Bölüm 13

1196 Kelimeler
Geçmişten... Bir sonraki buluşmalarında ikisinin de elinde birer Çehov oyunu vardı. Soğuk hava iliklerine kadar işlese de buluşmaktan ve o sadık dostları bankta oturmaktan vazgeçemiyorlardı. Tüm yoğunlukları, stresleri, karmaşaları… Birbirlerini görünce bitiyordu.  Her şeyi unutuyorlar ve zaman hem su gibi akıyor hem de sanki zaman içinde zaman oluşuyor da onlar için duruyordu. Bazen insanlar etraflarında ağır çekimde hareket ediyor kimi zaman da süratle giden bir araç misali yanlarından geçip gidiyorlardı. Üzerlerinde kuşlar uçuyor, karşılarında deniz hırçın dalgalarını kıyıya vuruyor, bulutlar pamuk kadar yumuşak bir şekilde tepelerinde yer değiştiriyordu. Kediler yanlarına oturuyor, sokak simitçileri ve balık tutan insanlar bağırışları bazen dikkatlerini dağıtıyordu. Birbirlerine farkında olmasalar da öylesine kenetleniyorlardı ki… Hayatın gelişi ve gidişi kadar kendiliğinden süregelen bir ritimleri vardı. Görüşmelerini sıradan buluyorlardı, iş çıkışı biraz laflamak gibi… Oysa Yiğit her görüşmelerinden önce gömleğini değiştirecek kadar kendine özeniyordu. Belçim ise boynuna taktığı atkılarını parfümlere boğuyordu. Birbirlerini banka doğru yürürken görmüşlerdi. Belçim adamın elindeki kitabı görünce kendi elindekini kaldırıp göstermişti. İkisi de gülümseyip her zamanki yerlerine geçtiklerinde genç adam kibarca elindeki kitabı kıza vererek “Burada bekle geliyorum,” diyerek Belçim’i arkasında bıraktı ve en yakın kafeden iki adet kahve alıp kızın yanına geri döndü. Yiğit bardaklardan birini kıza uzatırken “Bu banktan başka gidecek yerimiz yokmuş gibi davrandığımızdan soğuktan donacağız,” dedi gülümseyerek. Belçim omuz silkip “Ben karda kışta da oturmayı seviyorum burada, kapalı alanlar bana göre değil,” diye cevap verdi. “Ama sen kafelerde oturmak istersen anlarım…” diye de ekledi. Yiğit’in kafelerde falan oturmak istediği yoktu. Yanında Belçim olmayacaksa bir anlamı olmazdı. Bu yüzden elini kibarca kızın önünde eğerek “Prenses hazretleri nasıl arzu ederlerse…” diye cevap verdi. Kahvelerini yudumlarken oyun hakkında konuşmaya başladılar. O güzel anda içlerini ısıtan arkadaşlıkları ellerini ısıtansa kahveleri vardı. “Ben Vişne Bahçesi ve Martı arasında kalmıştım. Bu yüzden okuyup okumadığını bilmeden yanımda getirdim. Belki bir fikrin olur ya da okuyarak fikir verirsin diye ama sense Üç Kız Kardeşi getirmişsin. Çehov okuduğundan bahsetmemiştin… Bu oyunu gözden kaçırdığımaysa şahsım adına büyük bir şoktayım. Kendime inanamıyorum…” Dudak büken Yiğit “Hakkımda daha bilmediğin çok şey var küçük hanım,” diyerek göz kırptı. Siyah kaşe montunun yakalarını çenesinin altına kadar çekmişti. Grimsi yeşil gözleri kıza bakarken parlıyordu. Biçimli burnu soğuktan kızarmıştı. Koyu kahverengi saçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Bazen Belçim’in uzanıp onları düzeltesi geliyordu ama kendine hâkim olmak için ellerini kucağında sabitliyordu. Adamın dudakları ise… Belçim’in aklını başından alan o dudaklarsa keyifle gülümsüyordu. Yiğit kızın kendisine bakan ela gözlerindeki hayranlığı görünce daha da keyiflendi. Belçim kısa süre içinde toparlanıp adama “Öyleyse ne zaman öğrenebileceğim kalanları? Senin bu ketumluğun hat safhadayken?” diye sordu. Genç adam “Ne öğrenmek istiyorsun mesela?” diye soruya soruyla karşılık verdi. Belçim omuz silkip “Bilmem, mesela parfümünün markası ne?” diye sordu. Bunu sormak için kendine delice bahaneler uydurmuş olsa da sormamak için direnen tarafına ihanet ederek her şeyi ezmiş geçmiş ve sormuştu. Uzun zamandır onun kokusunda mest olmaktan aklını yitirecekti. Artık bu kokunun ne olduğunu öğrenmeliydi. Bazen adamın üzerindeki sigara kokusu parfümü bastırıyor, bazense etraflarında birden fazla koku oluyordu… Ama Belçim’in tüm duyuları ne yapıyor ediyor o kokuya ulaşıyordu. Sadece gözlerini kapatıp adamın kokusunu düşünerek bile huzur bulabiliyordu. Yiğit’in varlığı ve kokusu onun için güzel bir masaj etkisi görüyordu. Yiğit, kızın utanıp başını çevirmesi üzerine ona uzun uzun bakabilme lüksünü buldu. Denizi izleyen gururlu çehresine bakıp onun kızardığını gördü ama geri çekilmedi. “Bunu öğrenmek için henüz erken,” diye cevap verdi. Belçim hırçın bir ifadeyle ona dönüp “Neye göre kime göre erken?” diye sorunca da boynunu geriye atarak kahkaha atmıştı. Kızın öfkeli yüzüne bakıp uzandı ve onun dik burnuna parmağıyla yumuşakça vurdu. “Konumuz tiyatro sanıyordum…” diyerek onu konuya dönmeye zorladı. Kızın kendisini daha fazla merak etmesi için bazı sorularını cevapsız bırakması gerekiyordu. Onu ne kadar merakta bırakırsa o kadar daha uzun sürecekmiş gibi hissediyordu arkadaşlıkları. Yiğit’in onu yitirmek gibi bir korkusu yoktu ama bir gün sıkılıp gitmesi yine de aklının bir yerlerinde kurt gibi içini yiyordu. Kendini hiçbir şeye kaptırmayacağına dair bir söz vermişti. Yıllardır kendine karşı bu sözü cesurca ve kararlılıkla tutuyordu. Konu Belçim olunca… Her şeyi köşeye çekiyordu. O başkaydı. Bunu hissediyordu ama anlamlandırmak istemiyordu. Olayı netleştirmek bulanık kalmasından daha riskliydi. Kız ondan küçüktü… Belçim inatla kendisine bakması üzerine “Hiç bana öyle bakma küçük hanım bir an önce oyununu seçmen lazım,” diyerek diretti. Belçim oflayarak kitapları eline aldı ve onunla oyun hakkında tartışmaya başladı. “Martı fazla sanatsal, Vişne Bahçesi de siyasi kalıyor… Üç Kız Kardeş gerçekten iyi bir tercih. Hem bir bütün olarak aileyi ve değişen koşullarını hem de bu aile bireylerinin bireysel dünyalarını ele alıyor. Sergilemesi daha keyifli bir oyun olacaktır.” Yiğit kızın kendi seçtiği oyunu beğenmesinden memnun oldu. “Ben okurken üçünü de çok sevmiştim ama bu oyunu senin içinde olduğun bir ekibin sahnesinde izlemeyi çok isterim…” Belçim elindeki kitapları heyecanla dizlerinin üzerine bırakıp adama döndü ve “Beni birinin izlemek istemesi çok güzel… Ailemin henüz haberi yok. Buket’e bile söyleyemedim ağzından kaçırır diye. Bir tek en yakın arkadaşım ve sen biliyorsun…” diyerek içini döktü. “Sahnede olmayı çok seviyorum ama beni tanıyan biri hiç beni izlemediği için şu ana dek bir yorum alamadım.” “Şu anki ekip arkadaşları ne düşüyor peki?” “Onlar çok başarılı buldular ilk performansımı. Seçilmemi normal buldular yani. Sonraki deneme çalışmalarımızdan da keyif aldılar…” Yiğit kıza gururla bakarak “Eminim herkesin aklını başından alıyorsundur,” deyince ağzından çıkanların kulağına ulaşmasını hiç istemedi. Keşke bazen ağzından kaçırdıklarını hiç duymasaydı. Kızın kızaran yanaklarına bakınca doğru bir şey söylediğini anladı ama yine de bu kadar ortaya dökülmek istemiyordu. Kendini belli ettikçe endişeleri gün yüzüne çıkıp bu tatlı arkadaşlıklarına zarar verecekti. “Bana bu konuda güvenen tek kişisindir… Arkadaşım bile ailemle başa çıkamayacağım için pes edeceğimi düşünüyor.” Kızın umutsuz yüzüne bakıp ona biraz yaklaşıp onun yüzüne doğru eğildi ve “Arkadaşının seni gerçekten tanıdığından emin misin?” diye sordu. “Zira benim az çok tanıyabildiğim Belçim’in pes edecek bir hali yok,” dedi. “Hem herkes mimar, mühendis, doktor, öğretmen olacak diye bir kural yok. Bu ülkenin sanatçıya da zanaatçıya da ihtiyacı var.” Üzgün ve buruk bir şekilde gülümseyen Belçim “Bunu ailelerimizin anlamaması ne acı,” diye mırıldandı. “Eminim ki senin için her zaman en iyisini istiyorlardır. Ama bazen bunu abarttıklarını fark etmeleri evlatların mutsuzluklarını gördükten sonra oluyor. Anne baba olmak her zaman doğru kararı verebilecek olduklarını göstermiyor. Bazen hayallerin peşinden koşmak gerekiyor… Senin yaptığın gibi. Çünkü insan denemeden asla bilemez Belçim. İçindeki arzuyu ve yeteneği hissedip bunun arkasından gitmek istemen Alâeddin’in lambasını kurcalamak istemen kadar doğal. Seni mucizeler kadar güzel şeylere ancak ve ancak hayallerin götürür. Normal ya da sıradan bir iş sana sıradan bir para ve sıradan bir masa kazandırır. Ama sen bu değilsin… Bu kadarıyla yetinemeyeceksin. Eğer zorda kalırsan da yapacak bir tercihin var. İkisini de okumak artık eskisi kadar zor değil. Ya da hiçbir şey için geç değil… Yeter ki bu işin peşinden git. Seni mutlu edecekse!” Belçim adama minnettar bir şekilde bakıp “Bazen senin gerçek olup olmadığını merak ediyorum…” dedi. Adam yine onun burnuna vurup “İnanamayacağın kadar sinir bozucu bir adamım ve gerçeğim…” diye cevap verdi. “Sinir bozucu olduğun gerçeği doğru.” “Senin de sivri dilli olduğun!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE