. Yemeğimizi yeni yemiştik. Herkes bir köşede ya sohbet ediyor ya uyuyordu. Bende Peri ablayla sohbet etmeye çalışıyordum. Ona sürekli hanım diye hitap etmemden pek hoşlanmıyordu.
"Peri Abla sence bu durum ne zaman düzelecek?" Peri abla gözlerini bana dikti ve uzun uzun baktı.
"Dışarı çıktığında bu malzemeleri toplaman lazım Lina. Bu aleti denemeliyiz!" dedi ve tekrar önüne döndü.
Çocukların yanına gidip kağıdı açtım ve içinde bazı elektronik parçalara ait isimler gördüm. Aramid bazlı cam, PMC, termoplastik, kuvars lifleri, alüminyum . Çoğu malzemeyi biliyordum. Pilot olmak için okurken teknik bilimler dersi de almıştım ve bu malzemeler özellikle insansız hava araçlarında kullanılan malzemelerdi. Mesela Kuvars lifleri, yüksek frekanslı radyo dalgası şeffaflığına dayanıklı olmayı sağlıyordu. Bu malzemelerin ne işe yaradığını bilsem de hepsi birbiriyle çok anlamsız, yani birleştirilemez parçalardı. Peri ablanın bu malzemelerle ne amaçladığını anlamamıştım. En büyük sorun da bu malzemeleri bulmak oldukça zor olacaktı. Elektronik alet satılan her yerde bu malzemeleri bulabilirdim ancak bu civarda elektronik alet satan tek yer buradan 15 dk yürüme mesafesinde olan Avm ydi. Oranın da nasıl bir durumda olduğu ise tam bir muamma...
Akşam uyumadan önce gençlerle oturup konuşmamız gerekti çünkü yarın malzeme bulmaya çıkmalıydık. Yarın Arda ve ben çıkacaktık. Alabileceğimiz malzeme listelerini çıkartıp köşelerimize çekildik. Oğuz ve Kemal bana bu yüzden çok huysuzluk çıkarttı. Çünkü benden ayrılmak istemiyorlardı. Bende onlardan ayrılmak istemiyordum ama bir şekilde dışarı çıkıp erzak bulmamız gerekiyordu. Herkes kendi görevini yerine getirmeliydi. Bir dizime Oğuz diğerine Kemal uzandı ve ikisinin de saçlarını okşayarak ve yeni günde de yaşamayı dileyerek gözlerimi kapattım.
🍁