Görünürde o günün de, diğerlerinden herhangi bir farkı yoktu. Aslında görünürde o gün de, Melike Dila Kırcalı’dan ayrı geçirdiği iki bin altı yüz on iki güne benzeyen, ölmediği için yaşamaya, yaşıyormuş gibi görünmeye devam ettiği ve bunu kendine dahi itiraf etmekten kaçındığı günlerden bir tanesiydi. Geç saatlere kadar çalıştıktan sonra işten çıkmış, oteldeki süitine geldikten sonra hazırlanmaya başlamıştı. Otelde kalmaya başladığı ilk zamanlar, bunu yadırgadığını hatırlıyordu ama geçip giden onca yıldan sonra alışmıştı. Yalnız, ne kadar lüks döşenmiş, bir eve benzetilmiş olursa olsun bir otel odasının yabancılığına, soğukluğuna değil; aitsizliğine, sahipsizliğine, evsiz, eşiksiz, köksüz kalmışlığına da.
Saim Kırcalı, bundan yaklaşık yirmi iki yıl önce ona bir ev, sıcak bir aile vermiş, onu bir yere ait kılmıştı. Ancak bir zaman gelmiş, verdiği her şeyi bir gecede, ansızın geri alarak adamı kuru bir ağaç gibi dımdızlak, ayazda bırakmıştı. Kemal, paslı bir bıçağın ucunda oyulan yanlarının sızısını ruhunun her yerinde duyuyordu. Saim Kırcalı bir evlat kaybetmişti – ki adamın acısını asla hafife almıyordu ama o, hem kardeşi gibi sevdiği en yakın arkadaşını hem babası gibi sevip saydığı adamı hem de… Kadın için dilinin ucuna kadar gelen onca kelimeyi zorlukla tutarak kendini tamamladı: Hem de Melike’yi kaybetmişti. Kadın, adam için bir sevgiliden çok daha fazlasıydı; ruhuna can diye üflenen esrarın ta kendisiydi.
Bir şekli, cismi, dokusu yoktu, boşluğun içinde benliğine şekil veren derin, aydınlık, ışıltılı bir şeylere benziyordu ama varlığını inkâr etmek mümkün olmuyordu. En azından Kemal, bunu yapmayı hiçbir zaman başaramamıştı. Melike’ye tam olarak hangi noktada böyle geri dönülemez bir şekilde âşık olduğunu, birlikte geçirdikleri tüm o zamanın içinde çentik atarak işaretleyebileceği tek bir ana sahip değildi; kadına her gün yeniden, tekrar tekrar âşık olması bir yana Melike, Kemal için, zamanı boyutlandıran esrarengiz bir şey gibiydi. Adam, kadını yeni baştan sevmemişti de, sevdiğini hatırlamıştı; zaten bildiği ama unuttuğu bir şeyi hatırlar gibi. Öylece, kendiliğinden, bir su yolunu bulup akar gibi ruhu ince ince kadına akarken, tek yapabildiği kadının, üzerindeki hâkimiyetine boyun eğmek olmuştu. Yenilmiş, teslim olmuştu öyle ki karşı koymayı aklına bile getirmemişti.
Aklından geçenler, onu memnun etmemişti. Kaşlarını çatarak gürültüyle iç çekerken nasıl göründüğü ile ilgilenmeye karar vererek boy aynasına yansıyan görüntüsünü inceledi bir süre. Renkli giyinmekten hoşlandığı söylenemezdi ama bugün nedense bilhassa simsiyah giyinmek istemişti. Kravatını, onu boğan bir şeymiş gibi gömleğinin yakalarında çekiştirirken omuzlarını geriye iterek duruşunu dikleştirdi. Saim Kırcalı ile karşı karşıya geleceği için gergin hissettiğini biliyordu ama anlam vermekte zorlandığı başka bir his, kalbinin altına yerleşerek göğüs kafesine baskı yapmaya devam ediyordu. Umursamamaya karar verdi. İç tarafına adının baş harflerinin işlendiği gümüş tabakasını ceketinin iç cebine yerleştirirken, kapının aralandığını fark ederek omzunun üzerinden kapının olduğu tarafa hızlı bir bakış attı.
Nasuh’la Selman’ın peş peşe içeri girdiğini fark ettiğinde, çıkmadan önce kendine son bir kez bakarak ceketini düzeltti. Normalde, yani genellikle, elinden geldiğince Saim Kırcalı’nın karşısına çıkmamaya gayret ediyordu. Korktuğu ya da çekindiği için değil, adama oğlunu hatırlatarak acı çekmesine neden olduğunu düşündüğü için ancak bugün, bir istisna yapması gerekmişti. Çünkü en yakın arkadaşlarından biri evleniyordu ama evlendiği kızın babasının da, Saim Kırcalı ile elli yıldı aşkın bir dostluğu vardı. Dolayısıyla iki taraf da sevdiklerini bu mutlu günlerinde yalnız bırakmak istememişti. Sonunda arkada bekleyen adamlara döndüğünde gergin bir gülümsemeyle başını eğerek, ikisini de sessiz bir şekilde selamladı.
“Hazır mısın?”
Selman’ın derin bir çekişle sorduğu soruya karşılık olarak “Çıkabiliriz,” derken, bakışlarını Nasuh’tan ona çevirdi.
Nasuh, onlarla birlikte gelemeyecekti. Adamın, kaşlarını ciddiyetle havalandırarak ona baktığını fark ettiğinde sessizce söyleyeceklerini beklemeye başladı. “Dikkat et.”
Başını sallamakla yetindi. Ardından Selman’la birlikte odadan çıktıktan sonra asansörlerin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Asansörün gelmesini beklerken, adamın sürekli gergin bir şekilde elindeki çakmakla oynadığını fark ederek kaşlarını çattı. Anlaşılan Saim Kırcalı ile karşılaşacak olmaları onun da Selman’ın da gerilmesine neden olmuştu. En azından Kemal öyle düşünüyordu çünkü ortada, başka türlü düşünmesine neden olacak hiçbir şey yoktu. Tabi, bildiği kadarıyla… Çünkü Selman, öğlene doğru aldığı bir telefon neticesinde Melike Dila Kırcalı’nın sınır dışı edildiğini ve Türkiye’ye döndüğünü öğrenmişti. Öğrendiğinden beri de bunu Kemal’e nasıl söyleyeceğini düşünüyordu ama henüz bir yol bulabilmiş değildi.
Adamın, gittikleri düğünde kızı öylece karşısında bulmasının da iyi bir yöntem olduğundan emin değildi ama işleri akışına bırakmak, nedense gözüne daha tehlikesiz görünmüştü. Sonuçta adamın, Melike’nin döndüğünü şu anda, ondan öğrenmesi halinde nasıl bir tepki vereceği belli değildi. Eğer düğünde karşılaşırlarsa, Saim Kırcalı da orada olacağından, vereceği tepki nispeten daha makul düzeyde kalabilirdi. En azından Selman, bunu umuyordu ama ne olacağı elbette ki tam bir muammaydı. Belki de Kemal, herkesin içinde bunu ondan sakladığı için, yüzüne okkalı bir yumruk da savurabilirdi. Bu kadarı, göze aldığı bir ihtimaldi. Asansörün mekanik bir ses eşliğinden aralanan kapısı, düşüncelerinin hızla dağılmasına neden olurken Kemal’den tarafa temkinli bir bakış atarak adımlarını ön kapıya yanaşmış arabaya yönlendirdi.
Arabanın arka koltuğuna yerleştikten sonra gömleğinin yakasını çekiştirerek Selman’a alaylı bir bakış attı. “Gören de sen evleniyorsun zannedecek,” dedikten sonra, adamın cevap olarak göz devirmekle yetindiğini fark ederek takılmaya devam etti. “Ne bu hal oğlum? Amma gerildin.”
“Aman aga,” dedikten sonra, evlenmenin ihtimalinden dahi memnun olduğunu anlatmak istercesine yüzünü buruşturarak Kemal’e baktı. “Ağzını hayra aç. Evlilik falan, dua kapın açıktır, olacağı tutar bak aman diyeyim.”
Kemal, yaman bir gülüşle yanındaki adama bakarken dudaklarını, yalandan onu beğenmiyormuş gibi bükerek “Kim alıp da başına bela edecek ulan seni,” diye cevap verdi.
Selman çapkınca gülümserken kaşlarını kibirle havalandırdı; Kemal’in muzip takılmaları biraz olsun rahatlayarak gerginliğini üzerinden atmasını sağlamıştı. “Aga, öyle deme. Bizim de var kendimize göre bir cazibemiz.” Ardından başını Kemal’e çevirerek, bakışlarını hızlıca üzerinde gezdirdi. Siyah takım elbisesinin içinde, yine her zamanki gibi son derece yakışıklı görünüyordu. Gülüşünü dişlerinin arasında çevirirken “Herkes senin gibi, karizmanın hası olacak değil ya,” diye devam etti.
Kemal duyduklarına karşılık “Abartma,” diye terslenmesine rağmen gülmekten kendini alamadı.
Geceye dair hissettiği gerginliğin, yoldaki keyifli sohbetle biraz olsun çekilir hale geldiğini düşünerek bakışlarını yola çevirdi. Sonunda, düğün için verilen davetin yapıldığı görkemli binanın önüne geldiklerinde, kapısının açılmasını beklemeden aşağı indi. Gece nispeten daha serin olan havayı yüzünde hissederek kısa bir an duraksadı, temiz hava iyi gelmişti. Derin bir nefes aldıktan sonra, dimdik omurgasıyla girişe doğru yürümeye başladı. İçeri girdiğinde, kalabalık bir an adımlarının duraksamasına neden olsa da gelen misafirlerle ilgilenen görevliyi takip ederek onlar için hazırlanan masaya doğru büyük bir adım attı. Aslında niyeti kimseyle ilgilenmeden, doğruca masalarına doğru ilerlemekti ama tam o anda bir şey oldu. Sanki hissetmiş gibi başını sol tarafına çevirip baktı ve aynı anda Melike’yle göz göze gelerek öylece kalakaldı.
Gerçek miydi? Gerçekten burada mıydı? Bakışları hızla yere eğilerek aralarındaki mesafeye baktı. Kaç adım vardı? Gözleri yeninden kızın yüzünü buldu. Tüm güzelliğiyle karşısındaydı işte. Hayal görüyor olmalıydı. Nefesinin kesildiğini hissederken, tüm gücüyle aklından geçen düşünceye tutunarak gördüklerinin hayal olup olmadığını anlamak istercesine gözlerini kapatıp bir an için bekledi. Birazdan kaybolacağına inanarak çaresizce gözlerini açtığında, hala aynı yerde olduğunu fark ederek kaşlarını çattı. Gerçekti. Gerçekten buradaydı. Onunla aynı şeyi görüp görmediğinden emin olmak istercesine dehşetle irileşen gözlerini Selman’a çevirdi. Neden hala burada durup, o boş noktaya baktığını sorsun istiyordu ama hiçbir şey umduğu gibi olmadı. Selman çaresizce çattığı kaşlarının altından, Kemal’e kaçamak bir bakış atmakla yetindi.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu ama sonunda kulağına ulaşan fısıltıyla boğulur gibi soluklandı. Dişlerini sıktığının farkında olmadan, kasılan çenesini omzuna doğru eğerek Selman’ın fısıltısını daha iyi duymaya çalıştı. “Kendine gel Barut, haydi.”
Demesi kolaydı. Melike’nin bakışlarını üzerinde hissederken, eli ayağı birbirine karışıyordu. Burnundan gürültüyle nefes alarak başını hafifçe kaldırdığında, Saim Kırcalı ile göz göze gelerek usulca yutkundu. Ardından ani bir kararla, adımlarını adamın olduğu tarafa yönlendirdi. Saim Kırcalı, eski kabadayılardandı. Bu yaşına kadar kimsenin hakkını yememiş, emeğini çiğnememiş, hep mazlumun yanında olmuştu. Zalimlik etmemiş, zayıfı ezmemiş, gücünün yettiğince haksızlığın karşısında durmuştu. Bu nedenle, artık bu işlerden elini eteğini çekmesine rağmen hala nam sahibiydi, hala sevilip sayılırdı. Kemal şimdiye kadar ona saygıda kusur etmemişti, bundan sonra da etmeyi düşünmüyordu. Saim Kırcalı’nın oturduğu masanın önüne geldiğinde, ceketinin düğmesini ilikleyerek öpmek için adamın eline eğildi.
Tam o anda Melike, babasının ters bir şey yapmaması için dua ederken nefesini tutarak olacakları beklemeye başladı. Esasen babasının, onca insanın içinde Ali’yi tersleyeceğini ya da elini havada bırakacağını düşünmüyordu ama işte… Söz konusu bu iki adam olduğunda, bir şeylerin beklediği gibi gitmesi genelde çok düşük bir ihtimale denk geliyordu. Saim Kırcalı’nın, çatık kaşları ile sessizce Kemal’in elini öpmesine izin verdiğini fark ettiğinde tuttuğu nefesi bırakarak gergin omuzlarını rahatça indirdi. Bunun bir zeytin dalı olmadığını, barışmak için yapılmış bir hareket olmadığını biliyordu. Ali Kemal Barut’un, elini öpmesine izin vermişti çünkü babası, aralarındaki husumetin kalleşçe değil, onurlu bir şekilde devam ediyor olmasını takdir ediyordu.
Babasının elini öptükten sonra doğrulan adamın göz göze geldikleri o kısacık anda, başını saygıyla yana eğerek ona verdiği selamı aynı şekilde karşıladı Melike. Adamın yüzünde bir yere, sık kirpiklerinin gölgesinin düştüğü noktaya nefesi kesilerek dalıp giderken, onu ne kadar özlediğinin bir kez daha farkına vardı. Öyle ki şimdilik bu kadarıyla bile yetinebilirdi. Derin bir nefes alarak bakışlarının, Kemal’in ardı sıra sürüklenmesine müsaade ederken, kulağının yakınında duyduğu sesle kendine gelmeye çalıştı. Gözleri, hemen yanı başında oturan adama döndüğünde gülümsemeye çalışarak başını önüne eğdi. Adamı tanıyordu ama yine de “Beni hatırladın mı?” diye sorduğunda, cevap vermesi ilk anda mümkün olmadı.
“Ekrem, değil mi?” diye sordu, babasının olduğu tarafa kaçamak bir bakış atarken. Saim Kırcalı’nın, Ekrem denilen bu adamın babasından hazzetmediğini hatırlıyordu. Adamın onu onaylamasına fırsat vermeden hızla araya girdi. “Babam seni fark etmeden gitsen iyi olur.”
“Baban, koyu bir sohbete dalmış gibi görünüyor,” dedikten sonra yakışıklı bir gülümsemeyle öne eğilerek eline nazik bir öpücük kondurduğunda elinde olmadan, Kemal’den tarafa kaçamak bir bakış attı Melike. Görmemiş olmasını umut ediyordu ancak adamın öfkeyle koyulaşmış gözleri, umudunu boşa çıkardı. Kız, adamın bir kurşun kadar ağır bakışlarını üzerinde hissetmenin tedirginliği ürpererek titrek bir nefes alırken Ekrem, tüm bunların farkında olmasına rağmen umursamazca devam etti. “Seni gördüğüme sevindim.”
Gecenin sonuna doğru, Kemal’in dışarı çıktığını fark ettiğinde heyecanını gizlemeye çalışarak hızla ayağa kalktı Melike. Babasına bir şeyler geveleyerek hızlı adımlarla adamın peşinden yürüyerek dışarı çıktı. Soğuk havanın yüzüne çarptığında bir için duraklasa da derin bir nefes alarak adamın nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Biraz ileride sigara içtiğini görünce, bu anı zihnine kaydetmek istercesine gözünü dahi kırpmadan izlemeye başladı. Tek bir saniyesini bile kaçırmak istemiyordu. Bakışları ağır ağır, adamın düzgün parmakları arasında yuvarladığı sigarada, dumanı koyu bir dalga halinde usulca bıraktığı kalın dudaklarında, özenle kısaltılmış sakallı çenesinde, boynunda, düzgünce tıraş edilmiş ensesinde gezindi.
Gördüğü manzaranın güzelliği nefesinin kesilmesine neden olurken, adamın duygusuz bir sesle “Bırakacak mısın?” diye sorduğunu işiterek kaşlarını çattı.
“N-Ne?” Adamın sorusuna hazırlıksız yakalanarak kekelediğini fark ettiğinde, derin bir nefes alarak sakinleşmek istercesine gözlerini kapatıp açtı. “Neyi?”
“Beni izlemeyi,” dedikten sonra sigarasından derin bir nefes aldı.
Kadın bir an, öne doğru atılmayı istese de vazgeçerek ne yapacağını bilemeden ellerini önünde birleştirdi. “Benim olduğumu nerden anladın?”
Kemal, sigaranın yoğun dumanını altında acı bir alayla gülümseyerek dişlerini sertçe alt dudağına bastırdı. Gerçekten soruyor muydu? Bunu gerçekten soruyor muydu? Son bir nefes çekmek için sigarasını havalandırdığı eli öylece havada asılı kalırken, sigarayı dudaklarının arasına yerleştirmeden hemen önce göz ucuyla Melike’ye bakarak kaşlarını derin bir meydan okumayla havalandırdı. “Kokun değişmemiş.”