Birleşik Asya Bölgesine geliş amacımız, başarılı bir istatistiğe sahip olan bir asker içindi. O askerin tüm dosyasını, eğitimlerini ve başarılarını incelemiş, timimize katılmasına karar vermiştik. Uçakta gelirken Askeriye Bölgesine iniş yapmaya yakın aldığımız kırmızı kodlu bir uyarı sonucunda istihbaratla bağlantı kurmuş ve Saylob denilen makinelerin kontrolden çıktığı bilgisini almıştık. Askeriyede ki yüzbaşı Sanayi Bölgesine gideceğini söylerken, bizim de oraya gelmemizi ve o makineleri durdurmamızı rica etmişti. Ben ve timim emirleri doğrudan generalden aldığımız için generalle iletişim kurmaya çalışmış ancak hatlardaki bazı aksaklıklar yüzünden erişimi kuramamıştık. Askeriye'ye iniş yaparak doğrudan komuta merkezine gitmiş ve gördüklerimle şok geçirmiştim.
Durum, gelen bilgilerden bile daha vahimdi...
Generale ulaşamamın sonucunda tüm bölgenin komutasını ele almış ve emirler yağdırmaya başlamıştım. Kendi timimle birlikte Sanayi Bölgesine gitmeyi planlayıp, Askeriye Bölgesinde kalan gördüğüm her rütbeliye farklı görevler vermiştim. Sanayi bölgesinde ki Saylob yapım fabrikası, ortalığın karıştığı ilk bölgeydi ve Saylob'lar oradan çıkıp tüm dünyaya yayılmaya başlamışlardı. Diğer bölgelerdeki her fabrikadaki Saylob'ların da aynı şekilde saldırı durumuna geçtiğini tahmin etmeme gerek bile yoktu. Tüm bölgeler işgal altına girmişti. Erişim yoktu ve silahlar, araclar ve uçaklar kullanım dışıydı. Bu, binlerce yıldır dünyanın başına gelmiş en korkunç felaketti.
"Luis, işe yarar silah lazım" dedim teknoloji sorumlusu tim arkadaşıma. Elimde işe yarayan bir tek bıçaklarım kalmıştı.
"Depoya bakayım komutan, belki bir şeyler yapabilirim siz devam edin yetişirim" cevabıyla, "Edin onunla git" dedim. Edin ve Luis seri hareketlerle askeriyenin silah deposuna yönelirken, üsteğmen gerimizde emir vermiş olmalı ki herkeste koşturma hakimdi. Luis, bir dahiydi ve birkaç işlem sonucu eski tip silah oluşturabilirdi. Ona güveniyordum.
"Herkes hemen sığınaklara! Bulabildiğiniz sivili bulup yanınıza alın" gür bir şekilde bağırırken beni duyan herkes korku dolu bir ifadeyle yüzümdeki maskeye bakıyordu. Apoletimde Siyah Işık timinin amblemini görmeleri bile tüm askerler için alışılmadık bir olaydı. Kanlı canlı bizi gören olmadığı gibi hakkımızda söyledikleri efsaneler de kulağıma geliyordu. Bazen o kadar abartıp hiç gitmediğimiz operasyonları anlatıyorlar, bazen yüzümüzü gören insanların en fazla üç saniye daha yaşadıklarını söylüyorlardı. Hakkımızda anlatılan efsanelerden şu ana kadar en gerçek ve isabetli olanı ise komutanlarının yani benim, Türk olmam olmasıydı.
Eski dünyadan beri süregelen bir timdik. Timimin ilk komutanı albay Onur Işık zamanında, ben de üsteğmen olarak time dahil olmuştum. O zamanlar timin ismi Kurt timiydi ancak eski Türkiye sınır ötesi denilen bölgede yapmış olduğumuz büyük bir operasyon sonucunda komutanımız Onur Işık sırra kadem basmıştı. Girdiği bir mağaradan bir daha ne ölüsü ne dirisi bulunamazken, o dönem medyasında da bu olay oldukça ses getirmişti. Albayın kaybının ardından tam 10 sene sonra üç tane özel kuvvetler askeri de aynı yerde kaybolmuş, bir senenin ardından ikisi geri dönmüşlerdi. Bu ilginç olay tüm dünyada ses getirirken kaybolan ve geri gelen askerlerden Tuğra Duman'ın, ünlü iş adamı Cem Duman'ın kızı çıkması olayı daha da sıcak tutmuştu. Onlarla iletişim kurmayı istesem de o dönem eski Paris'te görevde olduğum için görüşmeyi daha sonraya ertelemiştim ancak ben dönene kadar iki asker yeniden ortadan kaybolmuştu. Yerlerini hiçbir yerde bulamamış, komutanları yüzbaşı Göktürk ile defalarca bağlantı kurmuştum. Bir şeyler sakladığı belliydi ancak hayatımda çözemediğim tek olay bu olmuştu. Tim komutanım Onur Işık'ın kaybının ardından tim dağılmamış, onun anısına albayın soyadı olan Işık, tim ismimiz olarak değiştirilmişti.
Yeni dünya düzeni kurulmaya başlandığı güne kadar timin geçici komutanlığını yapmaya devam etmiştim. Düzenin değişmesi ile time Siyah ibaresi de eklenmiş ve 'değiştirilemez ve dağıtılamaz' ibaresi de eklenerek yeni dünyada geçerli olmaya devam eden tek tim olarak devam etmiştik. Siyah Işık timinin üyeleri zaman içinde değişse de ben daimi olmaya devam etmiştim. Yüzümü bilen, şehit olmamış kimse kalmamıştı. Ben de bu döngüyü sağlamaya devam ettiğim için yüzümdeki maskeyi çıkarmıyor, bu da gizemimizi katlayarak arttırıyordu.
Sanayi Bölgesi'nin ana kapısına yaklaştığımızda yanımdaki üç tim arkadaşıma bakarak işaret verdim. Caddede insanlar bağırıp çağırıyor ve can havliyle kaçışıyorlardı. Çömeldiğimiz yerden etrafı iyice inceledim ve bahçedeki Saylob'lara gözükmeden sağ tarafı işaret ettim. Onları durdurmak için silahlarımız yoktu ancak fabrikaya girebilirsek araştırma tesisinde mutlaka birkaç belge bulabilirdim.
"Diğerlerini beklemeyeceğiz vakit yok" dedim sıkıntıyla yerdeki cesetlere bakarak. Her şey hacklenmişti, basit bir tabancayı bile ateşleyemiyorduk.
"O kadar sessiz olacaksınız ki varlığınızı ben bile farketmeyeceğim" dedim ekibine dönmeden. Yapabilirlerdi, onlarla yıllardır birlikteydim ve neyi yapıp neyi yapamayacaklarını biliyordum.
"Emredersiniz" dediler aynı anda ve kısık bir tonda. Hızla ayağa kalkıp binaya doğru koşarken arkamdan benimle birlikte geliyorlardı. Sırtımı fabrikanın duvarına yaslarken, diğer yönden gelen Saylob'ı takip ediyordum. Kafamı duvara geri çekerken içeriye girebilecek bir pencere için etrafa baktım.
Jacop'un gösterdiği yere bakınca yukarıda bir pencere olduğunu gördüm. Kafamı sallarken Saylob'u kontrol edip Dan'in yukarıya tırmanması için iki avuç içimi açık tutacak şekilde birleştirdim. Dan, elime basıp kendini yukarıya çekerken Jacop çevreyi izliyordu. Kendini yukarıya çeken Dan, penceren girdiği an kontrolü sağlamış ardından bedenini aşağıya sarkıtarak kollarını aşağıya uzatmıştı. Tüm bu anlattıklarım birkaç saniye içinde olmuştu ve Jacop, Dan'in uzattığı eli tutarken kendini tek hamlede yukarıya çekmişti. Etrafa bakarken ilerideki Saylob'un olduğumuz yere doğru yaklaştığını görüp bir küfür savurdum ve Jacop'un uzattığı ele tutunup ben de kendimi pencereye çektim.
İçeriye girdiğimiz an gördüğümüz manzara karşısında bir süre donup kaldık. Her yer ceset doluydu. Kağıtlar uçuşup etrafa savrulmuş ezilen veya birkaç parçaya bölünmüş uzuvlar tüm zemini kırmızıya boyamıştı. "Lanet olsun" Jacop'un mırıldanmasıyla gözlerimi kırpıştırarak önümdeki manzaradan zor çekebildim. Gerçek bir savaş alanı görmeyeli yıllar olmuştu ve eski psikolojik durumum tetiklenmis gibi hissedip bedenim titremeye başladı. Psikoloğumun önceden söylediği gibi derin nefesler almaya çalışıp duvara sağlam bir yumruk geçirdim.
"Patron!" Diyen Dan'in sesiyle olduğum konum aklıma gelirken bakışlarım tekrar askerlerine döndü. İkisi de konuşmadan bana tedirgince bakarken son kez derin nefes alıp etrafa tekrar baktım. Camekanlı büyük bir bölme vardı. Sanırım Saylob'lar delirmeden önce orada tutuluyordu. Camekanlı bölümün önünde düzinelerce telef olmuş bilgisayar parçaları vardı.
"Her tarafı arayın. O makineleri kapatacak işe yarar bir şey bulmadan gelmeyin." Askerlerim kafasını sallayıp dağıldıklarında, bilgisayarların olduğu bölüme doğru ilerledim.