"Sen yoktun."

1739 Kelimeler
Kadının titreyen sesi, ruhunda derin bir sarsıntıya neden olurken sabırsızca dudaklarını yalayarak dişlerini sıktı Kemal. Bu gece tahammül etmekte zorlandığı pek çok şey olmuştu, en başta da kendisi. Melike’yle yan yana olduğu her an aklının, kelimelerini dahi seçemeyecek kadar başından gittiğini unutmuş değildi lakin hatırlamak, onu şimdiye kadar hiç böyle paramparça etmemişti. Kadının nasıl olup da sesindeki incecik titreyişle bile onu böyle derinden yaralayabildiğine akıl yetirmekte zorlanıyordu. Esasen Melike’yi, kadının ondaki anlamını ve ona karşı hislerini mantıkla izah etmeye hiçbir zaman kalkışmamıştı; hatta buna cüret dahi etmemişti ama el insaf, bir insan kendi kalbini anlamakta bile bu kadar zorlanır mıydı? Kadın, ona bunu nasıl yapıyordu? Bu soruya cevap bulabilmek için kaç ömür harcaması gerektiğini bile bilmiyordu. Melike’nin, benliği üzerindeki hâkimiyetine çoktan boyun eğmemiş miydi? Zaten tüm ruhuyla kadına teslim olması bir yana; azatlı bir köle, hatta çok daha iyisi, iflah olmaz bir meczup gibi yıllarını, kadının bastığı toprakta bile kokusunu arayarak geçirmemiş miydi? Kırık bir gülüşle dişlerini dudağına bastırırken, gözlerini bir anlığına yorgunca kapatıp açtı. Tüm bunlar bir yana, bir de içinde bulundukları zor şartlar vardı ve gerçek şu ki Kemal’in, Melike’yi rüyalarında bile kendine istemeye yüzü yoktu. Saim Kırcalı, onu öldürmek için şerefi üzerine yemin etmişken, kızıyla nasıl bir gelecek hayal edebilirdi ki? Yedi yıl olmuştu; dile kolay, yedi yıl ve adam, kadının bunca zaman sonra döneceğini rüyasında görse inanmazdı ama dönmüştü işte. Üstelik buna öyle hazırlıksız yakalanmıştı ki toparlanması bir türlü mümkün olmuyordu. Göğsünde bir yerin şiddetle sızladığını farkındaydı, akan kanı da hissediyordu ama tam olarak nereden yara aldığını bir türlü bulamıyordu. Sanki baştan ayağa tüm varlığı, amansız bir yaradan ibaret hale gelmişti. Böyle bir şey mümkün müydü? Sıkıntıyla iç çekerek soruyu başta türlü sormayı denedi. Böyle bir şey, nasıl mümkün olabiliyordu? Hayatında biri olduğuna dair söylediklerinden sonra zaman öyle yavaşlamıştı ki seslerin kulağında derin bir uğultuya sebep olduğunu fark ederek kaşlarını çattı. Saklamaya karar verdiği de söylenemezdi ama kadına Sevda’dan bahsetmeyi istememişti, gerçekten. En azından bu şekilde değil, şu anda değil… Gerilerden kulağına dolan sesler şiddetlenirken, nefes almakta zorlandığını hissederek dudaklarını araladı. Söylediklerinden sonra Melike’nin sessiz kalmasını elbette beklemiyordu ama tepkisinin, ona böyle sert çarpacağını da hesap edememişti. İşin açığı, şu ana kadar olan şeyleri de hesap etmemişti. “Ali Kemal, kenara çek dedim!” Melike’nin ona yine sadece ilk ismiyle seslenmesi için durup yalvarabileceğini düşünürken kadının, kırgınlığını gizlemediği soğuk sesiyle ürperdiğini hissederek kirpiklerinin titreşerek kapanmasına izin verdi. Ruhu çekiliyor gibiydi; şu an kesseler bir damla kanı akmazdı. Kadını umursamamaya karar vererek tüm dikkatiyle yola odaklanmaya çalıştı. “Durdur arabayı, Ali Kemal!” Esasen kadına cevap vermeye niyetliydi ancak birden, direksiyona atılan hırslı eller direksiyon hâkimiyetini bir an için kaybetmesine neden olurken, son anda toparlayarak “Melike, dur!” diye bağırmasına neden oldu. Gövdesini kullanarak kadının direksiyona yeniden hamle yapmasını engellemeye çalışırken, başını çevirip hızla ondan tarafa baktı. “Ne yapıyorsun?” “Ali Kemal,” diyerek meydan okurcasına adamın gözlerine bakarken öfkesini perdelemeyi başardığı sakin bir sesle tamamladı. “Bir daha söylemeyeceğim.” Adam, sıkıntıyla iç çekerken, Melike’nin biraz olsun sakinleşmesini sağlayacağını umut ederek yavaşça frene bastı. Araba toprak yolun kenarında durduğunda, kadının sakin çıkan soğuk sesinin aslında çok daha tehlikeli olduğunu düşünerek sessizce iç çekti. Bu gecenin nasıl biteceğini kestirmesi mümkün görünmüyordu. Allah’ın belası bir dağ başında, karanlığın içinde; kırgın, öfkeli ve hırçın bir kadınla baş başaydı. Üstelik o kadına hala yana yakıla âşıktı. Aklından geçen son düşünce bakışlarını Melike’ye çevirmesine neden olduğunda, kadının gecenin kadife karanlığında içinden ışık alan bir inci gibi parlayan teni, yavaşça yutkunmasına neden oldu. “Beni geri götür.” Melike’nin tenindeki ışıltıya dalıp gittiği için söylediklerini ilk anda anlaması mümkün olmazken, derin bir nefes almaya çalışarak “Ne?” diye geveledi. “An-Anla…” Kadının karşısında böyle dili dolanırken, bu şekilde sonsuzca kadar kekelemeye devam edeceğini düşünerek sabırsızca nefes aldı ve sonunda harfleri bir araya getirmeyi başarabildi. “Anlamadım.” “Ya beni geri götür,” diyerek tane tane tekrar etti Melike, sabrı taşmak üzereydi. “Ya da arayıp çağır, Avşar veya Çavuş gelsin.” Başının ağrımaya başladığını hissederken parmaklarını şakaklarına bastırarak çatık kaşlarıyla devam etti. “Seninle gitmek istemiyorum.” Kemal, tutunacak başka bir hiçbir şeyi olmadığını fark ederek çaresizce itiraz etti. “Burada telefon çekmiyor, kimseyi arayamam.” Melike’nin cevabı saniyesinde geldi. “O zaman beni geri götür.” Kemal, buna hakkı olmadığının son derece farkındaydı ama yine de kadının inadına öfkelendiğini hissederek gözlerini devirdi. Melike hiçbir zaman kolay bir kadın olmamıştı. Adam şu anda buna fazlasıyla sinir olsa da kadını en başından beri bu haliyle sevdiğini kendine gönülsüzce itiraf etti. Hatta Melike’ye dair onu en çok cezp eden şeylerin başında bu ele avuca gelmez, başına buyruk halleri geliyordu. Kadına, hayatında biri olduğunu söyledikten sonra onu zapt edemeyeceğini an başından tahmin etmesi gerekiyordu ama Sevda’dan gıyaben de olsa bahsetmeyi gerçekten planlamamıştı. Melike’ye kaçamak bir bakış atarken “Tamam,” diyerek terslendi. “Bin arabaya.” Doğruyu söylemek gerekirse hiçbir şeyi kabullenmiş değildi ama gecenin bir yarısı bu dağ başında, öylece yolun ortasında durup Melike’yi ikna etmeye çalışarak vakit harcamayı anlamsız bulmuştu. Bu nedenle arabaya binene kadar durumu kabullenmiş gibi görünmek işine geliyordu. Aslında hile yapmaktan hoşlanan bir adam değildi; hele ki Melike’ye karşı ama kendini öyle çaresiz hissediyordu ki bunu göz ardı etmeyi uygun görmüştü. Direksiyonun başına geçerek Melike’nin de yanına binmesini beklediği bir andan sonra kapıları kilitleyerek hızla arabayı çalıştırdı. Kadın, arabanın hala aynı güzergâhta yoluna devam ettiğini fark ettiğinde kaşlarını çatarak bir süre Kemal’i izlemeyi tercih etti. İlk anki öfkesi biraz olsun durulmuş, geriye çokça kırgınlık kalmıştı. Adamı ardında bırakıp gittiği günden beri tüm benliğiyle ona sadık kalmasını dilediğini hatırlarken, aslında kendini içten içe öteki ihtimale de hazırlandığını fark ederek sessizce iç çekti. Yedi yıl uzun bir süreydi; üstelik Kemal, değer verdiği herkesi bir gecede kaybetmişti. Onu, Sinan’ı, babasını… Saim Kırcalı’yı öz babası gibi sevip saymış, bir kez olsun hatırını yıkmamıştı. Sinan’ı kardeşi gibi sevmişti. Kemal’in, ağabeyinin ölümünden sorumlu olduğunu başını iki yana sallayarak şiddetle reddetti; yapmış olamazdı. Böyle birden bire kimi kimsesi kalmayınca, adamın kendini nasıl yalnız, çaresiz ve sahipsiz hissettiğini hayal etmesi dahi mümkün değildi. Böyle düşününce, birine sığınmak istemesi kulağa o kadar da anlamsız gelmiyordu. Kendi kendine düşünürken bile adamı haklı çıkarmaya uğraştığını fark ederek sessiz bir iç çekişle omuzlarını düşürdü. Hayır, yapmayacaktı; daha fazla diretmeyecek, inat etmeyecekti. Toprak yolun, ana yola bağlanmasını takip ederek sessiz kalmayı tercih etti bu düşüncelerle. Kendini öyle yorgun hissediyordu ki biraz olsun akışına bıraksa, burnunda Kemal’in kokusuyla koltuğun üzerinde şöyle kıvrılıp uyusa… Ne olurdu? Başındaki ağrının şiddetlendiğini hissederek tokasını usulca çekip saçlarını serbest bıraktı. Parmakları acıyan saç diplerinde gezinirken sessiz bir mırıldanmayla gözlerini kapattı; rahatlamıştı. Parmaklarını hızlıca tarak gibi kullanarak saçlarını omzunun sağ tarafında toplamışken arabanın içindeki atmosferin birden değişerek yoğunlaştığını, Kemal’in nefes alıp verişlerinin ağırlaşarak ritmini kaybettiğini fark ederek dudaklarının arasında asılı kalan soluğuyla kımıldamadan bekledi. Onun parmaklarını saçlarının arasında dolaştırdığı an ile Kemal’in, kokusunu derin bir ihtiyaçla içine çekip kendinden geçtiği kısacık saniyede direksiyonun hâkimiyetini kaybederek öndeki arabanın dibine kadar girdiği an arasında, saliseler vardı. Ardından adam hızlı bir küfürle bir an için hızını yavaşlatmış, göz ucuyla Melike’ye bakarken kuruyan dudaklarını ıslatarak kaşlarını çatmıştı. Kadının, onu etkilemek için uğraşmasına bile gerek yoktu ve Kemal, bunun hiç de adil olmadığını düşünüyordu. Melike, son hareketiyle adamın dudaklarını kayan dikkatini başka bir şeylere yönlendirmesi gerektiğini düşünürken gözlerini kapatarak gürültüyle iç geçirdi. Kemal’in bu intikamı fazlasıyla hak ettiğine karar vererek saçlarının kokusunun arabanın içine iyice dağılmasını sağlamak istercesine parmaklarını tutamların arasından geçirdi. Dudağının ucuna öldürücü bir kıvrımla asılan gülümsemeden haberi yokmuş gibi saçını üç tutam haline getirerek örmeye başladı. Adamın adam elmasının titreyerek boğazında yukarından aşağıya hareket ettiğini fark ettiğinde gülüşünü dişlerinin arasında usulca çevirdi. Bakışlarını yola çevirirken, çoktan şehrin içindeki trafiğin içine karıştıklarını görerek “Sen eskiden bana yalan söylemezdin, Ali Kemal,” dedi; adamın, onu dağ evine geri götüreceğini söyleyerek arabaya binmesini sağlamasından bahsediyordu. Kemal göz ucuyla kadına bakarken alt dudağını dişlerinin arasında ezerek huysuzca mırıldandı. “Sen de beni ikiletmezdin, Melike.” Kadın, duyduklarına karşılık kaşlarını havalandırırken alayla gülümsedi. Gülüşüne alaydan başka, Kemal’e tuhaf bir biçimde çekici gelen derin bir kendini beğenmişlik, buz gibi bir öfke ve ince bir kibir de hâkimdi. Kemal, kadının tüm bu duyguları nasıl tek bir gülüşüyle içini titretecek kadar keskin bir şekilde ona da hissettirebildiğine akıl sır erdiremiyordu. Hala, tüm ruhuyla kadına dikkat kesildiğinden mi? Düşüncelerinin arasında Melike’nin “Peki bunu şimdi neden yapacakmışım?” diye sorduğunu işitti. Dişlerini sıkarak çenesinin kasılmasına neden olurken, kadına kaçamak bir bakış atmakla yetindi; ne acı ki söyleyecek bir şeyi yoktu. Melike aralarındaki sessizliği bıçak gibi kesen derin bir fısıltının “Ona âşık mısın?” diye sorduğunu işittiğinde dehşet içinde çatılan kaşlarıyla bakışlarını Kemal’e çevirdi. Bunu o söylemiş olamazdı, değil mi? Bunu o söylememişti. Parmakları hızla dudaklarının üzerine yaslanırken, sesin ona ait olduğunu fark ederek gözlerini kapattı. Kemal’in ondan başka bir kadına âşık olduğunu düşünmeye bile cesaret edemezken, nasıl olup da kelimelere dökebilmişti? Ya adam inkâr etmezse ya bir şey söylemezse? Bununla nasıl baş edecekti? Tüm dünyasının hızla dönmeye başladığını hissederken elini kalbinin üzerine bastırarak Kemal’in yüzüne baktı. Bir şey söylemezse şuracıkta ufalanıp kalması işten bile değildi. Adam, Melike’den başkasına âşık olmayı aklından bile geçirmemişti; hatta ona göre böyle bir ihtimal bile yoktu. Bu nedenle şaşkınca kadına bakarken “Kime?” diye sordu. Melike’nin sessizce gözlerine dikilen gözleri Sevda’dan bahsettiğini anlamasını sağladığında derin bir nefes aldı. Gaz pedalına daha fazla yüklenirken doğruyu söylemeyi tercih etti; kadın hiç değilse bunu hak ediyordu. “Değilim.” Melike kendini tutamadan “Ama seviyorsun,” diye sorarken kısık sesinin titrediğini fark ederek zorlukla ekledi. Bu kadarcık umudu olsun istiyordu, yoksa yaşayamazdı. “Herhalde?” Kemal derin bir nefesle iç geçirirken, direksiyonun üzerindeki jaguar simgesini izlemeyi bırakarak Melike’ye döndü. Elini direksiyon simidinden çekerek bir an kadına uzanacak gibi olduysa da vazgeçti. Titreyerek havada asılı kalan elini usulca indirdiğinde, kadının gözlerindeki beklenti öyle derin bir çatlakla parçalandı ki omuzlarının, sırtına bıçak gibi saplanan şiddetli bir acıyla gerildiğini hissederek sertçe dişlerini sıktı. Melike’nin mavi gözlerindeki keder, göğsünde derin bir ağrıya neden oluyordu. Kaşlarını çatarak öne eğdiği başını kaldırıp kadına baktı; ölümse ölüm, Melike’nin gözlerinden başka sığınacak hiçbir şeyi yoktu. Fısıltı dahi olmayacak kadar güçsüz bir sesle “Sen yoktun,” derken, sesi değil de incecik buğusu doldu sanki aralarına. “Ali…” Kadının, ona gece boyunca ilk kez bu şekilde seslendiğini fark ettiğinde aptal bir umutla kısacık gülümsedi. Ardından gülüşü dudağını ucunda paramparça olurken, yüzünün gölgelendiğini fark ederek acıyla nefesini tuttu Melike. Kemal’in bu yüz ifadesi içinde derin bir kırığa neden oluyordu. Bir şey söylemek için atılmasına adamın “Bizden olmaz, Melike,” diyen sesi engel olurken dolan gözlerini yavaşça yere eğdi. “Bundan sonra ben, sana yara olurum ancak.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE