Melike en zorunu, Kemal’le yıllar sonra karşı karşıya geldiği ilk an atlattığını düşünmüştü ama yanıldığını yeni yeni anlıyordu. En zoru bu değildi; ona yabancı biri gibi öylece Kemal’in yanında durmak, kıza çok daha ağır gelmişti. Adamla göz göze gelmek için bile gece boyunca çabalaması gerekmişti. Oysa eskinden en sevdiği şey, Kemal’in gözlerinin derin ışığında, kendi ince yansısını izlemekti. İkisi aynı yerdeyse, adam başka hiçbir şeyle ilgilenmeden yalnız onu izlerdi; bazen kaçamak bazen ise uzunca dalıp giderek ama bir şekilde Melike hep, Kemal’in bakışlarını üzerinde hissederdi. Üstelik bundan, izah etmekte zorlandığı öyle derin ve tuhaf bir zevk alırdı ki ruhunun kamaştığını duyardı. O nedenle şimdi, adamın gözlerinin yoksunluğunda kendini öksüz, küçük ve savunmasız bir kız çocuğu gibi hissediyordu.
Derin bir nefesle gözlerini kapatırken ayaklarının ağrıdığını hissederek yorgunca iç geçirdi. Ayağındaki ince topuklu ayakkabıları zarif bir tavırla çıkararak kenara bıraktı. Kemal’in yanından geldikten sonra kendini ruhen öyle bitkin hissetmişti ki üzerindekileri çıkarmaya gerek bile görmeden pencerenin önündeki berjer koltuğa oturarak öylece dışarıyı izlemeye koyulmuştu. Bir an için parmaklarını dudaklarına yasladıktan sonra, adamı öptüğü anı en başından, saniye saniye hatırlamaya çalışarak gözlerini kapattı. Kemal’in nefesini, dudaklarının üzerinde öyle kısa bir süre hissetmişti ki bunun, adama duyduğu özlemle gerçeklik algısını yitiren benliğinin yanılsaması olduğunu sanmıştı. Oysa gerçekti. Ruhundaki titreyişi hala en derininde hissediyordu. Adamın, onu öperken hala titrediğini söylemişti ama kendi durumu da ondan farksızdı.
Kemal’i öpüyor olmanın; onun nefesini, gücünü, sıcaklığını hissetmenin, kokusunu duymanın heyecanı ile öyle derinden sarsılmıştı ki heyecanlanan, heyecandan titreyen ve hatta nefesi kesilen kendisi mi yoksa Kemal miydi; emin olamıyordu. Üstelik aralarındaki, gerçek bir öpüşmenin kıyısından bile geçmezdi ama yine de Melike’nin aklını başından almıştı. Söz konusu Kemal olduğunda kız, aklını adamın rüzgârına bırakmaya dünden razı olduğundan ya da tüm benliğini onun yoluna amade kılmaya ezelden meylettiğinden değil; Kemal’e nefesinden bile yakın zamanlarına duyduğu özlem, şimdi acımasızca etinin kavlamasına neden olduğundan; içinde bir yerlerde biriken sızı, aklını bir ucundan ince ince söküyordu. Adama duyduğu aşktan, geçip giden zaman boyunca içinde büyüttüğü özlemden, derinliğiyle ruhunu yakıp kavuran tutkudan, her biri ayrı ayrı son derece güçlü olan bu duyguların şiddetinden delirecek gibi hissediyordu bazen.
Kemal’in kokusunu nasıl olup hala tüm yakıcılığıyla burnunun ucunda duyabildiğine bir türlü akıl erdiremezken, telefonundan yükselen melodi boş bulunarak korkuyla irkilmesine neden oldu. Yere bıraktığı çantayı alıp hızla içini karıştırdıktan sonra, telefonu eline alarak ekranda görünen isme baktı. Blanca’nın ismini ekranda gördüğünde, yüzüne beliren gülümsemeyle ekranı kaydırdı. Telefonun ekranı, birden Blanca’nın gülen yüzüyle aydınlanırken, derin bir nefes alarak bir an için bekledi. Bundan başka çok az şey, kendini biraz olsun daha iyi hissetmesini sağlayabilirdi. “Selam,” dedikten sonra, içindeki sıkıntının ağır ağır dağılmaya başladığını hissederek sessizce Blanca’nın yüzündeki gülüşü izledi.
“Selam,” dedikten sonra yüzündeki gülüşü bozmadan heyecanla devam etti genç kadın. Sınır dışı edildikten sonra ikisi de ailesinin yanına dönmüştü. Blanca için bu durum herhangi bir sorun oluşturmamıştı, ailesi tarafından neşeyle karşılanmıştı ama Melike’nin babasının nasıl bir tepki vereceği tam bir muamma olduğundan, kız ile babası arasında yaşananları deli gibi merak ediyordu. Melike’ye, eğer babası ters bir tepki verirse ya da onu yeniden bir yerlere yollamak isterse yanına gelmesini söylemişti ama kızın kalmayı ne kadar istediğini bildiğinden, tüm kalbiyle adamın ona anlayış göstermesini umut ediyordu. Bu düşüncelerle hızla “Ne oldu?” diye sordu. “Ne dedi baban?”
“Bir şey demedi,” derken, sesindeki durgunluğu fark ederek çatık kaşlarla “Yani, kalmama izin verdi,” diye izah etti Melike.
Blanca’nın tepkisi, Melike’nin aksine son derece coşkuluydu. Neşeyle çığlık atarak yatağının üzerinde zıplarken, telefonu elinden düşürecek gibi olsa da son anda toparlanarak bu sefer de sakarlığına gülmeye başlamıştı. Onun gülüşündeki saf mutluluk, Melike’nin tebessümünde ince ve hüzünlü bir kırığa sebep olurken en son ne zaman bu denli mutlu olduğunu düşünerek sessizce iç çekti. Tam olarak işaret edebileceği bir an yoktu ama rahatça Kemal’le birlikte olduğu herhangi bir anı söyleyebilirdi. Yirmi yedi yaşındaydı; on beş yılını adamla birlikte geçirdiği düşünülürse hala onunla geçirdiği zamanın, ondan ayrı geçirdiği zamandan fazla olduğunu düşünerek içinde sevince benzer, tuhaf bir kımıldanma hissetti. Birlikte geçirdikleri sayısız andan oluşan on beş yıl…
Bazen adamı, öylesine bir anın içindeyken, basitçe kaş çattığı ya da gülümsediği, ciddi bir işin ortasındayken dikkatini toplamak istercesine gözlerini kıstığı, çapkın bir gülüşle dudağının içini ısırdığı, göz kırptığı ya da belki sakin kalmakta zorlandığı zamanlarda yaptığı gibi dişlerini sıkıca birbirine kenetlediğinde, yani tüm o anlarda, doyasıya izlemediği için kendine kızıyordu. Kemal’in her hali onu kendine tek başına, tekrar tekrar âşık edecek kadar muazzamdı ve adam bir zamanlar, tüm benliğiyle ona aitti. Bunu hatırladıkça, şimdi ne halde olduklarını düşünerek kendini hiç olmadığı kadar çaresiz hissediyordu. Yine de adamdan öylece vazgeçecek değildi. Vazgeçemezdi. Bir an gelip de istemediğinden, adamdan vazgeçebilmek için çaresizce yalvarmadığından değil; Kemal’den vazgeçmeyi becerememişti, böyle bir yeteneği yoktu.
Blanca’nın gözlerini şüpheyle kıstığını fark ederek elinden geldiğince toparlandı. “Ne bu halin öyleyse?”
Babasının Kemal’le aralarındaki husumete dâhil olmaması konusunda söylediklerini anlatmayı, bunu yapacak güce sahip olduğu bir ana ertelemeye karar vererek sıkıntıyla iç çekti. Öne eğdiği başını kaldırmadan kameradan Blanca’ya kaçamak bir bakış attı. Kelimeleri bi araya getirebileceğinden bile şüpheliydi ama birilerine anlatmazsa hissettiklerinin içinde bir yaraya dönüşerek onu öldüreceğinden korkuyordu. “Ali’yle karşılaştım,” diye mırıldandı sessizce.
“Nasıl?”
Kaşları çaresizce çatılırken omuzlarını düşürerek iç geçirmeden edemedi. “Hala çok yakışıklı.”
Blanca gülmemek için kendini zor tutarken “Onu sormadım,” diye homurdandı.
Melike, umursamazca omuz silkmekle yetindi. Blanca’nın ne duymak istediğini anlamıyordu. Adam bir yabancı gibi öylece karşısında dikilmişti. Gözlerini ondan sakınmıştı. Melike, Kemal’in böyle soğuk, uzak ve yabancı bir ses tonuna sahip olduğunu şimdiye kadar fark etmemişti. Kadın, adamın sesiyle, içinde derin yangınlara sebep olduğu zamanlara aşinaydı. Şimdi Kemal, ismini söylerken bile içinin ürpermesine neden oluyordu. Adamın sanki ona hiç yakın olmamış, yakınında durmamış, nefesine sokulmamış gibi şimdi böyle yabancı bir davranması öyle zoruna gidiyordu ki yakasına yapışıp ondan bunun hesabını sormak istiyordu. Aklından geçen düşünceyi fazlasıyla tehlikeli bularak derin bir nefesle dikkatini yeniden Blanca’ya yönlendirdi. “Bana bir yabancı gibi davrandı,” diye itiraf etti gönülsüzce. “Onun için bir anlamım yokmuş, hiç de olmamış gibi.”
Arkadaşını teselli etmek istercesine yumuşak bir sesle “Melike,” diye seslendi Blanca. “Yedi yıl uzun bir süre. Seni birden bire öylece karşısında bulunca ne yapmasını bekliyordun.”
“Bilmiyorum,” diyerek tatlı bir huysuzlukla homurdandı Melike. Söyleyeceklerinin mazur görülmesini istediğini anlatmak istercesine omuz silkerken kayıtsızca kaşlarını havalandırdı. Kemal’i öyle çok özlemişti ki bunu istemeye hakkı olduğunu düşünüyordu. “Boş bulunup sarılmasını…”
Blanca o an aklına gelmiş gibi kararsızca duraklarken, Melike’ye kaçamak bir bakış attı. Dile getireceği ihtimalden pek de hoşlanmamıştı ama eğer böyle bir şey varsa arkadaşının buna hazırlıklı olmasını istiyordu. “Hayatında biri var mı?”
Melike kaşlarını çatarak dişlerinin arasından sessizce mırıldandı. “Bilmiyorum.”
***
Kemal bitmeye yüz tutmuş sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra, elindeki sigarayı umursamadan koluyla gözlerini kapattı. Başparmağını mütemadiyen dudaklarının arasında ıslanmış filtreye değdirirken, sessizce nefes aldı. Yarı karanlık odada görmese de yatağın içinde bir hareketlenme hissetmesine rağmen umursamadı. Buraya gelirken, çok başka şeyler düşünmüştü. Melike’yi burnunun dibinde bulduğu ilk anda, kendini başka bir kadının kollarına atmasının aslında tek bir nedeni vardı. Durumun, bütünüyle Melike’den bağımsız olduğunu inanmayı her şeyden çok istiyordu ama bu konuda ne kadar başarılı olacağı tam bir muammaydı. Şu anda, koynunda başka bir kadın vardı çünkü Melike’nin gelişinin, onun için hiçbir şeyi değiştirmediğini kendine kanıtlamak istemişti.
Eğer kadının, uzanıp pervasızca onu öptüğü bugünün sonunda dahi her şey, hep olduğu gibi olmaya devam eder, Melike’den önceki rutinini sürdürmeyi başarabilirse onunla tekrar karşılaştığında – ki tekrar karşılaşacaklarına adı gibi emindi - kendine hâkim olmak konusunda bir şansı olabileceğini düşünüyordu. Melike’ye başka türlü nasıl karşı koyabileceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Gerçi bu konuda da pek emin değildi ama kadını durduracak tek şeyin, başka bir kadın olacağını varsayıyordu. Ve dediği gibi, kendine hiçbir şeyin değişmediğini kanıtlamak istiyordu. Yedi yıl geçmişti, yedi yıl aslında pek çok şeye yetecek bir süreydi ama ikisi için, kadına duyduğu aşk da düşünüldüğünde zaman rakamlardan ibaret, izafi bir kavramdan fazlası etmiyordu.
Sevda’nın, yatağın içinde usulca kendisine sokulduğunu hissettiğinde, burnundan gürültüyle nefes alarak dişlerini sıktı. Kadınla sevgi değillerdi, en azından aralarında söze dökülmüş bir şey yoktu. Olması da gerekmiyordu. Aslına bakılırsa arkalarında bıraktıkları bunca kırıklık, yıkıntı ve karanlığın içinde ikisinden sevgiliden başka her şey olabilirdi. Aralarında ikisinin de özenle tutunduğu kıymetli ve derin bir bağ vardı. Kanayan dizlerini umursamadan birbirine oyun arkadaşı olmuş iki çocuk gibi, hayata karşı ikisi de kendi yöntemiyle meydan okuyor ama bir yandan da diğerini kolluyordu. Kemal’in hala kanayan tek bir yarası vardı, o da Melike’ydi; Sevda’nınki ise çok daha başka bir hikâyeydi. Kadının elinin zarif dokunuşunu göğsünün üzerinde hissettiğinde bir an için gerilerek kendini geri çekecek gibi oldu.
Onun yerine dişlerini sıkarak kapalı gözlerini açmadan, başını sabırsızca yana doğru eğdi. “Neyin var?” Sevda’nın sesi, gözlerini açarak elindeki izmariti komodinin üzerindeki küllüğün içinde bıraktıktan sonra bakışlarını ona çevirmesine neden oldu. Tam bir şey olmadığını söylemeye niyetlenerek dudaklarını aralamıştı ki kadın fırsat bırakmadan devam etti. “Durgunsun.”
“Yok bir şey,” dedikten sonra kendini geri çekerek yatağın içinde doğrulup sırtını başlığa yasladı. Düzgün parmakları hızlıca ensesindeki saçları düzelttikten sonra uzanıp yeni bir sigara daha yaktı. Derin bir nefese çekerek dumanı usulca dışarı bırakırken, her hareketini dikkatle izleyen kadına kaçamak bir bakış attı. “Nerden çıkardın?”
Sevda buna ilişkin bir liste yapabilirdi ama uzatmaya gerek görmedi. Kaşlarını meydan okurcasına havalandırırken “Anlıyorum artık,” diye cevap verdi.
Kemal, meseleyi uzatmanın anlamsız olacağına karar vererek derin bir nefes aldı. Başını öne eğerken, elini sıkıntıyla ensesine attı. Suçunu itiraf etmeye hazırlanan, küçük bir çocuğa benziyordu. Adamın bu halinin, içinde bir yere dokunarak ona karşı derin bir merhamet duymasına neden olduğunu fark ederek sessizce beklemeye devam etti Sevda. Adamı sıkboğaz etmek istemiyordu. Anlatmak istemiyorsa ısrar edecek değildi. Kemal’in sevgilisi değildi, aslına bakılırsa böyle bir isteği de yoktu. Bu nedenle de adamdan, sevgilisi gibi hesap sormaya hakkı olmadığını biliyordu. Sadece geldiğinden beri fazla sessiz, durgun ve tutuk olduğu için kötü bir şey olup olmadığını merak etmişti. Eğer bir derdi varsa ve anlatmak isterse seve seve dinlerdi; yok, susmak isterse, sessizliğine eşlik ederdi.
Aklından bunlar geçerken beklediği son şey adamın “Melike geri döndü,” demesi oldu.
Bir an yanlış duyduğunu sanarak kaşlarını çattı. Melike’den elbette ki haberdardı. “Nasıl?”
Kemal başını çevirip doğrudan kadının gözlerinin içine baktı. Kaşlarını çatarken başını çaresizce sallayarak “Hala çok güzel,” diye cevap verdi.