Belçim sabah uyandığında gece uyurken olduğu gibi cenin pozisyonunda gözlerini açtı. Başını çevirip başucunda duran saate baktığında akreple yelkovanın on ikiye geldiğini görünce şaşırıp esneyip kedi gibi gerindi. Uzun bir gün ve gece geçirmiş yorgun düşmüştü, bu saate kadar normalde uyuyamazdı. Yatağında doğrulup yanı başındaki komedinden telefonunu alıp ekrana baktı. Yiğit’ten bir hareket yoktu. Telefonunun yanında duran ilaçlarını görünce sıkıntıyla gözlerini yumdu. İlaçları her gün görüyor olmak mı yoksa adamdan bir mesaj bile gelmemiş olması mı canını sıkmıştı bilmiyordu. Aylardan temmuz, günlerden cumaydı. Uyurken yine terlemiş saçları sırılsıklam olmuştu. Elindeki ilaçlarla odasındaki banyoya geçip önce ilaçlardan kurtuldu sonra da hızlıca bir duş alıp giyindi. İstemeyerek de olsa aşağıya indi. Eniştesi ve Meriç çıkmışlardı. Halası bahçedeydi. Yanında kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir kızla konuşuyordu. Arkalarından yaklaşırken konuşmalarının ortasına denk geldi.
“Ona geçmişi anımsatacak hiçbir şey yapmıyorsun. Bu çok tehlikeli, tedavisini etkilersin. Onun haricinde söyleyeceğim bir şey yok,” diyen halasının gergin ses tonu ve dik oturuşuna bakılacak olursa konu yine Belçim’di. Cümledeki geçmiş, tedavi ve tehlike kelimeleri hayatının özeti gibiydi.
“Hala?”
Sevim Hanım arkasını dönünce kanlı canlı bir şekilde yeğenini görmekten mutlu oldu. Dün gece çok telaşlanmıştı. Yeğeninin arkasından gelen Zehra sultana emirler yağdırmaya başladı.
“Belçim’in ilaçlarını ve kahvaltısını getir Zehra Hanım. Bahçe serin, burada yesin.”
Belçim “Ben mutfakta yemek istiyorum, zahmet olmasın şimdi Zehra sultana. Hem ilaçlarımı da yeni aldım,” diyerek itiraz etti.
Sevim Hanım kızın eskisi gibi Zehra’ya ‘sultan’ demesi hoşuna gitmedi. Kızın eskiyle uzaktan yakından ilgisi olmamalıydı. Ayrıca ilacını içtiğinden emin olması gerekiyordu. Önceki gün olduğu gibi başka ilaç kullanmayacaktı ama günlük ilaçlarını aldığından da kesinlikle emin olmak istiyordu.
“Onlar dünkü ilaçların sanırım, odanda görünce içmediğini fark ettim. Unuttun sanırım…” diyerek kıza gülümsedi. Bu gülümsemenin arkasının geleceğini ve o ilaçları yutması gerektiğini anlayan Belçim bir yandan kendine kızıyor öte yandan bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünüyordu. İlaçlarını atmayı nasıl unuturdu? Bir daha böyle kontrolsüz davranmamalıydı.
Masum masum gülümseyerek “Evet, unuttum sanırım…” diye mırıldandı.
Halası masadaki üçüncü sandalyeyi göstererek oturmasın rica etti. “Bak, seni tanıştırmak istediğim biri var. Burada kahvaltı etmen daha iyi olur,” diyerek eliyle yanlarındaki kızı gösterdi.
Hala ayakta dikilen Belçim son bir çare olarak “O zaman ben ilaçlarımı içip geleyim?” diye diretti fakat halası tamamlamasına bile müsaade etmeyecek keskinlikte cevap verdi.
“Zehra getirir, sen otur,” diyen halasına karşı çıkamamış ve kalktığı gibi mutfağa uğramadığı için pişman olmuştu. İlaçları içmekten kurtulması gerekiyordu. Masaya oturduğunda yabancı kıza baktı. Kızıl saçlı, açık mavi gözlü ve beyaz tenli çok güzel bir kızdı. Kıza gülümseyip, “Merhaba” dedi. Selamlaşmanın ardından halası onları kısaca tanıştırdı. Sonra yanlarında oturmaya devam etti.
“Belçim, Nevzat Bey’in kızı Büşra. Bundan sonra belli aralıklarla görüşmeniz senin için keyifli olacaktır diye umuyorum…”
Belçim kendisine gülümseyerek bakan kızın put gibi oturmasını halasının onu uyarmasına bağladı. Kız ne yapacağını şaşırmış gibi sadece mimiklerini kullanarak karşısında oturuyordu.
“Memnun oldum Büşra, ben de Belçim. Seni buralarda hiç görmemiştim…”
Birkaç saniye duraklayan kız göz ucuyla Sevim Hanım’a baktıktan sonra “Bir süredir yurtdışındaydım. Okulun yurtdışı eğitim programıyla dilimi geliştirmek için Amerika’ya gittim. Seni görmeyeli çok oldu. İyi gördüm ama seni. Her zamanki gibi çok hoş görünüyorsun,” diye cevap verip yüzünü buruşturması üzerine fazla uzun konuştuğunu anlaması çok uzun sürmedi. Tanışık olduklarının üzerinde çok durmaması gerekiyordu.
Belçim kızın rahatsız olduğunun farkındaydı. Elinde tepsi yüzünde aynı sıkkın ifade ile Zehra sultan geliyordu. Tüm bu sıkıntının sebebi elbette halasıydı. Zehra sultan önce ilaçlarını uzattı. Halası dikkatle onu izlerken ilacı alıp bardağın arkasından dilinin altına koydu. Üstüne suyu içti, ardından öteki ilaca da aynısını yaptı. Zehra sultan ilaç tepsisini alıp gitti. Halası Büşra ile çay içiyordu. Kendisi kahvaltısına başlamadan önce ağzındaki ilaçları çıkarmalıydı. Tam o anda halasına telefon geldiğini söyleyen Fatma teyzenin sesi geldi. Büşra rahatça arkasına yaslandı ve Belçim’e bakmaya başladı. Belçim kızın bakışlarını umursamadan ilaçlarını eline aldığı peçeteye bıraktı. Büşra gözlerini kocaman açarak kıza baktı. Halasının onu görmemesi yeterliydi. Yeni tanıştığı bu kızın ne söyleyeceği o kadar önemli değildi.
“Onları içmen gerekiyordu.”
“Hayır, gerekmiyordu.”
Büşra babasının anlattıklarını hatırladı. ‘Ailesinin yanında istedikleri gibi davran ama yalnız kalmaya çalış. Sonra ona eskiyi anımsatacak her şeyi yap. Bu kızı harcamalarına izin veremeyiz.’ Kızın bir şeyleri fark ettiğini anladığında daha da rahatladı. Onu uyandırmak zorunda değildi. Ufak bir işbirliği ile kızın hatırlamasına yardımcı olacaktı sadece.
“Halamın yanında nasıl gerildiğini gördüm. Benim yanımda öyle gerilmene gerek yok. Halama söylemezsen bu senin için iyi olur, bu ilaçları almayı bırakalı bir ay olacak. Şimdi şu peçeteyi çantana koyup evine gidince klozete atmanı istiyorum sonra sifonu defalarca çek.”
Büşra merakla kızı izlerken “O ilaçların ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Büşra kızın neleri bildiğinden emin olursa daha rahat hareket edecekti. Fakat soruyu yanlış sormuştu. Kız uzattığı peçeteyi geri çekti ve sol kaşını kaldırdı. Hala aynı Belçim karşısında duruyormuş gibi hissediyordu. Aslında hiçbir şey değişmemişti. Büşra iki ayrı evrende iki ayrı Belçim ile konuşuyormuş gibi hissediyordu. Ne demesi gerektiğini ve nasıl davranması gerektiğini bilmediği için çok zorlanıyordu.
“Bunu halama söylersen seni yalancı çıkarmak için elimden geleni ardıma koymam.”
Halası tekrardan yanlarına yaklaşırken Büşra ona doğru eğildi ve elindeki peçeteyi hızla alıp çantasına attı. Kızın her şeyi berbat etmesine göz yumamazdı.
“Sen nasıl istiyorsan her şey öyle olacak. Ama halanın yanında sen de ben de nasıl davranmalıyız biliyorsun. Şimdi kocaman gülümse bakalım.”
Tam o anda Sevim Hanım kızlara yaklaştı. İkisi de keyiflice gülüyorlardı.
“İyi espriydi kabul et Belçim.”
Belçim sanki konuştukları bir şey varmış gibi “Meriç’in esprilerinden sonra bu gerçekten harikaydı!” diye cevap verdi.
Sevim Hanım biraz daha onlarla oturdu. Sonra işi olduğunu söyleyerek şoförü de yanına alıp evden ayrıldı. Görünürde bir problem yoktu. Kızın Büşra gibi eksiden iyi anlaştığı bir kızla sohbet etmesine bile izin vermemeliydi ama karşısında kocası vardı. Ona karşı çıkamazdı çünkü ona söz vermişti. Her ne kadar o sözü tutmasa da kocasına bunu fark ettiremezdi.
Belçim ve Büşra sıkı bir muhabbete dalmışlardı. Belçim kızın iyi biri olduğunu hissediyordu. Ailesi ve evdeki çalışan birkaç hizmetli haricinde ilk defa eskiden tanıdığı biri ile tanıştırılmıştı. Bir de Yiğit vardı elbette ama onu kendisi bulmuştu. Şans yüzüne gülüyordu.
“Aslında hep buradaydım. Bir yere gittiğim falan olmadı. Halan öyle söylememi istedi. Enişten olmasa yine görüştürmeyeceklerdi bizi. Dün gece zehirlenince enişten artık endişesini saklayamamış. Ortada yanlış olan bir şeyler varmış. Babam çok detay vermedi. Ben üniversite ikinci sınıf öğrencisiyim. Güzel sanatlar fakültesinde tiyatro eğitimi alıyorum. Yanı sıra dans ve müzikle de ilgileniyorum. Seninle beş yaşından beri tanışıyoruz. Bir yerde çocukluk arkadaşın sayılırım. Buraya geldiğinde görüşüyorduk ama onun haricinde dışarıda da buluşurduk. Evinize de gelmiştim. Halan bunları anlatmıyor değil mi sana?”
Belçim kilitlenmiş bir şekilde kızı dinliyordu. Kafasını sağa sola çevirdi. Sesini çıkaracak gücü yoktu. Evin içinden elinde bir telefonla Meriç çıkınca tüm dikkati dağıldı. Çünkü elindeki kendi telefonuydu. Meriç’in neden evde olduğunu sorgulamaktan çok uzaktı. Daha büyük bir problemi vardı. Kim arıyordu onu? Büşra da gerilimi fark edince sustu.
“Yiğit diye biri arıyor seni, al,” diyen Meriç bakışlarıyla mümkün olsa kızı nefessiz bırakacaktı.
Belçim titreyen eliyle telefonu eline alıp konuşmaya başladı. Telaşlı bakışları Meriç’in üzerindeydi. Büşra da bunu anlamış gibi Meriç’e selam verip onunla konuşmaya çalıştı fakat adamın tüm ilgisi Belçim’deydi.
Belçim telefonun ötesinde Yiğit’in özür dileyen sesini duydu. Aklına gelen senaryoyu oynamaya başlamasıyla Yiğit de susmuştu. Belçim karşısında kimse yokmuş gibi konuşmaya devam ediyordu, adamın şaşırdığını biliyordu. Ama yapacak bir şey yoktu.
“Önemli değil, biz sizi beklerken çok eğlendik. Serra çok şeker bir kızdı. Umarım bir daha görürüm onu, size de iyi günler.”
Yiğit, “Beni müsait olunca ara, söylemem gereken şeyler var,” dedi ve kızın “Ben teşekkür ederim, ne demek,” yanıtından sonra bir çuval inciri berbat etmemiş olduğuna dair dualar etmeye başladı. Kızın başını belaya sokmak isteyeceğin en son şeydi. Ama nereden bilebilirdi telefonu Meriç’in açacağını.
Meriç daha telefon kapanmadan “Kimdi?” diye sordu.
Belçim, Meriç’in soğuk bir sesle sorduğu soru karşısında gerildi. Yerinde dimdik oturup titrek bakışlarını genç adama dikti. Konuşmaya başladığında kendinden emin çıkan sesine binlerce kez şükretti.
“Yiğit Bey, parkta dört yaşında bir kızla tanıştım. Adı Serra. Onun abisi. Kız tekrar görüşmek istediğini söyledi. Abisi de telefonunu kaydetmişti telefonuma. Teşekkür ediyor. Kardeşinin kaybolduğunu düşünmüş. Dün çok korkmuş, öyle işte.”
Meriç uzatmaya devam etti. Bir kere takılmıştı. Peşini hemen bırakmayacaktı. “Yiğit ama. Yiğit Bey değil.”
“Adam öyle kaydetmiş Meriç ben ne yapayım, düzeltirim sonuna ‘bey’ eklerim. Bu seni mutlu eder mi?” diye soran Belçim kendini durdurmak istemiyordu. Alttan almaktan sıkılmıştı.
Meriç tatmin olmamıştı. “Sen alışverişe gitmemiş miydin? Parkta ne işin vardı?”
“Mağazaları gezerken yoruldum. En yakın parka gidip dinlenmek istedim. Olamaz mı? Neden üstüme geliyorsun?” diye diklendi. Büşra ise ne yapması gerektiğini bilmediği için bir müddet sessizce beklemiş en sonunda araya girme fırsatı yakalayarak Meriç’i kışkışlamıştı.
“Aynen Meriç, rahat bırak bizi. Kız kıza sohbet ediyorduk.”
Meriç kızın kaçamak cevapları yüzünden sinirlenmişti hatta sinirleri tel tel gerilmişti. Belçim’in yalan söylemeyeceğini düşünüyordu ama gerçekleri çarpıtabilirdi. Bazen ilaçlar yüzünden şaşırdığı oluyordu, Meriç o zamanlarda da sinir oluyordu. Kızı eskisi gibi karşısında görmekten hoşnuttu ama eskisi gibi olmamasından hoşnut değildi. Kendisi bile ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemiyordu. Kızın üstüne çok gitmiş olmaktan korktu. Fakat asıl korkusu karşısında yaşanan olayın birebir aynısını geçmişte yaşamış olmasıydı.
*
Belçim ve Büşra yan yana salıncağa oturmuşlardı. İkisi de Büşra’nın elindeki dergiye eğilmiş konuşuyorlar, gülüyorlardı. Meriç’i yanlarına almamışlardı. Meriç sinirlense de halinden memnundu. En azından onları izleyebiliyordu. Onlara yaklaştığında kızlar hemen onu kovmuşlardı.
“Kız kıza konuşuyoruz biz, git Meriç!” diyerek gülen Büşra aslında daha sert bir sesle adamı yanlarından uzaklaştırabilirdi ama yapmadı.
“Aynen, senin ne işin var bizim yanımızda!” diyerek Büşra’ya katılan Belçim ise Meriç’i daha fazla sinirlendirmekten başka bir şey yapmadı. Ciğere bakan kedi gibi saatlerce onları bahçe koltuklarında oturup izlemişti.